Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Eski Çin'den İspanyol Bozkırına İktidar Kavramı

Tarihsel süreç içinde pek çok düşünür ve siyaset filozofunun gündeminde olan iktidar kavramı üzerinde yapılan tartışmaların tarihi İlkçağlara kadar uzanmakla birlikte, bilinen ve genel anlamıyla iktidar, daha çok Ortaçağın sonlarından ve yeni çağın başlarından itibaren yoğun tartışmalara konu olmuştur. Bu dönemlerde yapılan tartışmalarda genellikle iktidarın kaynağı ile yönetenin yönettiği toplumla olan ilişkisi üzerinde durulmuştur. Antik Yunan'da ve Ortaçağda iktidar kavramına yönelik olarak yapılan tartışmalar, genelde doğrudan iktidar kavramı üzerinden yapılmamış; hükmetme ya da yönetmenin niteliği üzerinde durularak, yönetimin sınırları ve eylemlerinin alanları ile iktidarın meşruiyeti üzerinde odaklanmıştır. Bu tartışmaların kökeni esasında bilinen insanlık tarihi kadar eskidir. Nitekim eski Çin düşüncesinde hiyerarşik ve disipline dayalı imparatorluk egemenliğinin meşruiyetini sorgulayan bazı hukuk doktrinlerine rastlanmaktadır. Bu durumu, eski Çin hukuk doktrinlerinde "hak isteme hakkı" ilkesinde görmek olasıdır. 

Örneğin Chunk-Sho Lo'ya göre, doğa halkı sever ve idareci doğaya uymak zorundadır. İdareci tebaasının çıkarlarını ve haklarını gözetmeyen bir yönetim anlayışı benimserse, tebaa ona karşı ayaklanır ve onu iktidardan uzaklaştır. Çin tarihi, halkın despotizme karşı verdiği mücadele örnekleri ile doludur. Budist Hint düşüncesinde ise, insanlığın on hak ve sorumluluğundan söz edilmektedir. Bunların beşi; güç kullanmama, yoksulluğa, angaryaya, insan onur ve namusunun korunmasına, erken ölüm ve hastalığa karşı mücadele sorumluluğu gibi sosyal içerikte yükümlülüklerin korunmasına ilişkindir. Diğer beşi ise; hoşgörü, bilgi edinme özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü ve toplumsal yaşam hakkı gibi bireysel hak ve özgürlüklerle ilgilidir. 

Antik Helen kültüründe süregelmiş anlayış ise, erdeme ve bilgiye dayanan bir yönetimin kurulmasıdır. Sokrates'in öncülük ettiği erdemli toplum ve erdemli yönetim, temelde insan-merkezli bir anlayışı yansıtmaktadır. Sokrates'in takipçisi olan ve gençlik yıllarında Mısır'da felsefe eğitimi alan Platon'un, ilk dönem çalışmalarında felsefecilerden oluşan bir yönetimi yeğlemesi ve eğitimde kadın ve erkek eşitliğini savunması, o dönem için cinsiyet ayırımına getirilen bir eleştiriyi ortaya koymaktadır. Nitekim, Platon'un "Devlet" adlı yapıtı, politika ile felsefe arasındaki bağı açıkça ortaya koymaktadır. Ona göre gerek özel yaşamı, gerekse kamu yaşamını düzene koyacak olan felsefedir. 



Platon'un devletinde yönetici elitin temel kaygısı, yurttaşları erdemli bir şekilde yetiştirmekle ortaya konulmuştur. Bu bağlamda Platon yöneticilere bu görevi yüklerken, bunu da hem halkın hem de "polisin" çıkarı için öngörmekteydi. Çünkü Platon politikayı insan doğası ile ilişkilendirmiş ve insan doğasının erdemli olmayı amaçladığını belirtmiştir. Bu bağlamda Platon devletin kaynağına ilişkin tartışmalara girmeksizin, ortaya koyduğu devlet yönetiminde, egemenin yetki kullanımını belli ölçütlere bağlamıştır. Buna göre bilginlerden oluşacak yönetimde devlet, yurttaşları eğitmekle görevlendirmektedir. Ancak, daha sonraki çalışmalarında Platon, yönetme yetkisini tek erke vermiştir. 

Platon okulunun temsilcilerine göre, nitelik açısından ideal olabilen yönetim şekli demokrasidir. Zira, demokrasi fiili olarak en fazla hak gözeten, hak ve özgürlüklere güvence getiren ve hukuksal olarak da yasaların üstünlüğünü sağlayan bir yönetim şeklidir.Yine bu dönemde yapılan çalışmalarda Aristo, tek bir kişinin yönetimini ya da felsefecilerden oluşan bir yönetimi önermiştir. Ancak Aristo'nun devletinde de yönetim, ölçülü davranmak ya da diğer sınıfların (zanaatkar kesimin), yönetimin kararları üzerinde etkili olmasını tanımak zorundadır. Dolayısıyla O, her şeyin aşırısına karşı çıkmakta ve yönetimin temelini ölçülülük üzerine oturmaktadır. Antik dönem Helenist düşünceden sonra egemen ve egemenliğin sınır ve meşruiyeti yönelik yapılan tartışmalarda, yöneten erkin yetkisinin Tanrısal kaynağı üzerinde durulmuştur. Özellikle kaynağını Hristiyan düşüncesinden alan bu değer sistemi, eski Mısır'daki anlayıştan farklı olarak, yöneticinin Tanrı adına yetki kullanma hakkının kabul edilmesidir. Eski Mısır'da Firavunlar doğrudan Tanrısal gücün kendilerinde var olduğunu halka kabul ettirme çabası içinde olmuşlardır. Böyle bir durumda iktidar yetkisinin kaynağını kendilerinde görmeleri nedeniyle, yetkinin sınırlanması gibi bir sorunsal ile uğraşmamişlardır. 


Isa'dan yaklaşık 300 yıl sonra ise Avrupa'da Papalık kurumu, Tanrısal güce dayalı bir yetki kullanımı iddiasıyla öne çıkmıştır. Bu durum, yöneten erkin yetkisinin kaynağı sorunsalını tekrar tartışmaya açmıştır. Şayet egemen erk Tanrının yeryüzündeki sureti ise, iktidarının kaynağı da doğrudan Tanrıdan alınmaktadır. Ancak bu noktada da yönetenin, zorbalıktan kaçınma, dürüst olma, vatandaşlarına zorla iş yaptırmama gibi Tanrısal doğaya dayanan nedenlerle yetkilerinin sınırlandırılmasına dönük çabalar söz konusu olmuştur. Fakat bu nokta da iktidarın yapısı ile ilgili olarak ciddi bir değişim de başlamış bulunmaktadır. 

Her ne kadar iktidar Papalıkta bütünleşse bile, Kilise iktidarı kullanan kurum olarak toplumdaki yerini almıştır. Dolayısıyla bu durum, iktidarın tek kişilik hükümdardan alınıp Kilise gibi bir kuruma geçişini ortaya koyması açısından, diğerine göre önemli bir adımın başlangıcıdır. Ancak burada da iktidarın kaynağı iktidarın çerçevesini çizmektedir. Diğer bir deyişle iktidarın kaynağı olan Tanrısal irade, iktidarın sınırlarını çizmiştir. Ancak gücünün ve meşruiyetini Tanrısal kaynaktan olan bu anlayış zamanla toplumda hem filozoflar hem de din adamları tarafından eleştirilmeye ve sınırlar çizilmeye çalışılmıştır. Bu konuda dikkati çeken en önemli kişilerden biri Aquinumlu St. Thomas'tır. Doğal hukuk ile insan doğası arasında doğrudan bir ilişki olduğunu öne süren St. Thomas'a göre, insan doğası doğal hukuka uygun olanı yaparak doğru ve erdemli eylemlere ulaşabilir.St. Thomas, aynı zamanda haklı savaş kavramı üzerinde dururken de, egemenin meşruiyetini tartışmaya açmaktadır. Yöneticinin savaş ilan etmeye yetkili olmasını savaşın haklı olabilmesinin bir koşulu olarak öne süren, Thomas'ın, böylelikle yönetimleri meşru yönetim ve meşru olmayan yönetim ayrımına tabi tuttuğu anlaşılmaktadır. 

Thomas'ın takipçilerinden olan Suarez gibi doğal hukukçular, savaşın belli kurallar çerçevesinde haklı olabileceğini kabul etmekle birlikte, insana vurguda bulunarak, ırk, dil din, mezhep, renk, cinsiyet ayrımı yapılmadan insanların doğuştan eşit ve özgür oldukları temel ve bir takım dokunulmaz haklara sahip oldukları gerekçesi ile egemenin, mutlak, sınırsız haklara sahip olduğu fikrine karşı çıkmışlardır. Nitekim bu düşünürler devletin, bir diğer topluluğun topraklarında da sınırlı hakları kullanmak zorunda olduğunu belirtmektedirler. Bir uluslar toplumu düşüncesi ile hareket eden bu yazarlara göre, her ulusun kendine özgü egemenliği bir diğer devlet tarafından ortadan kaldırılmamalıdır. 

Nitekim Vitoria'a göre Kilisenin egemen sınırları, Hristiyan dünyanın son bulduğu yerde biter. Ona göre, toplum da doğal gereksinimlerin karşılanması dolayısıyla oluşmuş bir birlikteliktir. Vitoria düşüncesinde, siyasal iktidarın ilk kaynağı Tanrı'dır; ancak Tanrı yöneticilere onu dolaysız olarak kullanma hakkı vermez (yönetici bu hakkı istediği gibi kullanma hakkına sahip değildir, ancak hukuki olarak bir sınırlamaya da tabi değildir). Siyasal iktidarı toplum kullandırır ya da krala gücü o verir. Böylelikle Vitoria kralın yetkilerini Tanrı'dan aldığı düşüncesine karşı çıkar. Ancak Vitoria biri topluma, diğeri krala ait iki egemenliğin varlığını da kabul etmez. Siyasal iktidar bütünüyle hükümdara verilir ve hükümdar yasalara uygun davranmakla sınırlandırılmaktadır. Doğal hukuk sorununa değinen İspanyol hukukçulardan Suarez, doğal hukuk ile insan doğası arasında o döneme Hristiyan kültüründe olagelmiş anlayıştan farklı bir anlayış ortaya koymuştur. Suarez'e kadar gelen dönemde insan doğası adil, erdemli ve Tanrısal buyrukları içinde barındıran bir değerler bütünü olarak ortaya konulmaktaydı. Oysa Suarez savaşı insan doğası ile ilişkilendirerek, doğal hukukun haklı savaşı meşru gördüğünü belirtmiştir. Aristo felsefesinden etkilenen Suarez'e göre, toplum doğal gereksinimlerini tek başına karşılayamadığı için birliktelikler kurmakta, bu birlikteliklerin oluşması ile de hükümdar ortaya çıkmaktadır. Ancak bu noktada hükümdar veya yöneticiler, toplum ile yapılan bir sözleşme ile egemen duruma geçerler. Her yönetici veya hükümdar bir sözleşme ile ortaya çıkar ve yapılan sözleşmede hükümdarın yetkilerinin sınırları belirlenir. 

Toplumda var olan egemenlik yapılan sözleşme ile hükümdara geçer. Toplum da özgür bireylerden oluşur ve toplumun tümünde var olan egemenliğin kaynağı Tanrı'dır. Bu bağlamda kral doğrudan egemenliğini Tanrıdan almaz; ona bu hakkı yapılan sözleşme ile toplum verir. Kral toplum ile yapılan ilk sözleşmeye uymak zorundadır. Nitekim bu haliyle Suarez egemenliğin asıl sahibinin toplumu oluşturan özgür bireyler olduğunu ifade etmektedir. Suarez'e göre, yönetim monarşik, aristokratik ya da demokratik olabilir, ama her biri toplumun siyasal iktidara yetki devriyle oluştuğundan, iktidarın egemenliği halkın rızasından kaynaklanır. Kalıtımsal monarşi bile, bu ilkenin dışında yorumlanamaz, çünkü en azından ilk kral yetki devri sayesinde tahta oturmuştur. Bu bağlamda Tanrısal kaynaklı egemenlik anlayışıyla egemenliği kullanan iktidar arasındaki bağı ortadan kaldıran Suarez, devletin sonsuz mutluluğu aramasını değil, salt dünyevi düzlemde topluluk üyelerinin barış ve adalet içinde, ortak yarara yönelik olarak sağlanacak siyasal mutluluğu hedeflemesini savunmaktadır. Böylelikle toplumsal sözleşme kuramıyla, kralın gücü, ortak yarar adına sınırlandırılmakta, bir diğer anlamda hukuk pozitif normlara dayandırılmaktadır. Eski Çin hukuk doktrinlerinden Suarez'e uzanan düşünsel çaba, yeni bir söylemde modern anlamda insanlık kavramını ortaya çıkarmaktadır. İnsan merkezli yaklaşımlarla pozitif hukuka ait normların geliştirilmesinde önemli gelişmeler olmakla birlikte, egemenliğin pozitif hukuka dayandırılması ile ciddi bir meşruiyet sorunu giderilmiş ancak egemenliğin sınırları üzerinde tartışmalar da farklı bir boyut kazanmıştır. 

C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 1


EGEMENLİK KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ PERSPEKTİFİNDEN İKTİDARIN 
SINIRLANDIRILMASI TARTIŞMASI 
Yrd.Doç.Dr.Halil İbrahim AYDINLI , Arş.Gör.Veysel AYHAN 

Self-Determinasyon (Öz Belirtim yada Geleceklik Hakkı)

Self-Determinasyon nedir ? Öz Belirtim-Geleceklik Hakkı

Geleceklilik hakkı yada öz belirtim de denilen, ulusların geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri ilkesidir.Yani ulusların, bir ulus ya da yabancı bir güce bağımlı olmadan ayrı bir devlet halinde örgütlenebilmesi anlamına gelir.

I. Dünya Savaşı sonunda ABD başkanı Wilson yayınladığı 14. noktasının sonuncusunda ulusların geleceklerini kendilerinin tayin etmelerinden bahsetmekteydi. Ancak Wilson'un bu ilkesinin tüm ülkelere uygulanması için yaptığı girişimler başarısız olmuştur. Sadece savaştan yenilgi ile çıkan devletlere kısmen uygulanabilmiştir.II. Dünya Savaşı'ndan sonra özellikle sömürge altındaki ülkelerin bağımsızlık istekleri ile başlayan ulusçuluk hareketleri, ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri ilkesini yeniden ön plana çıkarmıştır. Bu sorunların en çok tartışıldığı BM organlarında bu ilke modern siyasal dilin en çok kullanılan sözcüklerinden biri olmuştur.

Merkantilizm nedir ?


Merkantilizm nedir ? Merkantilist nedir ?
Merkantilizm nedir ?

Merkantilizm, 16. ve 17. yüzyıllarla 18. yüzyılın başında ticaret yapan ulusların büyük bir kısmında uygulanan bir iktisat politikasıdır. Bu politikanın ana amacı, ihracatı teşvik yoluyla altın birikimini sağlamak ve ulusun servetini ve gücünü artırmaktı.

Merkantilistler, ticareti ve sanayileşmeyi ana amaç edinmişlerdir. Ödemeler bilançosu fikrini geliştirerek ihracatın ithalatı karşıladıktan sonra bir fazlalık vermesini ve ülkeye değerli maden sağlanmasını amaçlamışlardır. Bunun için, merkantilist programın bir parçası olarak hükümetler, ihraç endüstrilerinde büyük yatırımların yapılmasını teşvik etmişler, içte üretilebilecek malların ithalini kısmak için yüksek gümrük duvarları kurmuşlar, yerli endüstri tarafından kullanılabilecek yerli hammaddelerin ihracatını yasaklamışlar, nitelikli işçilerin göç etmesine engel olmuşlar, nitelikli işçilerin yurt dışından ülkeye gelmesini teşvik etmişler, değerli madenlerin yabancılara satılmasını yasaklamışlardır.

Ülkelerin büyük bir kısmında benzer tedbirler alındığı ve bir ülkenin altın kazancı, diğer bir ülkenin altın kaybına neden olduğu için, merkantilist politika her ülkede başarıya ulaşamamaktaydı. Ticarette kıyasıya rekabete girişilmişti. Başarılı olan ülkede, merkantilist politikalar, ülke kaynaklarının tam istihdamını sağlamakta ve hızlı bir ekonomik büyümeye olanak vermekte idi.

İngiltere'de merkantilist yazarlar, genel olarak tüccardı ve yazıları kısa risaleler halinde yayınlanıyordu. Merkantilizmin Alman-Avusturya kanadına "kameralizm" adı verilmiştir. Yazarları, hükümet danışmanları, kamu yöneticileri ve bazı hocalardı. Bunların yazıları kitap halinde yayınlanmıştır. Ticari genişlemeden çok sanayileşmeye ağırlık vermişlerdir. Amaçları yerli sanayii geliştirmek ve kendi kendine yeterli bir ekonomi yaratmaktı.


Von Hornigk gibi kameralistler, belirli sanayilerin himaye edilmesini ve sübvansiyonunu savunmuşlardır. Fransız tipi merkantilizme "colbertizm" adı verilmiştir. Fransa'da merkantilizm, Jean Baptiste Colbert'in buyruğu altında yetişmiş memur kadroları tarafından yürütülmekteydi. Fransa, devlet kontrolünü ve müdahaleyi aşırı derecede uygulamış, fakat sağladığı başarı kısıtlı olmuştur.


Merkantilist Düşüncenin Ortaya Çıkışı

Aslında; yaklaşık olarak 16. yüzyılın başından 18. yüzyılın sonuna kadar olan dönemi kapsayan merkantilist dönemin benzer, tek bir düşünce etrafında kenetlenip, o yönde politikalar ürettiğini söylemek oldukça güç, hatta imkânsızdır. Feodalizmin kıta Avrupası genelinde ortadan kalkışının farklı farklı tarihlerde gerçekleşmesi, merkantilist düşüncenin ortaya çıkışı ve gelişmesininde de benzer farklılıkları beraberinde getirmiştir.

Ortaçağ’ın bitimini sembolize eden Reform ve Rönesans hareketleri, yeni iktisadî görüşleri ve beraberinde feodal iktisat düzeninin sonunun geldiğini de haber veriyordu. Yaşanan bu değişim, feodal yapının özelliklerine uygun bir biçimde, yerel bazda gerçekleşmekteydi. Yukarıda da belirtildiği üzere ülkeden ülkeye farklılıklar gözlemlenmekteydi. Bir ada ülkesi olmasının da getirdiği avantajla millî birliğini daha önce tamamlayan İngiltere’deki iktisadî değişim, Almanya veya Fransa’dan daha farklı bir süreci yaşamaktaydı.

Denilebilir ki; Ortaçağ siyasî yapısında yaşanan kökten değişiklikler ve sonucunda millî devletlerin yavaş yavaş tarih sahnesine çıkmaya başlaması, uluslararası kapsamda yaşanan ticarî devrim ve ortaçağ iktisat sisteminde yaşanan çöküş, merkantilizm olarak adlandırılan dönemin kapılarını açmıştır. Bu dönemde bir yandan kantitatif yönetemler geliştirilirken, söz konusu dönemin sonlarına doğru liberalizme öncülük eden görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. İktisat politikalarının, bir devleti güçlü kılma yolunda hizmet verecek şekilde belirlenmensi gerektiği düşüncesi de bu değşimde etkili olan bir başka etkendir.

Merkantilist Düşüncenin Gelişimi

Merkantilizm, savaş ve çatışmadan başka hiçbir şeyin ön planda olmadığı bir dönem anlamına da gelmektedir. Ticarî anlaşmalar her zaman siyasî idi ve iktisadî rekabet aynı zamanda siyasî rekabet demek oluyordu. Merkantilizmin gelişme sürecinde iç ve dış siyaset kavramlarında da bir takım değişiklikler meydana gelmişti. İç siyasette, ücret ve fiyatların düzenlenmesi ön plandaydı. Bununla birlikte; iş gücü haklarına yönelik kanunî düzenlemeler zayıf kalırken, tüketim konusunda ayrıntılı yasalar hazırlanıyordu. Dış siyasette ise; dış ticaret fazlası, deniz ticareti ve sömürge sistemi en fazla önem verilen konu başlıklarıydı.

16. Yüzyıl

16.yüzyıl, iktisat biliminin doğduğu dönem olarak kabul edilebilir. İktisadî konular ve sorunlar üzerine yazılı ilk ciddi eserler bu dönemde karşımıza çıkmaktadır. 1571 yılında ölen John Hales, ekonomi ile ilgili görüşlerin ayrı bir bilimdalı olarak ele alınması gerektiğini belirten ilk kişidir. Hales kendisinden sonra gelen Locke, Hume, Adam Smith, John Stuart Mill gibi düşünürlere önderlik etmiştir.

Miktar Teorisi de ilk kez yine bu yüzyıl içinde ortaya çıkmıştır. 1552 yılında ünlü bilgin Copernicus, Prusya Meclisi’ne sağlam bir para sisteminin nasıl kurulabileceğini anlatmış, 1556 yılında da Polonya Kralı’nın emriyle bu konudaki düşüncelerini yazılı ortama aktarmıştır. Copernicus’a göre, para bollaştığı zaman değerini kaybetmektedir.

Amerika kıtasının altın ve gümüş stoklarının Avrupa’ya; öncelikle de İspanya’ya akmasıyla 1550’li yıllarda Avrupa’da fiyat devrimi olarak adlandırılan ani fiyat artışları kaydedilmiştir. Değerli madenlerin bollaşması ile fiyat artışları arasındaki ilişki birçok düşünürün dikkatini çekmiş ve bir İspanyol rahip, Navarrus 1556’da teoloji konusunda yazdığı bir kitapta faiz konusunu da ele almıştır. “Para , nerede daha kıtsa orada, bol olduğu yere göre daha kıymetlidir. Para talebi nerede kuvvetli ve arzı azsa orada daha kıymetli olur” diyerek miktar teorisini ortaya koymuş; miktar teorisini, arz – talep teorisinin bir uygulaması olarak ele almıştır.

Miktar teorisinin asıl sahibi olarak ise bir Fransız hukuçusu olan Jean Bodin kabul edilmektedir. Bodin, miktar teorisini 1568’de yazdığı “Bay Malestroit’nun Paradokslarına Bir Cevap” adlı eserinde ilk kez ortaya koymuştur. Ona göre fiyat artışlarının temel olarak beş ayrı sebebi bulunmaktaydı. Altın ve gümüşün bolluğu, monopoller, ihracat ve israf sebebiyle ortaya çıkan mal kıtlıkları, kralların ve asillerin lüks içindeki yaşantıları ve madenî paranın ayarının bozulmasıdır. Bodin’e göre fiyat artışlarındaki en önemli etken, altın ve gümüş bolluğuydu. Bodin bunun yanısıra faize dinî sebeplerle karşı çıkmış, dış ticareti onaylamış ancak ihracatın fiyatları yükseltirken, ithaların düşüreceğini savunmuştur.

17. Yüzyıl

17.yüzyıla gelindiğinde, merkantilizm ile ilgili olarak karşımıza çıkan ilk önemli kişilk, Gerard de Malynes’dir. Döviz işlemlerinin sıkı bir kontrol altında tutulması gerektiğini savunan Malynes bu yüzden kendisinden sonra gelen merkantilistler tarafından “külçeci” (bullionist) olarak adlandırılmıştır. “Saint George for England Allegorically” adlı eserinde Malynes, iktisadî etkenleri mecazî bir dille açıklamış ve faiz ile döviz kurlarını kontrol edilmeleri gereken en tehlikeli unsurlar olarak ilk sıraya yerleştirmiştir. İngiliz İmparatorluğu’nu bir eve benzeterek, harcamaların gelirden fazla olması durumunda sıkıntı doğacağını belirtmiş; ticarî bilanço deyimini kullanmamakla birlikte bir ülke açısından ihracat ve ithalat denkliğinden söz ederek, bu denkliğin eksiye dönmesinin söz konusu ülkenin zenginliğini kaybetmesi anlamına geleceğini iddia etmiştir.
1608 ile 1654 yılları arasında yaşayan Edward Misselden adlı tacir, “Free Trade or the Means to Make Trade Flourish” adlı eserinde ticaretle bireysel olarak ilgilenen kişileri desteklemiş ve tekelci firmaları, başta da ünlü East India Company’yi şiddetle eleştirmiştir. Kitabının adında serbest ticaretten bahsetse de, bir merkantilist olarak Misselden’in kast ettiği, ihracatı artırıp ithalatı sınırlandırmak için ihracatı dizginleyen bir takım kurallardan kurtulmak ve özellikle East India Company gibi tekelci ihracatçıların etkisinin sınırlandırılmasıdır. Böylece İngiltere dışına olan değerli maden akımı sınırlandırılarak, ülke zenginliğinin artırılacağını öngörmekteydi.

İngiliz East India Company’nin yöneticilerinden olan Thomas Mun, merkantilist düşüncenin en önde gelen temsilcilerinden birisidir. “A Discourse of Trade from England unto the East Indies” ve “England’s Treasure by Foreign Trade” adlı eserleri, gerek merkantilist gerekse iktisadî düşüncenin gelişmesinde son derece etkili olmuştur. İlk kitabında o dönemki iktisadî durgunluğun sebebi olarak Mun; yabancı paralardaki devalüasyona karşın Ingiliz parasının değerinin aynı kalmasını öne sürüyordu. Fakat bu durumdan çıkış İngiliz parasının da devalüe edilmesi değildi. Ona göre çare; yabancı malların az tüketilmesi, ihracatın artırılması, ithalatı ikame edecek mal üretiminin ve balıkçılığın teşvik edilmesi ve aşırı yiyecek – giyecek tüketiminin önüne geçilmesiydi. İkinci ve görece daha modern olan kitabında ise Mun, ekonomik kalkınma ile dış ticaret arasındaki ilişkiyi konu edinmiştir. İhracatın her zaman ithalattan fazla olması gerektiğini, ithal mallarını ikame edici üretime önem verilmesini ve ihrac edilen ürünlerin hammadde değil, işlenmiş son ürünler olması gerektiğini savunmuştur. Mal ihracının yanı sıra; denizcilik, bankacılık ve sigortacılık gibi hizmet satışlarının da ülkeye döviz kazandıracağını belirterek Mun, modern ödemeler dengesinin en önemli kalemlerinden biri olan görünmeyen işlemleri de ticaret dengesine eklemiş oluyordu. Önceki merkantilistlerin aksine Mun; bir ülkenin zenginlik göstergesi olarak biriktirilen külçelerin yanı sıra, eldeki mal ve kaynakların da çok önemli olduğunu söylemiş ve ticaret, hazine ve siyasî gücün bir ve aynı şeyler anlamına geldiğini iddia etmiştir. Dış politika ve özellikle dış ticaret politikası adeta bir savaş aracı olarak kabul edilmiştir. Klasik İktisat düşüncesi bunun tam tersini savunurken, 1929 Büyük Buhranı’nın hemen ardından düşünceleri öncelikli olarak kabul görmeye başlayan Keynes, merkantilizmden bu sebepten dolayı övgüyle bahsetmiştir.

Fransız kralı 14.Louis’nin maliye bakanı olan Jean Baptiste Colbert zamanında merkantilizm Fransız devletinin resmî politikası haline gelmiş ve bu yüzden Fransız merkantilizmi “Colbertizm” olarak adlandırılmıştır. Fransız merkantilizmi, İngiliz merkantilizminin aksine devlet müdahaleleriyle yönlendiriliyordu. Bir başka deyişle İngiliz merkantilizmi büyük bir hızla devlet müdahalelerinden kurtulmaya yönelmişken, Fransız merkantilizminde bu müdahaleler kurumsal hale getirilmiştir. Colbert döneminde sanayi çeşitli şekillerde desteklenmiş ve gümrük vergileriyle korunmuştur. Fransa içerisindeki eyaletler arası gümrük vergileri kaldırılmış, tek bir Fransız Gümrük Tarifesi getirilmiştir. Her şeyin devlet gözetiminde olduğu bu sistemde, Fransız sanayiinin dışa olan bağımlığını azaltmak için mümkün olan tüm tedbirler alınıyordu. Fransız sömürgeleri artıyor, ticaret gelişiyor ve Colbert feodalizmden kalan tüm düzenlemeleri ortadan kaldırarak Fransız ulus-devletinin hakimiyetini tam anlamıyla yaymak istiyordu.

Merkantilizmin tek bir tanımını yapmanın güçlüğüne delil oluşturacak olan bir diğer örnek de Alman tipi merkantilizmdir. Kammeralizm olarak adlandırılır. Kralın veya prensin hazinesi anlamına gelen “Kammer” kelimesinden türemiştir. Çünkü amaç, devlet hazinesinin zenginleştirilmesi, gelirlerin artırılmasıydı. Bu akımın ortaya çıktığı dönemde Almanya, birbirleriyle sürekli mücadele halinde olan birçok prensliğe bölünmüş durumdaydı. İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın hızla geliştiği o tarihlerde Kameralizm, Alman devlet memurlarını eğiterek iktisadî kalkınmayı sağlamaya yönelik bir araç haline gelmiştir. Kameralist düşünce de, İngiliz ve Fransız meslektaşlarına benzer görüşleri savunmuş, bazı noktalarda ise onlardan ayrılmışlardır. Altın ve gümüş biriktirerek millî zenginliğin artacağını öne sürmüş, devlet müdahalesini savunmuşlardır. Ancak; İngiltere’de tüccar ve işadamları kısa broşürlerle merkantilist düşünceyi savunurken, Almanya, hukuk profesörleri ve maliyecilerin ortaya koyduğu son derece ayrıntılı ve uzun eserlere şahit olmuştur. Kameralistler dış ekonomik ilişkiler, ticaret ve ödemeler dengesi gibi konularla çok az ilgilenmiş, ağırlığı yurtiçi tarım ve sanayi konularına vermişlerdir. İngiltere'deki sistemin aksine, birey ile devlet arasında iktisadî açıdan bir menfaat birliği olması bir yana, sürekli bir çıkar çatışması yaşanacağını ileri sürmüş, devletin mutlak otoritesi lehine fikirler geliştirmişlerdir.

Merkantilist Düşüncenin Zayıflaması

17.yüzyılın ortalarından itibaren, işadamları ve tüccarların yanı sıra bazı düşünürler de iktisadî konularla ilgilenmeye başladılar. Bunun sonucunda, kişi hürriyetine daha fazla önem veren ve devletin müdahaleci sistemine karşı çıkan; dolayısıyla merkantilizme karşı gelen bir zümre ortaya çıkmış oldu. Bunlara göre, ekonomi kendi kendine şekil verebilecek, dışarıdan herhangi bir müdahaleye ihtiyaç hissetmeyen bir sistemdi. Dış etki ne kadar az olursa, ekonomi de o kadar iyi çalışırdı. Ayrıca kısıtlama ve müdahalelerin ortadan kalkması, hem kişiler hem de ekonomi için çok daha iyi olacaktı. Nasıl ki merkantilist düşüncenin uygulanışı ülkeden ülkeye değişiyorsa, ortaya çıkan bu yeni liberal düşüncelerin etkileri de farklı farklı olmuştur. Çok sayıda sanayici ve tüccarı içinde barındıran orta sınıfın İngiltere’de yaygın olması, liberal fikirlerin benimsenmesini hızlandırırken, daha yavaş ve dar kapsamlı olsa da Fransa ve Hollanda bu akımda İngiltere’ye eşlik etmişlerdir. Fakat, bir ulus-devlet olma yolunda diğerlerini geriden takip eden Almanya ve İtalya ise merkantilizme sıkı sıkıya bağlı kalmış ve libaral düşüncelere sınırlarını en azından bir süre daha sıkı sıkıya kapatmışlardır.

Merkantilist düşünce sisteminin sağlam temeller üzerine oturmasında en önemli rollerden birisinin Thomas Mun’a ait olduğundan bahsedilmişti. Mun’un ardından iktisadî düşüncede iki yeni temayül belirmişti. Birincisi, kantitatif yöntemlerin iktisadî düşünce içinde kabul görmeye başlaması; diğeri ise, ekonomik sistem üzerindeki devlet müdahalesinin azaltılmasını savunan liberal düşüncedir.

Liberal Düşünceye Doğru

İktisadın, bir bilim dalı olma yolunda önemli adımlar atılmasını sağlayan merkantilizm, liberal düşünce sisteminin de kapılarını aralamıştır. Bu geçiş döneminin en önde gelen isimleri; John Locke, Josiah Child, Nicholas Burbon, Dudly North, John Law, Richard Cantillion, George Berkeley ve David Hume gibi kişilerdir. Genel olarak merkantilizmden liberalizme geçiş dönemini şekillendiren, yeni ve farklı fikirler üreterek liberal düşüncenin temellerini atan bu bilim adamlarından Dudly North, merkantilizmi tümden redderek liberalizme geçişi savunmuştur. David Hume ise, iktisadın bağımsız bir sosyal bilim olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Otomatik denge mekanizması, tam serbest ticaret, liberal dış ticaret dengesi, külçecilikten uzaklaşma, kâğıt paranın tavsiye edilir olması, para, faiz, emek vb kavramlar üzerine derinlemesine analizler yapılmaya bu dönemde başlanmıştır. James Steuart, devlet müdahalesini savunan “son merkantilist” olarak tarihteki yerini almıştır.


Fransa’da uygulanan ve Colbertizm adı verilen merkantilist sistem, ağırlıklı olarak sanayi üretimine önem verdiğinden, tarımla uğraşan kesimin yoğun tepkisine sebep olmaktaydı. Uzun yılların getirdiği birikimin sonucu olarak, halk kurulu düzeni ortadan kaldırmak istemekteydi. Bunun sonucunda, liberalizme giden yoldaki en önemli adım atılmış ve “fizyokrasi” olarak adlandırılan iktisadî düşünce akımı ortaya çıkmıştır. Fizyokratlar; bir lidere sahip ve yazar kadrosu ile bir dergi etrafından bütünleşmiş olan ilk modern iktisadî düşünce okulu olarak kabul edilmektedirler. Kurucusu François Quesnay’dır. Doğal düzeni ve doğa kanunlarını ön plana almışlar; olayların gidişatına bırakıldığında bir şekilde kendi dengesini bulacağını iddia etmişlerdir. Bu düşünce akımının babası olarak John Locke gösterilmektedir. Dünyaca ünlü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (Laissez faire, laissez passe) söyleminin sahibi yine fizyokratlardır.

Böylece liberal düşünceye doğru olan eğilim gittikçe artmış ve Adam Smith’in 1776 yılında yayınlanan “Ulusların Zenginliği” adlı eseriyle, klasik iktisat düşüncesi ve liberalizm tam anlamıyla başlamıştır.