Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Arakanlılar'ın Osmanlı'ya Yardımı



1912’de Balkan savaşları esnasında dünyanın her tarafında ki Müslümanlar gibi Myanmarlı Müslümanlar da para toplayarak Osmanlı ordusuna yardım etmişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu bizim zayıf zannettiğimiz dönemlerde bile dünyanın en önemli devletlerinden biriydi ve dünyadaki bütün Müslümanlar’ın şemsiyesi konumundaydı. Afrika’dan Asya’ya bütün Müslümanlar’ın gözü kulağı hilafetin merkezinde, yani İstanbul’daydı. Asya Müslümanlar’ı özellikle de Hindistan Müslümanları, hilafetin merkezi olduğu için Osmanlı İmparatorluğu’nu yakından takip ediyorlardı. Madagaskar’dan Myanmar’a kadar her taraftaki Müslümanlar halifeyle ilişki kurmuşlardı. 1870’de Birmanya’daki (Myanmar) Ava sultanının sadrazamı Osmanlı yönetimiyle ilişki kurmak için mektup göndermişti.
Hicaz Demiryolu’na Para Aktı

II. Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın Asya’daki faaliyetleri neticesinde padişah Hindistan, Çin ve Myanmar Müslümanları arasında popüler olmuştu. 1897’de Türk-Yunan Savaşı çıkınca Asya’daki Müslümanlar hemen yardım toplayarak Türkiye’ye gönderdiler. Savaş kısa bir süre sonra Osmanlı zaferiyle sona erdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren birçok demiryolu yapılmıştı, ancak çoğu Avrupalı sermaye çevreleri tarafından inşa edilmişti. Kutsal hac yolculuğunu kolaylaştıracak, Hicaz demiryolu dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar’ın yardımlarıyla inşa edildi. Başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas’tan olmak üzere Endonezya’dan, Singapur’dan, Güney Afrika’dan, Tunus, Cezayir, İngiltere ve Amerika’dan bağışlar yapıldı. Hicaz demiryoluna yardım edenler arasında Myanmarlı Müslümanlar da vardı. Osmanlı yönetimi Myanmar’dan yardım gönderenlere Hicaz demiryolu madalyaları göndererek teşekkür etti.

Balkan Savaşı’nda Gönderilen Yardım

II. Abdülhamid'in tahttan indirildikten sonra hükümdar olan Sultan Mehmed Reşad, dünyanın her tarafındaki Müslümanlar’dan olduğu gibi Myanmar’daki Müslümanlar tarafından da telgraf gönderilerek tahta çıkışı kutlandı.

1911’de İtalyanlar’ın Libya’yı işgalleri üzerine dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar’dan yardım gönderildi ve İtalya değişik ülkelerde protesto edildi. 1912’de Balkan Savaşları sırasında Hindistan, Çin, Singapur ve Myanmar’daki Müslümanlar’dan maddi yardımlar gönderildiği gibi, sağlık eki­pleri de teşkil edilerek Türkiye'ye gönderilmişti.

O dönemde Myanmar’ın adı Birmanya (Burma) idi. Birmanya’daki Müslümanlar yardımlar toplayarak, konsolosluk, Osmanlı bankası ve Avrupa bankaları aracılığıyla Türkiye’ye gönderdiler. Örneğin, İbrahim Ali Molla ve Abdurrahman efendiler topladıkları 800 İngiliz lirasını Rangoon’daki fahri Osmanlı şehbenderliğine teslim etmişlerdi. Yine savaş yardımı olarak Birmanya Hilâl-i Ahmer, yani Birmanya Kızılayı üyelerinden İbrahim Ali Molla ve Abdurrahman ve Cemal efendiler topladıkları 3000 İngiliz lirasını göndermişlerdi. Rangoon’un yanısıra Birmanya’nın önemli şehirlerinden Mandalay’daki Müslümanlar da para toplayarak Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdiler. Moulmein şehrindeki Müslümanlar da yardıma katıldılar. Birmanyalı Müslümanlar fakir ve ülkede azınlıkta olduklarına bakmadan ellerinde ne varsa Türkiye’ye göndermişlerdi.



Myanmar Müslümanları


Myanmar’ın yaklaşık yüzde 5’i Müslüman’dır. Müslümanlar’ın yüzde 68’i Hintli, yüzde 30’ı ise Myanmarlı’dır. Müslümanlar’ın yüzde 41’i Arakan bölgesindedir. Kalanlar ise sahil veya merkezi yerlerdedir. XI. yüzyıldan itibaren Arap, İranlı ve Hintli Müslüman tüccarların gelişiyle birlikte bölgede İslamiyet’in izleri görülmeye başlanmıştır. İngiliz sömürge döneminde de Hindistan’dan Hintli Müslümanlar gelmiştir.


Arakan bölgesinde yaşayan Müslümanlar, Rohingyalılardır. Bengal, Urdu ve Burma dillerinin karışımı bir dil konuşurlar. 15-16. yüzyıllardaki Bengal Sultanlığı zamanından itibaren günümüze kadar gelirler.


Arakan’daki Müslümanlar’ın II. Dünya Savaşı’nın ardından bölgede bağımsız bir devlet kurmak istemeleriyle çatışmalar başladı. Binlerce Müslüman ya öldürüldü, ya da evini terketmek zorunda kaldı. 1989 ve 1991’deki operasyonlardan sonra 250 bin Arakanlı Müslüman Bangladeş’e sığındı. Bir kısmı Birleşmiş Milletler’in baskısıyla evlerine dönebildi.


İngiliz İşgali


Tarihte Birmanya ve Burma isimleriyle anılan Myanmar, Hindiçin Yarımadası’nda yeralan bir devlettir. Bölgede 1044’te tahta geçen Anawrahta tarafından bütün Birmanya’yı birleştiren bir krallık kuruldu. Ancak Moğol hanı Kubilay zamanında ülke işgal edildi.


Moğol işgalinden sonra Birmanya’daki halklar arasında birçok savaş çıktı. Çin’le ve Siyam’la savaştılar ama asıl tehlike Avrupa’dan gelecekti. Hindistan’ı işgal eden İngilizler, Birmanlar’ın Arakan bölgesini elegeçirmesi üzerine Birmanya’yla karşı karşıya geldiler. 1824-1826 yılları arasında I. İngiltere-Birmanya Savaşı, 1852’de II. İngiltere-Birmanya Savaşı çıktı. Birmanlar İngiltere karşısında hep gerilediler. Ancak İngilizler’in duracağı yoktu. Çin’le kara yoluyla ticaret yapmak isteyen İngilizler, 1885’te tekrar Birmanya’ya saldırdılar. Bir hafta süren savaşın sonunda Birmanya Hindistan’ın bir eyaleti oldu. Ancak bu durumu kabullenmeyen Birmanyalılar direnişe geçti. İngilizler katliam ve zulümle isyanı 1890’da bastırabildiler. Birmanya, ancak 1948’de bağımsız olabildi.


Burma, Birmanya, Myanmar


Myanmar, 1989’a kadar Birmanya veya Burma isimleriyle tanınıyordu. İngilizce konuşulan ülkelerde genellikle Burma diye bilinir. Ülke, 26 Mayıs 1989’dan sonra Myanmar ismini aldı. Askeri yönetimin Birmanya (Burma) ismini değiştirmesinin sebebi, sömürge döneminde kullanılıyor olmasıydı. Myanmar ise 12. yüzyıldan gelen mahalli bir isimdi.


100’den Fazla Dil


Asya’nın güneydoğusundaki Hindiçini’nde bulunan devletlerin en büyüğü olan Myanmar’da 100’den fazla dil ve lehçe konuşulur. Myanmarlılar 50’den fazla etnik gruptan oluşurlar. Ülkedeki en büyük topluluk yaklaşık yüzde 70 ile Birmanlar’dır. Myanmar’ın yaklaşık yüzde 90’ı da Budist’tir.


Rus-Japon Savaşı ve Kırım Türkleri



Rus - Japon savaşı (1904-1905) bir Avrupa gücünün modern zamanlarda bir Asya gücü tarafında ilk olarak yenilgiye uğratıldığı, Uzak doğudaki Rusya'nın yayılma politikasına engel olunmaya mecbur bırakıldığı askeri bir çarpışmadır. Bu savaş, bir Asya milleti tarafından yenilgiye uğratılabilen ilk büyük modern Avrupa gücü olan Rusya'nın büyük bir utancı olmuştur. Halk öfkesi 1905 Rus devriminde büyük rol oynamıştır. Bununla birlikte Japonya bir dünya gücü olarak ortaya çıkmış ve Uzak Doğu'daki hakimiyetinin değişmezliğine inanılmıştır. Detayları yeterince tartışılmamış bu savaş, esas itibarıyla Kırım Türkleri üzerinde çok önemli tesirler bırakmıştır. Savaş, General Kuropatkin'in komutasındaki Rus ordusu kuvvetlerinin Japonya karşısında ağır bir yenilgiye uğraması ile sonuçlanmıştır. Savaş süresince en kanlı muharebeler, Uzak Doğu'daki Rusların kontrolündeki Port Artur limanı ve civarında meydana gelmiştir. Kara ve deniz savaşları şeklinde cereyan eden bu savaşta "Port Artur", Rus ordusu saflarında askere alınan Kırım Türkleri için adına ağıtlar dizilecek derece acı ve ıstırap verici bir türküye dönüşmüştür. Rus-Japon savaşı öncesi ve sonrasıyla sadece Kırım Türkleri için değil, Rusya Müslümanları bakımından da önemli gelişmelerin habercisidir. Aşağıdaki yazıda 100. yıldönümünde bu savaşın sebepleri ve sonuçları hakkındaki analiz ve değerlendirmeleri bulacaksınız.

* * *

19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Japonya, özellikle İmparator Meiji döneminde (1868-1912) feodal sosyal yapısı ile modern bir devlet yaratma ve batı ideallerini benimsemiş ve hızla endüstrileşmeye yönelmişti. Bu dönemde başkent Kyto'dan Tokyo'ya taşınmış; bütün bu modernizasyon faktörleri, modern bir ordu meydana getirmedeki teknolojik ve sosyal kabiliyetlerinden dolayı, Japonya'nın askeri yeteneğinin de artmasına yol açmıştı. Hızla geçirilen bu endüstrileşme süreci sırasında Japonya, bir yandan Çin'deki güçlü ticari pozisyonunu da devam ettiriyordu. Japonya kendisi için hayatî öneme sahip yerel - özellikle Çin'de bol şekilde bulunan - doğal kaynakların sıkıntısını çekmekteydi. Bu sırada Japonlar, Rusların varlığını değerli Çin kaynaklarına girişlerine bir tehdit olarak görmekteydiler.

Bu sırada kendisini bir barış adamı olarak tanımlamasına rağmen Çar II.Nikola, Rus İmparatorluğu'nun genişletilmesi fikrini destekliyordu. İçişleri Bakanı Vyacheslav Plehve tarafından cesaretlendirilen Çar, ülkesinin sınırlarını İstanbul'a kadar genişletmek ve Mançurya ve Kore'ye kadar büyütmeyi planlıyordu. * * *

Rus-Japon savaşı, Kore ve Mançurya üzerindeki hakimiyet için Rusya ve Japonya arasındaki rekabetin bir sonucu ortaya çıkmıştır.

Rusya, 1898 yılında Mançurya'nın kuzeyinde Liaotung yarımadasının stratejik bakımdan önemli olan Port-Arthur'u (şimdiki adı Lü-shun) kiralamak için Çin'e baskı uyguladı. 1898 yılında Çin'in Port Arthur limanını diğer Avrupalı güçlerin itirazlarına rağmen ele geçiren Ruslar, 1891 yılında başlattıkları "Trans-Sibirya" demiryolunu 1904'te ikmal ederek bu mühim limana dayanmışlar, tesirlerini buralara kadar genişletmişlerdi. Rusya, 1894-95 Çin-Japon savaşında Çin'e karşı kesin zaferine rağmen Japonya'yı vazgeçmek zorunda bırakmıştı. Üstelik, Rusya Japonya'ya karşı 1896'da Çin'le yaptığı anlaşmaya rağmen Mançurya bölgesinin önemli bir şeridinin kontrolünü kazanarak Rusya'nın Vladivostok liman kentine Çin'in Mançurya bölgesi boyunca Trans-Sibirya Demiryolunu genişletme haklarını da elde etmişti.

Rusya Trans-Sibirya demiryolunu (1891-1904) inşa etmekle birlikte, yeterli sayıda insan ve malzeme ile Mançurya'daki sınırlı ordu güçlerini takviye etmek için gerekli nakil vasıtalarından yoksundu. Buna karşılık Japonya, 1894'te Çin ile olan savaşından beri ordusunu genişletmiş ve Uzak Doğu'daki kara güçlerinin sayısı bakımından Rusya'nın üzerinde kayda değer bir üstünlük kazanmıştı. Rusya'nın Mançurya'dan güçlerini geri çekmek için 1903 yılında yaptığı anlaşmadan geri dönmesinin sonrasında bölgede hakimiyet sağlamak isteyen Japonlar, Rusların Uzak Doğudaki yayılışını durdurmak ve demiryolunun tamamlanması öncesinde saldırmaya karar verdi. Böylece 1904 yılı Ocak ayında Rus-Japon savaşı başlamış oldu.

Savaş, Japon ana filosunun sürpriz bir saldırısı ve Port-Arthur'daki Rus deniz filosunu kuşatması ile 8 Şubat 1904'te başladı. Mart ayında ordusunun bir kısmını Kore'de konuşlandıran Japonya hızla ülkeyi işgal etti. Mayıs ayında diğer Japon ordusu Liaotung Yarımadasında konuşlandı ve 26 Mayıs'ta Mançurya'daki ana Rus ordusu ile Port-Arthur garnizonu arasındaki bağlantıyı ortadan kaldırdı. Japon ordusu daha sonra kuzeye doğru yöneldi ve böylelikle Rus ordusu Mukden'in (şimdi Shen-yang) gerisine düştü. Ruslar, Ekim ayında Trans-Sibirya demiryolu vasıtasıyla aldıkları takviye yardımla saldırarak geri çekildiler.

Japonlar, çok pahalıya mal olan ve başarısız geçen çok sayıdaki genel hücumlar sonrasında nihayet Port-Arthur bölgesini uzun bir kuşatma altına alarak yerleştiler. Garnizonun askeri yönetimi bölünmesi sonucu 2 Haziran 1905'te zayıflık ve beceriksizlik gösteren Port-Arthur'daki Rus komutanlığı, ordu merkezine danışmaksızın ve üç aylık erzakı ve istihkâmlarındaki yeterli cephanesi ile birlikte Japonya'ya teslim oldu.

Tsushima deniz muharebeleri Japonya'ya savaştaki nihai üstünlüğü sağladı. Japonlar bel bağladıkları kara saldırılarında denizdeki tamamlanmış komutasının güvenliğini sağlamakta yetersizdiler ve Port-Arthur ve Vladivostok'daki Rus filosu orta derecede aktif bırakıldı. Ancak 27-29 Mayıs 1905'te Tsushima boğazındaki bir muharebede Amiral Togo Haichachiro komutasındaki ana Japon filosu, Port-Arthur'daki kuvvetleri rahatlatmak üzere Baltık bölgesinin Liepaja limanından Vladivostok'a ulaşmaya çalışan ve Ekim 1904'de yola çıkan Amiral Z.P. Rozhestvensky'nin komutası altındaki Rus Baltık Filosunu yok etti. Bu sıralar Japonlar finansal olarak tükenmiş durumdaydılar, ancak savaşın hiçbir zaman arzu edilmediği Rusya'da artmakta olan dahili politik kargaşa ile birlikte onların 27-29 Mayıs 1905'te Tsushima'daki deniz zaferi Rusya hükümetini barış masasına oturmayı kabul ettirdi.


ABD Başkanı Theodore Roosvelt 9 Ağustos ile 5 Eylül 1905 tarihleri arasında ABD'nin New Hemishpere eyaletindeki Portsmouth şehrinde gerçekleştirilen barış konferansına arabulucu olarak hizmet etti. Portsmouth anlaşmasının bir sonucu olarak Japonya Sahalin adasının yarısına ilave olarak Liaotung Yarımadasının (ve Port-Arthur) ve (Port-Arthur'a bağlanan) Güney Mançurya demiryolunun kontrolünü de elde etti. Rusya Çin tarafından kurulan Mançurya'nın güneyini tahliye etmeyi ve Kore'nin Japonya'nın kontrolü altında olmasını kabul etti. Anlaşmanın imzalanmasını müteakip iki ay içerisinde Rus Çarı II.Nikola yayınlanan anayasal bir fermanla Ekim Manifestosunu kabul etmek zorunda kaldı.

Felix Yusupov 1953'te yayınlanan otobiyografisinde Rus-Japon savaşı üzerine görüşlerini şöyle ifade ediyor:

"Japonya ile savaş, Çar II. Nikola'nın saltanatı süresince yaptığı en büyük hatalardan biri felaket getiren sonuç ve talihsizliklerimizin başlangıcını gösterdi. Rusya ülkesinin bağımsızlığına ihanet edilen ve Çarı cesaretlendiren savaşa hazır değildi. Rusya'nın düşmanları hükümete ve kalabalıklara karşı genel bir memnuniyetsizliğe yol açtılar."

*****

Rusya'nın kendinden güçsüz kabul edilen Japonya karşısında gerilemeğe başlaması Rusya içinde kımıldamaların artmasına sebep oluyordu. Çar hükümeti halkı yatıştırmak maksadıyla Mahallî idare mümessilleri toplantısının yapılmasına izin verdi. Toplantıya katılan temsilciler idarî sistemin değiştirilmesini, teşriî salâhiyeti olan bir meclisin kurulmasını istediler. 22 Ocak 1905 günü sayısı 200 bini bulan ve Rusya'daki çalışma saatlerinin sekiz saate indirilmesi, fazla mesai yapılmaması, en düşük ücretin günde 1 Ruble olmasının isteklerini içeren dilekçelerini Papaz Gabon'un liderliğinde Çar'a iletmek üzere kışlık saraya doğru yürüyüşe geçen isteyen halka karşı askerler tarafından ateş açılması ve sıkılan kuşunlar ve çıkan panik neticesinde 500 kadar kişinin ölümü ve binlercesinin yaralanması ile sonuçlanmıştı. Bu olay Rusya tarihine "Kanlı Pazar" adıyla geçmiştir.

1905 Şubat'ında Rus ordularının Mukden yakınlarında Japonlar karşısında büyük yenilgiye uğraması, hürriyet talep eden ihtilâl hareketinin daha da güçlenmesine sebep olmuş; Çar, 6 (19) Ağustos'ta çıkardığı fermanla istişarî bir meclis (DUMA) tesis edeceğini bildirmiş, bu sırada savaş da sona ermişti. Fakat hükümet müsamahada bulunmak niyetinde değildi. Bunun üzerine üniversite öğrencilerinin teşviki ile tekrar grevler düzenlenmeğe başlandı. Bütün Rusya'ya yayılan grevler yüzünden çatışmalar olurken; 28 Mayıs 1905'te "Prens Potemkin" zırhlısındaki bahriyeliler Odessa limanında ayaklandılar, şehirdeki isyancılara katıldılar, sonradan Kara Deniz'e korku salarak dolaştılar ve Romanya'ya çıktılar. Çar Nikola halkın baskısına dayanamayarak 17 (30) Ekim 1905 "Manifesto"sunu ilân etti. Bu fermanla Rusya'da yaşayan herkes için söz, basın ve toplantı hürriyeti tanınmakta, "Duma"nın teşrii bir müessese olacağı ve seçimler yapılacağı bildirilmekte idi.

1904-1905 Rus-Japon Savaşı ve bunun sonucunda Rusya'nın mağlûbiyeti Rusya İmparatorluğu'nun hayalinde çarpıcı değişikliklerin meydana geleceğinin ilk sinyalini verdi. Bu savaş, İmparatorluktaki Türk-Müslüman tebaa bir yana, bizzat Rus halkının kendisi tarafından bile benimsenmemişti. 1904'de bir grup genç Kazan Tatarı arasında "Hürriyet" adında milliyetçi bir yeraltı teşkilatı meydana gelmiş ve bu teşkilat Kazan Tatarları arasında Rus ordusundan firarı teşvik için ajitasyona girişmişti. Kırım'da ise askerlik çağına gelmiş bir çok Kırım Tatar genci bir yolunu bulup İstanbul'a kaçarak, Kırım'a dönmek için savaşın sona ermesini beklemekteydiler. Kırım Tatar gençlerinin kendileri için hiç bir manâ ifade etmeyen, binlerce kilometre uzaklıktaki bir yerde savaşmaları ve cepheden gelen çok sayıdaki ölü ve yaralı haberleri, Kırımlılar arasında büyük bir huzursuzluk kaynağı olmuştu. Bu duygular, o günlerde halk arasında yayılan ve günümüze kadar klasik millî yır olarak ulaşan meşhur halk türküsü "Port Artur"da pek açık olarak terennüm edilmektedir.

Savaşın doğurduğu memnuniyetsizlik ve rahatsızlıktan daha da önemlisi nihaî Rus mağlûbiyetinin sonuçları ve etkileriydi. Herkeste şok tesiri yapan bu mağlûbiyet, imparatorluğun sömürge halkları ve bu meyanda Müslümanlar arasında daha değişik bir şekilde de yorumlandı: Bu, bir Asya milletinin yenilmez kabul edilen bir Büyük Avrupa Devleti'ni yenebileceğinin ispatıydı. Bütün dünyadaki Müslüman basını Japonları göklere çıkarıyor ve onları adetâ dindaşlarıymış gibi kucaklıyordu. Nitekim, Müslüman basınlarında Japon zaferine övgüler yağdırılması ve "Japon modeli"nden örnek almaktan söz edilmesi savaştan uzun bir süre sonrasına kadar devam edecekti Rusya İmparatorluğu'ndaki Müslümanların duyguları da daha farklı değildi. Elbette ki savaş esnasında Rusya'daki Müslüman basının bu tür duyguları yansıtması söz konusu bile olamazdı; ancak 1905 inkılâbından sonra bunun ipuçları görünmeye başladı. Kazak yazar Mir Yakub Duvlat bir bilmecesinde (cumbak) Japonların zaferini Şark'ın Ruslara karşı ilk muzafferiydi ve müstakbel zaferin ilk adımı olarak tebcil ediyordu. Bu satırlar Duvlat'ın altı ay hapse mahkûm edilmesine yol açtı.Kazan Tatarlarının müstakbel millî şairi Abdullah Tukay, 1906'da yazdığı bir şiirinde hicivli bir ifadeyle o sırada "bütün Tatarların Mikado [Japon İmparatoru]'nun Müslümanlığı kabul ettiğine inandıklarını söylüyordu.

Kırım Tatar halk kitlelerinin inkılâp olaylarına doğrudan katılmak konusundaki kayıtsızlıklarına rağmen inkılâbın getirdiği hürriyetler Kırım Tatar aydınlarına millî teşkilatlanma ve faaliyetler açısından uygun ortamı temin etti. Bu açıdan, 1905 yılı Rusya İmparatorluğu'ndaki diğer Müslümanlar için olduğu gibi Kırım Tatarları için de gerçek bir dönüm noktası oldu. Rusya İmparatorluğu'ndaki Türk-Müslümanların siyasî bir platform üzerinde birliğinin temini için ciddî adımlar ilk defa bu dönemde atıldı ve bir ölçüye kadar bu birlik gerçekleştirildi. Kesintilere ve önemli istisnalara rağmen, İmparatorluktaki bütün Türk halklara şâmil bir siyasî hareket ortaya çıktı.

Kültürel alanda böyle bir birliğin öncüsü ve fikir babası Gaspıralı olduğu gibi, siyasî sahada birliğin yılmak bilmeyen müteşebbisi de Abdürreşid İbrahim (1853-1944) idi. Abdürreşit İbrahim, dönemin İçişleri Bakanı Knyaz Pyotr Dmitriyeviç Svyatopolk-Mirskiy ile görüşmüş ve bakan kendisine Müslümanlar tarafından hazırlanmış ve Müslüman halkın ricalarını ihtiva eden resmî bir dilekçe sunmasını tavsiye etmiştir. Abdürreşit İbrahim, bunun üzerine İdil-Ural bölgesini dolaşarak dönemin ileri gelen siyaset ve fikir önderleri ile temasa geçerek toplantılar yapmıştır.Bu toplantılara katılanlar arasında tanınmış milyoner ve hayırsever Ahmet Bay Hüseyinov, aydınlardan Yusuf Akçura, avukat Seyit Gerey Mirza Alkin, tüccarlar Ahmedcan Seydaşev ve Abdullah Apanay, reformist din adamı Alimcan Barudi ve diğer bir çok muteber şahıslar vardı. Mart ve Nisan 1905 ayları boyunca Kırım Tatarları arasında bu gayeye yönelik yapılan toplantılar sonrasında Müslümanlara yani Kırım Tatarlarına kanun önünde her açıdan Ruslarla eşitlik verilmesi ve onlara ihsan edilen her türlü hürriyetlerden Müslümanların da istifade etmesini, diğer yandan da imparatorluk içinde bir azınlık toplumu durumunda olan Müslümanların özel şartlarından kaynaklanan ihtiyaçlarının tanınmasını ihtiva eden düzenlemeler yapılmasını talep eden 17 maddelik bir metin hazırlandı.

Gaspıralı'nın liderliğindeki Kırım Tatar heyeti 21 Mayıs 1905'de St. Petersburg'a vardı. Heyet 31 Mayıs'da Halk Maarifi Bakanı, İçişleri Bakanı Aleksandr Grigoryeviç Bulıgin ve Savaş Bakanı General Vladimir Viktoroviç Saharov'a tarafından kabul edildi. Gaspıralı, İçişleri Bakanına dilekçeyi takdim ederken özelikle gerek bakanlığa bağlı Rus-Tatar okullarında gerekse Müslüman mekteplerinde ana dilinde hem dinî hem de dünyevî dersler okutulmasına izin verilmesi ricasını vurguladı.

İmparatorluk başkentinde bulundukları süre içinde Kırımlılar diğer Türk-Müslüman bölgelerinden gelen heyetlerle de karşılaştılar. Aslında, yaklaşık 40 Müslüman bölgesinden hükümete takdim edilen dilekçeler temelde birbirinden farksız hususları ihtiva etmekteydi. St. Petersburg'da Gaspıralı, Abdürreşid İbrahim, Bünyamin Ahtemov, Ali Merdan Topçubaşı ve diğerleri arasında yapılan toplantılarda "Rusya'da bulunan cümle Müslümanları birleştirmek ve milletin efkâr ve ihtiyacına göre beraberce iş ve umur göçürmek lâzım olduğuna" karar verildi. Ağustos ayında yıllık panayır zamanında Nijniy Novgorod'da Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi'nin toplanması hususunda mutabakata varıldı.

1906'nın ilk yarısı Rusya İmparatorluğu'nun siyasî ve sosyal hayatında alışılmışın dışında canlılığın yaşandığı bir dönem oldu. Bu durum imparatorluğun Müslüman bölgeleri için de geçerliydi. Her şeyden önce, seçilmiş milletvekillerinden oluşan yasama meclisi, yani Devlet Duması 10 Mayıs 1906'da açılmıştı. Ne var ki, Duma sadece iki aydan az bir süre çalışabildikten sonra, Çar tarafından dağıtıldı. Duma'nın yanısıra söz, basın ve teşkilat hürriyetleri sayesinde imparatorluğun her tarafında bir anda sayısız teşkilatlar ve basın-yayın organları peyda olmuşlardı. Bu kısa nispî hürriyet devresinden Rusya'nın Müslüman tebaası da istifade etti. Birinci Duma'daki 467 milletvekilinden 25'i Müslümandı (ancak bu aşikâr bir şekilde Müslümanların toplam nüfuslarına oranla çok düşük bir sayıda temsil edildiklerini gösterir). Bir kaç ay içinde Müslüman bölgelerin her tarafında sayılmayacak kadar çok yeni gazete ve dergilerle cemiyetler ortaya çıktı. Her türlü cemaat faaliyetleri hız kazandı ve bariz millî vasıflar almaya başladı. Aynı durum, artık sosyalistlerden reaksiyonerlere kadar her türlü grubu ihtiva etmek durumunda olan Rusya-Müslümanlarının siyasî yelpazesi için de geçerliydi.

Bu ortam içinde yaklaşık 800 delegenin katılımıyla 29 Ağustos-3 Eylül 1906 tarihleri arasında Nijniy Novgorod'da toplanan Üçüncü Bütün-Rusya Müslümanları Kongresinde Gaspıralı'nın karşı görüşlerine rağmen, kongrede kurulması kabul edilen İttifak-ı Müslimin (Müslüman İttifakı) Partisinin Azerbaycanlı tanınmış avukat Ali Merdan Topçubaşı tarafından teklif edilen geçici programı kabul edildi. Bu arada gizli oyla yapılan seçimlerle İttifak-ı Müslîmîn'in Merkez Komitesi'ne seçilen 15 Merkez Komitesi üyesi arasında 200 oy alan Gaspıralı da vardı. Gaspıralı'dan daha yüksek oyla seçilenler Abdürreşid İbrahim (219 oy), Yusuf Akçura (216 oy), ve Seyit Gerey Alkin (209 oy) idi. Kırım'dan Merkez Komitesi'ne seçilen ikinci üye ise Mustafa Mirza Davidoviç idi (89 oy).

Kongre'nin en önemli kararlarından biri de bir maarif programının kabulüydü. Bu program aslında Rusya İmparatorluğu'ndaki Müslümanlar arasında Usûl-ü Cedid'in nihaî ve kesin zaferinin belgelenmesi mahiyetindedir. Program'daki diğer cedid ilkelerinin yanısıra, bu belgede Rusya İmparatorluğu'nun her tarafındaki Müslüman eğitim ve öğretiminin birleştirilmesi, bütün Müslüman çocukları (kız ve erkek) için ilk öğretim mecburiyeti getirilmesi, bütün Müslüman muallimlerin merkezî bir teşkilatta birleştirilmesi ve orta dereceli Müslüman okullarının kurulması talep edilmekteydi. Programa göre ilk mekteplerde ders dili oranın mahallî şivesi (veya mümkün olduğu takdirde edebî Türkçe) olacak, orta mekteplerde ise dersler yalnızca Osmanlı Türkçesinde okutulacaktı. Bu Gaspıralı'nın on yıllardır uğrunda çalıştığı dil birliği prensibinin genel kabul ve tasdik görmesinden başka bir şey değildi.

Kongre'de alınan diğer kararlar arasında, İdare-i Ruhâniye'lerin ıslahı ve bunların personelinin beş yıllık dönemler için halk tarafından seçilmesi, Devlet Duması'nın en kısa zamanda tekrar açılması ve Müslümanlar arasında hükümet desteğindeki misyoner faaliyetlerine son verilmesi de vardı.

Üçüncü Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi Gaspıralı'ya yapılan büyük sevgi ve saygı gösterisiyle sona erdi. Kongre bitiminde Gaspıralı delegeler tarafından omuzlara alınarak, yarım saat boyunca Kongre salonu "Yaşasın Gasprinskiy" nidalarıyla çınlatıldı. Bilâhare, önde gelen sosyalistlerden biri Gaspıralı'yı "milletin babası" ilân ederek heyecanlı bir nutuk irad edince herkes yeniden coşarak Gaspıralı'yı tekrar omuzlara aldı ve "Yaşasın Gasprinskiy! Yaşasın Hürriyet! Yaşasın Millet!" sloganları atıldı. İttifak-ı Müslîmîn Merkez Komitesi de Rusya Müslümanlarına yaptığı hizmetler için Gaspıralı'ya resmen teşekkür ettiği gibi, o akşam Gaspıralı şerefine büyük bir ziyafet verildi.

Yararlanılan Kaynaklar:

Kırımlı, H. 1996. Kırım Tatarlarında Millî Kimlik ve Millî Hareketler (1905-1916), 296 s., Türk Tarih Kurumu, 1996. Ankara.

Devlet, N. 1985. Rusya Türklerinin Millî Mücadele Tarihi, Türk kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları :58, Seri:111- Sayı : A.14.350 s., Ankara

Ertuğrul KARAŞ

Vatan Kırım.net

Ertuğrul Fırkateyni'nin Hikâyesi

Ertuğrul Fırkateyni' nin Hikâyesi, Ertuğrul Fırkateyni nasıl battı ?


Bundan 122 yıl önce Sultan Abdülhamid’den Japon İmparatoruna nezaket ziyareti için gönderilmişti Ertuğrul Firkateyni. Albay Osman Bey komutasında 1889 yılının Temmuz ayında yola çıkan gemi, Devlet-i Âli’nin ayakta olduğunu göstermek maksadıyla limanlara uğraya uğraya yol alıyordu. İmam, doktor, kâtip, fotoğrafçı dâhil 569 mürettebatı taşıyan Ertuğrul’da o yıl Bahriye Mektebi’ni bitiren genç teğmenler de vardı. Gidiş yolculuğu 11 ayda bitti. Gerekli temaslar sağlandıktan sonra 15 Eylül 1890’da eve dönmek için demir aldı Ertuğrul. Ancak Japonya’da tayfun mevsimi başlamıştı. Yola çıktıktan bir gün sonra, 16 Eylül’de yakalandıkları şiddetli dalgalar, gemiyi 500 ‘Osman oğluna’ mezar yaptı.


Osmanlı Japon ilişkilerini başlattığı varsayılan bu kazadan 117 yıl sonra Kushimoto yakınlarındaki Oshima (büyük ada) kıyılarında hummalı bir çalışma yürüyor. Bodrum Sualtı Arkeoloji Enstitüsü, firkateynin enkazını ve su altında olduğu düşünülen diğer eşyayı çıkarmak için Ocak ayında bir çalışma başlattı. İlk haberlere göre kalıntılar su yüzüne çıkmaya başladı ve cephaneliğin de yeri tespit edildi. Enkazın tamamının 3 yıl içinde çıkarılması planlanıyor. Buraya kadar bir problem görünmüyor ancak 4 yıldır Japonya ve Türkiye’deki arşivlerde Ertuğrul Firkateyni’ni araştıran Japon Türkolog Nobuo Misawa, son gelişmeleri duyduğunda şaşkınlığını gizlemiyor: “İyi de biz kazadan hemen birkaç ay sonra enkaza inmiş, ne var ne yoksa hepsini çıkarıp Osmanlı’ya göndermiştik zaten…”


Bodrum Sualtı Arkeoloji Enstitüsü Organizasyon sorumlusu İdil Reşa ise geminin battığı yerin kayalık bir bölge olduğuna dikkat çekerek bu yıl kazı yapmak niyetinde olmadıkları halde kumun üzerine çıkmış bazı parçalara ulaştıklarını söylüyor. İlk dalışlarda geminin kazan ve şaft gibi ana parçaları olmadığı görülmüş. Reşa, bu parçaların daha önceki bir çalışmada çıkarılmış olabileceğini düşünüyor. Ancak Enstitü, Misawa’nın araştırmasından haberdar değil. Enkazın büyük bölümünün kayaların altında olması heyette kuma gömülmüş çok fazla buluntu olduğu yönünde bir kanaat oluşturmuş. Üç hafta içinde yapılan dalışlarda gemiye ve mürettebata ait çok sayıda kalıntı olduğunu gördüklerini belirten Reşa, sadece gelecek yıla kadar zarar görmesinden endişe edilen parçaları çıkardıklarını hatırlatıyor.İstanbul’da bulunan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’ndeki eşya listesi, Misawa’yı doğruluyor. Gemideki top ve mürettebatın özel eşyaları dâhil her şey Japon İmparatoru Mikado’nun talimatıyla 1892’de İstanbul’a iletilmiş. Resmî evrak konusunda bir sorun yok ama listede bahsedilen eşyaların nerede olduğu sorusuna ne Misawa ne de Türk müze yetkilileri cevap verebiliyor. İhtimallerden biri o tarihlerde Deniz Müzesi henüz kurulmadığı için, gönderilen eşyanın bir depoya konulduğu ve orada unutulduğu. Diğer ihtimalse şehitlerin acılı aileleri arasında paylaştırılmış oldukları. Eldeki tek kayıt Ertuğrul’da bulunan topun iade edildikten sonra Osmaniye Fırkateyni’ne konulduğu yönünde.Toyo Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nobuo Misawa, yaklaşık 20 yıldır Osmanlı tarihi üzerine araştırma yapan bir Türkolog. 2003 yılında Japonya Başbakanlığı’nın başlattığı ‘Tarihteki Önemli Kazalar’ projesi kapsamında Ertuğrul Faciası’nı araştırıyor. Sıkça anlatıldığı gibi Japonya ile Osmanlı İmparatorluğu’nu yakınlaştıran ilk temas, 1888’de imparator Mikado’nun amcasının İstanbul ziyareti. Japon İmparatoru bu seyahatin ardından amcasına gösterilen misafirperverliğe teşekkür maksadıyla Sultan 2. Abdülhamid’e bir teşekkür nişanı gönderiyor. 1889 ortalarında İstanbul’dan gönderilen firkateynse, Abdülhamid’in teşekkürlerini ve İmparatora takdim edilecek imtiyaz nişanını iletmek maksadıyla yola çıkıyor.


YOLCULUĞUN ERTELENME SEBEBİ KOLERA SALGINI

1890 yılının Haziran ayında Yokohama limanına ulaşan gemi, bir ay boyunca gerekli temasları sağlıyor ve en geç Ağustos’ta ayrılmak için hazırlıklara başlanıyor. Misawa, burada Türkiye’de pek bahsedilmeyen bir ayrıntıya temas ediyor. “Geminin ayrılacağı günlerde Japonya’da kolera salgını baş göstermiş. Ülkenin büyük kısmı bu salgın sebebiyle karantinaya alınmış. Maalesef Ertuğrul da karantina bölgesinde kalmış.” Bu salgın talihsizliklerin başlangıcı olmuş sadece. Eylül ayı başlarında karantina kalktığında yeni bir sıkıntı çıkmış Ertuğrul mürettebatının karşısına. “Eylül, Japonya için tayfun ayı demektir.” diye özetliyor Misawa. Heyetten dönüşü birkaç hafta daha ertelemeleri isteniyor ancak İstanbul’dan ‘dönün’ emri gelince Ertuğrul 15 Eylül’de Yokohama limanından demir alıyor. Ve bu yolculuk çok kısa sürüyor. 


Hikâye’nin buraya kadarki kısmı nispeten aşina. Misawa’nın Japonya’daki arşivlerde yaptığı çalışma daha çok kaza sonrasını aydınlatmayı hedefliyor. Japonca kaynaklara dayanan ilk araştırma olma niteliği de taşıyan rapor, henüz Türkçeye çevrilmese de Misawa yaklaşık bir yıldır Türkiye’de konuyla ilgili tüm evrakı elden geçirmeye çalışıyor.Bir arkeolog heyetinin fırkateynin enkazı üzerinde çalıştıklarını basından öğrendiğini söylüyor. Nobuo Misawa, Japonya’daki iki Ertuğrul araştırmacısından biri. Buna rağmen kendileri ile temasa geçilmemesini yürütülen araştırmanın arkeolojik nitelikte olmasına bağlıyor: “Enkazın çıkarılması çok önemli. Yapılan işi tenkit etmiyorum fakat Türkiye’de Ertuğrul kazasıyla ilgili bir takım yanlış bilgiler var. Bunların düzeltilmesi gerekiyor.” Öncelikle firkateynin Titanik gibi okyanusun ortasında batmadığını hatırlatıyor. Yola çıktıktan yaklaşık iki gün sonra fırtınaya yakalanan gemi, Oshima kasabasına doğru sürükleniyor ve kayalıklara çarparak batıyor. Bu yüzden enkaz kıyıdan yalnızca 10-15 metre açıkta ve 11-25 metre derinlikte bulunuyor. Çarpmanın etkisiyle su alan gemide can kaybının bu kadar fazla olmasının sebebi ise kazan dairesinde meydana gelen patlama. Mürettebat boğularak değil, patlama sebebiyle hayatını kaybetmiş.


 JAPON KAYNAKLARINA İLK KEZ BAKILIYOR

Bodrum Sualtı Arkeoloji Enstitüsü’nün Ocak ayı içinde 3 hafta süren çalışması, gemi aksamının çıkarılmaya başlanması ile gündeme geldi. Misawa, enkaza ilk kez iniliyormuş gibi bir hava uyandırılmasını anlamakta zorlanıyor. “Bu firkateyn imparatorun misafiriydi ve kazada geminin kaptanı da kaybolmuştu. İmparator Mikado, ne olursa olsun Kaptan Osman Paşa’nın bulunması talimatını verince deniz altında 5 ay kadar arama yapıldı ama maalesef Osman Paşa’nın cesedi bulunamadı. Bu esnada çıkarılan toptan nişana, paradan özel eşyalara kadar bütün parçalar Hariciye Nazırlığı tarafından İstanbul’a gönderildi.”


Japon Dışişleri Bakanlığı’nın hazırladığı liste ile birlikte gönderilen eşyaların nasıl bir rota izlediğini arşivlerdeki belgelerle anlatıyor Misawa. Üçü denizaltı uzmanı 628 kişinin katıldığı arama çalışması sonucunda toplanan her şey, 18 Kasım 1891’de Yokohama’ya, oradan da 28 Aralık’ta bir Fransız posta gemisiyle İstanbul’a gönderilmiş. Listedeki bilgiye göre teslim edilenler arasında 8 büyük 4 küçük top, 182 adet tüfek ve nişan, para, kılıç gibi şahsi eşyalar bulunuyor. Osmanlı Hükümeti’nin 1893’te teşekkür maksadıyla kurtarma çalışmasına katılan heyete gönderdiği nişan ve paranın belgesi de yine Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde.Türkiye’de yayımlanan araştırmalarda kazanın tarihi, ölü ve yaralı sayısı gibi pek çok konuda muhtelif rakamlar dikkat çekiyor. Detaylar konusunda dönemin Oshima kaymakamının günlüğünden faydalanan Misawa, kazanın ayın 18’inde değil 16 Eylül’de saat 21.30 civarında meydana geldiğini söylüyor. Kaynaklardaki ihtilaf, Japon basınının olayı farklı tarihlerde vermesinden kaynaklanıyor. Yine bu araştırmaya göre şehit sayısı 495 ya da 497. Bu bilgi ise kazadan hemen önce tutulan ve şimdiye kadar hiç kullanılmayan karantina raporuna dayanıyor. Türkiye’deki kayıtlarda ise bu sayı 538’le 600 arasında değişiyor. Kaza sonrasına dair yaygın hatalardan bir diğeri de Japonya’da toplanan yardım paraları ile ilgili. Doç. Dr. Misawa, Japonya’da büyük kaza ve felaketlerde yardım kampanyası başlatmanın eski bir gelenek olduğunu söylüyor. Fakat 1890’a kadar yalnızca yurtiçindeki olaylar için yardım toplanmış. Ertuğrul Faciası’nın ardından kazada hayatını kaybedenlerin yakınlarına ulaştırılmak üzere kampanya başlatılması bu anlamda bir ilk kabul ediliyor. Yaklaşık bir ay süren kampanyalarda 5 bin yen, o devirdeki karşılığı ile 20 bin frank, Japonlar için çok anlamlı bir gösterge olan pirinç fiyatı üzerinden hesaplandığında ise bugünkü karşılığı ile 400 bin YTL toplanmış. Bugüne ulaşan bilgilere bakıldığında yardımlarla birlikte anılan tek isim Torajiro Yamada. Oysa Misawa en başarılı kampanyanın Jichi Shinpou gazetesi tarafından yürütüldüğünü söylüyor. Kaza sonrası hayatta kalan 69 kişiyle birlikte gazetesi adına İstanbul’a gelen Shotarou Noda, Yamada’dan çok daha önemli bir isim Misawa’ya göre. Sultan Abdülhamid’le de görüşen, padişahın teklifi üzerine iki yıl İstanbul’da Harbiye öğrencilerine Japonca dersi veren Noda’nın ülkesine dönmeden önce Müslüman olduğu biliniyor.Nobuo Misawa başkanlığında hazırlanan Ertuğrul Faciası Raporu, 2005 yılında Japon Hükümetine sunulmuş. Yaklaşık bir yıldır Türkiye’de bulunan Misawa, şu anda kazanın yabancı basındaki yansımalarını inceliyor. Gelecek yıl tamamlanması planlanan çalışma bittiğinde bu konuda şimdiye kadar yayımlanmış en kapsamlı araştırma olacak.


JAPONLARLA TÜRKLER AKRABA MI?

Japonya’da bulunan pek çok Türkiye meraklısından sadece biri Misawa. Japonların Türkiye merakının iki tarihsel sebebi olabilir ona göre. İlki, Göktürklerin bir kolunun okyanusu aşarak Japonya’ya ulaştıkları rivayeti. Şayet bu bilgi doğruysa Japonlarla Türklerin aynı soydan geldiklerini kabul etmek gerekiyor. “Bu hikâye ne kadar doğru bilmiyorum ama Türkçe ve Japonca gramatik açıdan birbirine çok benziyor.” diyor Misawa. İkinci sebep ise iki ülkenin de Rusya ile problemli bir geçmişe sahip olması. “Biri doğuda öteki batıda ve her ikisi de Rus baskısı altında. 1904-05 yıllarında yaşanan Japon Rus savaşı bittikten sonra Japonlar Türklerin yaptıkları yayınlarda Japonya lehinde bir tavır takındıklarını görmüş. Ayrıca duyduğumuz kadarıyla Halide Edip bu zaferin ardından oğluna Japon kumandan Togo’nun adını vermiş. Türkiye’ye yönelik sempati böylelikle büyümüş. Bunların hepsi etkili iki ülke arasındaki yakınlıkta.” Ancak Misawa’nın ilgisi doğrudan Türkiye ile ilgili değil. O bir tarih meraklısı. “Bizde genel tarih denince batı merkezli bir bakış açısı hâkimdi. Okul dışında da kitap okuyordum ve gördüm ki Ortaçağ’da iki önemli imparatorluk var: Doğu’da Çin, Batı’da Osmanlı. Çin’i biliyorduk. Bu yüzden üniversitede Osmanlı tarihi çalışmaya karar verdim.” diye özetliyor hikâyesini. İşinin hakkını verebilmek için de öncelikle İngilizce ve Fransızca sonra da Türkçe, Osmanlıca, Arapça ve Farsça öğrenmiş Misawa.


Çin'in 4 Buluşu





Kağıt , matbaa , barut ve pusula, Çin'in tarihindeki 4 büyük buluşu . Bu 4 büyük buluş, insanlık medeniyetinin ilerlemesine büyük katkıda bulunduğu gibi Çin medeniyetinin tarihinde de parlak bir sayfa bırakmıştır.


İlk önce kağıtın keşfinden bahsedelim. Kağıdın keşfinden önce, eski Çin'de yazı yazmak için birçok malzeme kullanılmıştı. 4 bin ,5 bin yıl önce, kayalar ve çömlekler üzerine işaretler kazılıyordu. 3 veya 4 bin yıl önce, kaplumbağa kabuğu ve hayvan kemikleri üzerine yazılar oyulmuştu. Daha sonraları insanlar , kaplubağa kabuğu ve hayvan kemikleri üzerine oyulan yazılar “kabuk ve kemik üzerindeki yazılar”diye adlandırdılar.

Milattan önce 700 ile 200 yılları arasındaki Bahar ve son bahar savaşları döneminde bambu ve tahta üzerine yazı yazmak çok yaygındı. Yazı için kullanılan bambu parçalarına “Jian ” denirdi. Her “Jian ”denirdi.

Her “Jian”ın üzerine 22 –25 kelime yazılabilirdi. Ancak “Jian ” yazı için ideal bir malzeme değildi. Birçok pratik ve uzun aramalardan sonra, Milattan önce 200 ila milattan sonra 25 yıllıarı arasındaki Batı Han hanedanı döneminde, kenevir halatları ,eski kumaşlar ,balık ağları gibi eskimiş malzemelerle bitkisel lifli kağıt yapğımı teknolojisi keşfedildi. Yazı yazmaya elverişli ideal malzeme, yani kağıt böyle doğdu.

Çin'deki arkeolojik kazılarda çıkarılan eserlerden kağıdın keşfinin kesin tarihini saptanmak çok zor. Ancak bunun dünyadaki en eski kağıt olduğu kesindir. Kağıdın ortaya çıkması yazı yzaılmak için kullanılan malzemelerde devirm olarak kabul ediliyor.Çai Lung bu devrime yaptığı büyük katkı ile tarihte ün saldı.

Millattan sonra 25 ile 210 yılları arasındaki Doğu Han Hanedanı döneminde dünyaya gelen Çai Lung, Batı Han Hanedanı'ndan beri kağıt yapımı alanındaki tecrübelerin bilançosunu yaparak cesaretle deneme ve yenilemelere girişti. Malzeme olarak eski kumuşlar ve eski balık ağlarının yanısıra ağaç kabuklarının kullanılması, yepyeni bir kağıt ham maddesi bulunmasına yol açtı. Böylece hem ham madde kaynakları arttı, hem de kağıt maliyeti düştü. Ağaç kabuklarının ham madde olarak kullanılması, çağdaş tahta hamuru kağıdın doğuşuydu. Kağıt yapımının gelişmesi için uzun yıllar gerekiyordu.

Milattan önce 4.yüz yıldaki Savaşan devletler döneminde, mühürler çok yaygındır. Milattan sonra 4. yüz yılda ,anıt taşları üzerine yazı kazma teknolojisi de keşfedildi. Çin'in Tang ve Sun hanedanları döneminde, sosyal yaşam, ekonomi ve kültür çok gelişti. Kitaplara duyulan ihtiyaç da çok arttı. İnsanlar için kitapları basmanın kolay ve verimli yöntemini bulmak acil bir ihtiyaç haline geldi. Bu toplumsal ihtiyaç Sun hanedanı döneminde Bi Sheng adlı bir kişinin 1041 ile 1048 yılları arasında harfli matbaa teknolojisini bularak dünyada dizilebilen ilk harfları yaratmasına yol açtı.


Çin'in ilk matbaa teknolojisi 14. yüz yılda Kore ve Japonya'ya, daha sonra Mısır ve Avrupa'ya yayıldı. Matbaa teknolojisi sayesinde, bilginin yayılma hızı ve ölçüsünde elle kitap yazma dönemine göre büyük atılım gerçekleşti ve bu insanlığı en büyük buluşu olarak adlandırıldı.


Barut ölümsüzlük hapı üretmeye çalışan taoistler terafından keşfedildi. Taoistler ölümsüzlük hapı için çalışırlarken nitröz asid tuzu, kükürt ve odun kçmürünün ısındığı zaman kolayca patladığını farkettiler. Nitröz ve kükürt Çin'in geleneksel ilaçlarından olduğundan insanlar ,bu maddelerin karışımına yanabilen ilaç anlamına gelen barut adını verdiler.

Milattan sonra 7. yüz yılda, Tang hanedanı döneminin uzmanı Sun Simiao barutun ilk reçetesini hazırladı. Ancak o zaman barutun pratik değeri yoktu ve üretimde kullanılmıyordu.
10. yüz yılda Sun Hanedanı döneminde ise barutun silah olarak kullanılmaya başlanır başlanmasıyla büyük gücü ortaya çıkarak silahın gelişme tarihinde bir kilometretaşı haline geldi. Barutlu silahların ortaya çıkması da, barutun incelenmesi ve büyük ölçüde üretilmesini ilerlettti.
Barutu 13. yüz yıla kadar tüccalar tarafında Hindistan üzerinden Arap ülkelerine yayıldı. Avrupa 13. yüz yılın sonlarında Arapça kitaplardan baturun kullanımını öğrendi. Barut savaşlarla daha batıya ulaştı.


Son olarak da pusulanın keşfedilmesinden bahdedelim.

Pusula, Çin'in Han Hanedanı döneminde bulundu ve “Si Nan” yani güney gösteren alet olarak adlandırıldı. Kuzey Sun Hanedanının ilk yıllarında “Si Nan” pusula haline getirildi.
Pusulanın bulunması denizcilik tekniğini daha da geliştirdi. Çinli denizciler ilk defa 1100 yılında pusulayı denizcilikte kullanmaya başladılar. Pusulanın denizcilikte kullanılması uzun mesafeli deniz yolculuklarını arttırdı.