Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Kıbrıs Barış Harekatı'nda Lojistik Altyapı: Bir Mühendisin Hikayesi

Kıbrıs Barış Harekatı öncesinde Bayındırlık Bakanlığın'da Antalya Bölge Müdürü olarak görev yapan Doğan Kartay, Harekat öncesinde, adaya olabilecek bir çıkartmada gerekli olan lojistik yapıların planlanmasıyla görevlendirildi. Ancak planlanan bu yapıların başında bulunacağını harekattan bir gün önce 19 Temmuz 1974 günü öğrenen Türk mühendis, 20 Temmuz sabahı gün doğarken Kıbrıs Pınarbaşı (Kırnı) mevkine görev , yetki ve sorumluluklarını belirleyen bir zarfla, harekatın görünmeyen diğer yüzüne katıldı. Doğan Kartay ülkemizde deneyimli havaalanı mühendisi olarak tanınıyor. Aynı zamanda Kıbrıs Gazisi de olan Kartay, Harekatın ilk iki gününde yaşadıklarını ve gördüklerini kaleme aldı.


Savaşta İlk Gün

Yazar: Doğan KARTAY

Kıbrıs Barış harekatının, lojistik yapılarını planlamak ve yaptırmakla görevlendirildiğimde, Uluslararası Antalya hava limanı inşaatının bölge müdürüydüm. Kıbrıs görevi için, daha önceden seçilmiş ve yetiştirilmiştim. Bundan, ailem dahil hiç kimsenin haberi olmadı. İşlerimi bahane ederek, evden ayrı geçirdiğim gün ve gecelerde, hayatımda gerçekten sevdiğim tek kadın olan eşimin, beni hep çapkınlıkta sandığını, bana inanmadığını ve güvenmediğini sonradan öğrendim. 1974 yılı Temmuzun on dokuzuncu günü, öğleden sonra, yapım halindeki Antalya hava limanına, bir Çesna modeli uçak indi. Bölge görevlilerinin şaşkın bakışları altın-da beni aldı ve havalandı. Görevimin başladığını, Antalya Garnizonu Komutanı İsmail Ülkü Paşa'dan bir saat önce, telefonla öğrenmiştim. Kimseye bir şey söylemedim. Eşime bile. Doğruca Kıbrıs'a götürüldüğümü sanıyordum. Uçak Mersin'in Taşucu beldesindeki 2. Dünya savaşından kalma, harap olmuş bir meydanın pistine indi. Beni bir jandarma helikopteri bekliyordu. Görev emrini içeren zarfı, rahmetli İsmet Albay'dan orada aldım. Ardından hava-landık. Yine Kıbrıs'a gidiyoruz sandım. Önceki gibi, bu pilot da bilgi vermiyordu. Yere indiğimiz, Mersin'in Ovacık beldesi kırsalıydı. Her taraf büyük tip helikopterlerle dopdoluydu. Bir hava ulaşım üssündeydim. O yıllarda, helikopterler savaş silahlarıyla donatılmış değildi. Sadece, keşif ve izleme ile cephe gerisindeki diğer yardımcı görevlerde kullanılıyorlardı. 


(Soldan itibaren) Oğuz Ramazan Korhan, Bayındırlık ve İskan Bakanı Erol Kazım, Doğan Kartay , Sn. Rauf Denktaş , Müh. Mustafa , Oğuz Başak (Islak imza Rauf Denktaş'a aittir)
1974 yılının temmuz ayının yirminci sabahı gün ışıyınca, Kıbrıs'a doğru, ilk helikopter grubuyla hareket ettik. Pilotlar ve teknisyen ile birlikte on beş kişiydik. Hava kuvvetlerine ait jetlerin desteği ve korumasında Akdenizi alçak uçuşla geçip, kırk beş dakika sonra, Kuzey Kıbrıs'taki sahile paralel, Beşparmak dağların' aşmış ve günümüzde Pınarbaşı olarak bilinen Kırnı ovasına inmiştik. Gökten, havacı komando paraşütçüler yağıyordu. Bunlar bizimkilerdi. Görebildiğim alanda Kıbrıslı mücahitler, Rum milli muhafızlarıyla gırtlak gırtlağa savaşıyordu. Paraşütçülerin yere düşüşte kendilerini toparlamadan, avlanmalarını önlemeye çalışıyor ve bunu başarıyorlardı. Ben Kıbrıslı mücahitlerin, bu harekattaki işlevinin, kurtuluş savaşındaki Mehmetçiğin işlevine özdeş olduğunu orada gördüm. Sonradan da hep söyledim ve yazdım. Onların direnişi olmasaydı. Kıbrıs Türklüğü, Türkiye'nin harekata geç karar vermesi nedeniyle, çoktan tükenir, barış harekatına neden de, gerek de kalmazdı. Bir zaman sonra, bu boğuşma, bulunduğum yerden uzaklaştı. Ben de, er giysili bir rütbeli tarafından Beşparmak dağlarının Boğaz yöresindeki harekat merkezine götürüldüm. Orada, yine er giysili harekatın kurmay başkanı Mustafa Katırcıoğlu'na, ardın-dan da yine er giysili, harekatın komutanı Korgeneral Nurettin Ersin'e çıkarıldım. 

Göreve başla emrini alınca, korunmam ile görevlendirilen bir çavuş ve bir er ile birlikte bindirildiğim jip, Kıbrıslı mücahit Taşkın tarafından sürüldü. Hedef, henüz çarpışmaların sürdüğü Lefkoşa hava  alanı, görevimiz ise, bizim jetlerin vurduğu pistlerin onarılması ve alanın uçuşa hazırlanmasıydı. Duygularım şoklanmış, bir başka deyişle buz tutmuştu. Görevim dışındaki her şey kafamdan silinmiş, belleğim boşalmıştı. Kısacası, tüm duygularımdan arınmıştım. Bir işleve uyarlanmış, mekanik bir robot gibiydim. İnsan olduğumu unutmuştum sanki. Yola çıkalı, birkaç dakika olmuştu ki, bir dönemece girerken aracın hızının azaldığı anda, oldukça yaşlı bir teyze kendini jipin önüne attı. Taşkın frene bastı, araç durdu. Fatma nine, ne yapıyorsun? Az daha ezilecektin. Dediğinde birbirlerini yakından tanıdıklarını anladım. - "Taşkın evladım! Memet'den iki gündür haber alamıyorum. Onu gördün mü? Dünden beri yol üstünde bekliyorum." diyen Fatma nineyi, Taşkın; - "Memet ile dün Saint Hilarion'da beraberdik. Sonra, ben oradan gönderildim. Merak etme inşallah iyidir" diye, cevapladı. Ardından, gözleri yaşlı Fatma nineyi orada bırakarak aracı hızla sürdü. Dönemeçten çıkınca, yaşlı kadın görünmez olduğunda Taşkın, aracı durdurdu. Birden direksyona eğildi ve göz yaşına boğuldu. Kısa bir süre yük-sek sesle ağladı. Bir şey sormamı beklemeden ; "Çocukluk arkadaşım Memet'i Saint Hilarion'un yamacına bu sabah gömdüm. şehit olduğunu, ninesine söyleyemedim." dedi. Ardından da gaza bastı, yola koyulduk. Yüzüne baktım. Sanki az önce katılarak ağlayan o değildi. Duyguları yüzünden silinmişti. Görevimize doğru yola koyulduk. 

Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'la...


Lefkoşa hava alanına, çatışmaların sonunda yetiştik. Bir süre sonra çatışma sona erdiğinde, teknik blok ve kulenin Birleşmiş Milletlere bağlı barış gücünün işgalinde olduğu öğrenildi. Bu durumda hava alanı, pistler onarılsa dahi kullanılamazdı. Ankara'daki harekat yönetim merkezi, barış gücü ile çatışmaya girilmesini istemiyordu. Bu durumda, hava alanı harekat süresince atıl kalacaktı. Halen de kullanılmıyor. Bu durumda, hava ulaşımının sağlanabilmesi için, yeni bir meydan yapılması gerekiyordu. Tüm makine ve insan gücümüzün, yeni meydan yeri olarak seçilen Kırnı'ya aktarılması için harekat komutanı rahmetli Nurettin Ersin Paşadan onay aldım. Ertesi sabah, günümüzde de kara kuvvetlerince kullanılmakta olan "Pınarbaşı Havaalanı" inşaatına başlayacaktık. O gece Antalya'daki Karayolları Bölgesi telsizinin yardımıyla, ev telefonuma bağlanabildim. Eşime; - "Merak etmeyin, Kıbrıs'ta görevdeyim." dediğimde, eşim; - "Özür gerekçesinin bu kadar salakça olanı, zekana hiç yakışmıyor. Daha inandırıcısını bulmalıydın" diye, cevapladı. Telefonu da yüzüme kapadı. Ben ise, ülkem için savaştaydım. On altı yıllık, tüm varlığımla bağlandığım birlikteliğin, temel kuralları olan "sevgi, güven ve saygı" yitirilmişti. O anda, görevimin diyetin' ödemekte olduğumu anladım. 


Savaşta Bir Diğer Gün


Lefkoşa'da, Kıbrıs Türk Yönetimine ait Saray Otel'deki odamda, telsiz telefonun sabaha karşı uzun uzun çalmasıyla uyandım. 13 Ağustos 1974 günüydü. Ben uyku sersemliği yaşamam. Gözümü açar açmaz, bir matematik problemini çözmeye başlayabilirim. Bazıları için gece kuşu derler ya, ben de seher kuşu sayılırım. Kendimi bildim bileli, üzerime güneş doğmamıştır. Arayan, Kıbrıs Barış Harekatını, Adana'daki merkezden yöneten, Orgeneral Suat Aktulga'nın emir subayıydı. - "Komutan sizi hemen çağırıyor" dedi. "Helikopter birliğine getirilmeniz için emir verildi" diye, sözünü tamamladı. Kıbrıs'tan ve görevimden, kısa süreli de olsa ayrılmanın sakıncalarını anlattım. Emir subayı ; - "Beklemede kalın, sizi arayacağım" dedi. On dakika sonra yine arandım. Bu defa; - "Komutan sizi hemen istiyor" diyerek, yanıtımı beklemeden telefonu kapadı. Az sonra telefonla, Harekat Komutanlığı'nca hemen hazır olmam, bana bildirildi. Bir kale gücünde inşa edilen Saray Otel'in üst katların-dan, Yusuf Çavuş'un mücahit müfrezesi ile Rum kesiminde-ki Ledra Palas'ın üst katındaki Rum muhafızlar arasında, her günkü olağan çatışma başlamıştı. Saray Otel'de mücahitlerin dışında, sadece TRT'den Çetin Çeki ile ben kalıyordum. 


Sayın Doğan Kartay'a verilen madalya beratı

On beş dakika sonra şehrin ana meydanından helikopter ile alındım. Gün doğarken, Girne'nin üzerinden Akdeniz'e ulaştık. Bu yolculukta iki yaralı gazi er, bir yaralı çavuş ile görevli bir doktorla birlikteydik. Gaziler yaşam tehlikesini atlatmışlardı. Hepimiz savaşın gerginliğin' yaşamamıza karşın, onlarla şakalaştık. Kırk dakikalık bir uçuş ile Mersin'e ulaştık. Gazileri ve doktoru cankurtaran, beni ise komutanlık karargahından bir binbaşı ile bir araç bekliyordu. Yolda, çağrılma nedenim hakkında bilgi alamadım. Yaklaşık yarım saat sonra, Adana'daki karargahtaydık. Hemen, komutana çıkarıldım. Komutan, Taşucu'ndaki Il. Dünya Savaşı'ndan kalma, tamamen harap olmuş bir meydanın, uçuşa açılabilmesi için, benden o akşam ön proje ve rapor vermemi emrediyordu. Onarım projesi ve ayrıntılı rapor için de bir hafta süre tanıyordu. Orasını 1. harekatın ilk günü, önce yerden, sonra da havadan görmüştüm. Bu görüşler, benden istenen görev için yetersizdi. Çavuş rütbeli bir şoför ve iki yedek subay mühendis ve iki istihkam astsubayı ile Taşucu'na gönder-ildik. Oradaki çalışmalarımız güneş ufka kavuşuncaya dek sürdü. Ardından karargaha döndük. Ön proje ve ön rapor çalışmaları yaklaşık dört saat sürdü. Hemen komutana sunuldu. Emir subayı ile konuşarak, adadaki görevime acele dönmem gerektiğini söyleyerek, komutandan dönüş için izin istedim. Komutanın emir subayı ile ilettiği yanıt, doğrusu beni hiç de mutlu etmedi. 

- "Saat 24"de birlikte yemek yiyeceğiz ve görüşeceğiz" demiş. Askerlik bu, yaşadığımız savaştı, askerlikte "emir demiri keser" diye, bir deyim vardır. Anlaşılan komutan görevime önem veriyor, bana güveniyordu. Sabah alelacele yedikler-im, beni o saate kadar ayakta tutmuştu. Birden çok acıkmış olduğumu fark ettim. Türkiye'de binlerce mühendis, onlarca havaalanı inşaatında deneyimli olanları da varken, beni savaş alanından neden getirttiğini öğrenmek istiyordum. Yemekte benden başka, Ordu İstihkam şubesi Müdürü bulunuyordu. Komutan devamlı soruyordu. Yanıtlarımı da dikkatle dinliyordu. Kıbrıs'ta, 1. harekatın devamınca kullanılan ve yapılması kaçınılmaz olan 2. harekatın gerektirdiği ulaşım (lojistik) yapılarının, yapım seyrini, birinci ağız-dan dinlemek üzere çağrıldığımı anladım Yemeğimiz son bulduğunda, kahveler içildikten sonra; - "Savaşta, ikmal, başarının ön şartıdır" diyerek, komu-tan ayağa kalktı. Bana da; 

- "Yorgunsun, biraz uyu, sabah beşte, kurye uçağı ile adaya dönüyorsun" dedi. Vedalaştık. Odama çekildiğimde 14 Ağustos 1974 günü saat 02'yi biraz geçmişti. Duş aldım. Sırtımı yatağa, başımı yastığa koyduğum anda uyumuşum. Saat 04'e ayarlı alarmdan biraz önce uyandım. Duş alırken alarm çaldı. Giyindim. Karargah merkezine indim. Karargahın tüm ışıkları yanıyordu ve herkes ayaktaydı. Olağanüstü bu durumun nedenini bir az sonra öğrendim. Saat 04'ten itibaren adaya uçuşlar durdurulmuştu. Saat 06'da 2. harekat başlayacaktı. Benim adaya dönmem isteniyordu. Özel bir emirle bir helikopter hazırlandı, kan, plazma ve tıp malzemeleri yüklendi. Pilot ve yardımcısının arka ortasında kalan boşluğa da ben sıkıştım. Saat 05'te havalandık. Sabahın alaca karanlığında Akdeniz'i alçak uçuşla geçerek 06'da Girne Sahra has-tanesinin yanındaki alana indik. Gönyeli'den eski mücahit, savaşta gönüllü olarak görev yapan iş adamı Ali, beni bir askeri araçla orada bekliyordu. 




Harekat başlamıştı. Doğru Beşparmak Dağlarındaki Boğaz mevkiinde bulunan komuta merkezine gittik. Birkaç saat sonra, Lefkoşa-Magosa yolunun güneyindeki Meriç Türk köyünün yanında bulunan, Il. Dünya savaşından kalma Timbu adıyla anılan eski ve harap hava meydanının ele geçirilmesi planlanmıştı. Bu meydanın yeniden kullanılır hale getirilmesi görevi bize verilmişti. Ali ile birlikte, oraya doğru ilerleyen birliklerin ardına takıldık. Birlikler, Rumların güneye çekilmesine zaman tanımak amacıyla ola-bildiğince ağır ilerliyorlardı. Çekilmekte olanlar bekleniyor, yalnızca silahlı direnenlerle savaşılıyordu. Bu harekat, önce insan olduğunu hiçbir zaman unutmamış olan şair Başbakan Ecevit'in kişiliğinin, şimdiye dek dünyada görülmemiş bir tarzda yansımasıdır. 


Kin ve intikam güdüsünden arınmış bu harekatın adının "Barış Harekatı" olarak tanımlanmasını batılılar anlayamamışlardı. Çünkü onlar din ayrıcalıkları nedeniyle Haçlı 
Savaşlarını, ulusal köken ayrıcalıkları nedeniyle Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarındaki, nefret, kin ve intikam güdülerinden gayrisini bilemiyorlardı. Yaklaşık saat 14 civarında, havaalanına ulaştığımızda çatışma devam ediyordu. Yarım saat sonra, meydanın denetiminin ele geçirildiği bildirildiğinde, bize ulaşan yardımcı ekip ile birlikte doğruca pist, apron ve taksirutların durum tespiti çalışmalarına başladığımızda, meydanın güneyinde hala çatışıllyordu. Bu arada pistin onarım çalışmasının hazırlıklarına başlandı. Sonraları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başbakanı ve Milli Meclis başkanı olarak görev yapacak olan Hakkı Hatun da, bereberinde getirdiği Kıbrıslı teknik ekiple, bir saat sonra alana ulaşarak çalışmalara katıldı. Saat 18'de tamamlayabildiğim ön bilgiler ile yazdığım rapor, kurye helikopteri ile Adana'ya ulaştırıldı. Bu rapor, Ankara Radyosu'nun saat 21'deki ana haber bülteninde Ulaştırma Bakanı Ferda Güley tarafından okundu. Bakanın açıklamalarını, deneme yayını yapmakta olan Ankara televizyonu da görüntülü olarak yayınladı. Saat 21:30'da Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı Rauf Denktaş, beni Saray Otel'den telefonla aradı. Tüm çalışanlara teşekkür ediyordu. Olağanüstü bir çalışma hızıyla onarılan bu alan, on gün sonra uçuşa açıldı. Günümüzde şehit Pilot Binbaşı Fethi Ercan'ın anısına "Ercan Havaalanı" tanımıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin hava ulaşımına hizmet veriyor. 

---------------------------------------------------------------------------------------------

DOĞAN KARTAY: 1932 Izmir-Karşıyaka doğumludur. 1952 yılında Karşıyaka Lisesini bitirdi. 1952-53 yıllarında, yedek subay olarak Sivas Kangal yöresinde görev yaparken, Kangallar ile tanıştı ve kaynaştı. Terhisten sonra i T.Ü.'de Mühendislik eğitimini tamamladı. Elli yılı aşkın çalışma yaşamında Anadolu'da 35 yıl çalıştı. Deneyimli Havaalanı Mühendisi olarak tanınıyor. Sivas-Kangal yöresinde 1963-65 ve 1978-80 yılları arasında mühendislik hizmeti verdi ve yaşamı boyunca Kangallarla dostluğunu sürdürdü. Şantiyelerinde Kangal besledi ve üretti. 1974 Kıbrıs Barış Harekatına katıldı. Savaşın lojistik yapılarını planladı ve yaptırdı. Türk Silahlı Kuvvetleri Kahramanlık ve Üstün Hizmet madalyası, gazi kimliği ve gazi maaşı ile onurlandırıldı. Bayındırlık Bakanlığı'nda Bölge Müdürü, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nda Daire Başkanı, inşaat şirketlerinde genel müdür olarak görev yaptı. 1980 yılında emekli oldu. 1996 yılına kadar serbest çalıştı ve sonra da mesleği ile vedalaştı. 1990 yılından sonra İzmir-Manisa il sınırındaki, bin metre yükseltide olan Gökçeler köyündeki çiftliğinde, yüzlerce Kangal, onlarca Karayaka ve Akbaş üretti. 2006 yılında Keskinoğlu firmasının ana sponsor olmasıyla, Manisa'nın Akhisar ilçesinde kurulan merkezde çalışmalarını sürdürüyor. Ankara, İstanbul, İzmir, Akhisar, Eskişehir ve Sivrihisar merkezli "Türk Çoban Köpeklerini koruma, araştırma, geliştirme ve tanıtma derneklerinin kuruluşuna öncü oldu. Amacı, dünyadaki tüm Kangal, Karabaş, Akbaş ve Anadolu çoban köpekleri derneklerini bir federasyon altında toplamaktır. 2002 yılında Kangal ilçesinin onursal hemşehriliği ile onurlandırıldı. 2005 yılında Kangal ve 2010 yılında Akbaş etkinliğine onursal başkan seçildi. "Bozkırın Gözcüsü Kangal" adlı kitabı (Kültür Bakanlığı yayını), "Türk Çoban Köpeği KANGAL", "Türk Çoban Köpeği AKBAŞ" ve "Türk izci Köpeği ZAĞAR" kitapları yayınlandı. "Türk Güreş Devesi ANADOLU TÜLÜ'sü" ve "Kangallarla Elli Yıl" tanımlı öykü kitapları yayına hazırlanıyor. 




Bir Kıbrıs Gazisi, Doğan Kartay








Harita, Gazete ve Afişlerle Kıbrıs Barış Harekatı

Kıbrıs Barış Harekatı Haritaları

Lefkoşa'nın Kuşatılması ve Alınması
Kıbrıs Barış Harekatı Haritası


Kıbrıs Barış Harekatı Gazete / Basın Haberleri 



Kıbrıs Barış Harekatı Gazete Haberi











Kıbrıs Barış Harekatı Afişleri





Kıbrıs Barış Harekatı'ndan bir kaç fotoğraf





Bir Amerikalı’nın gözünden; Türkler Nasıl Savaşır?


Emekli Yarbay Anthony Herbert, Amerika’nın en tanınmış savaş kahramanlarından birisidir. Kore Savaşı patlak verdiğinde, orduya katılmılştır. Kunuri’de ilk büyük Çin taarruzu sırasında geri çekilen kendi birliği tarafından, Türk Tugayı’na irtibat görevlisi olarak verilmiştir. Kuşatılan ve yokolma tehlikesiyle karşılaşan Türk birliğiyle beraber kuşatmayı yarmak için mücadele etmiştir. Kunuri’de Türk askeriyle birlikte verdiği mücadeleden ötürü, sonradan Türk Ordusu tarafından madalya ile ödüllendirilmiştir. Kore Savaşı’nı, savaşın en çok madalya kazanan askeri olarak tamamlamıştır. Vietnam Savaşı’nda da görev almış ve Yarbay rütbesine yükselerek tabur komutanı olmuştur. Vietnam Savaşı sırasında gösterdiği başarılarla adı Amerikan halkı tarafından daha fazla duyulmuş ve bir savaş kahramanı haline gelmiştir. 1973 yılında Soldier isimli kitabında anılarını anlatmış ve anılarında Amerikan Ordusu’nun Vietnam’da işlediği insanlık suçlarından bahsetmiştir. Anılarıyla birçok Amerikalı’nın tepkisini çekmiş olsa da, o bugün hala bir kahraman olarak anılır.

İşte, parlak bir askeri kariyere sahip olan Herbert, henüz genç bir askerken, 1950 yılının soğuk bir Kasım günü, Kunuri bölgesinde etrafı kuşatılmış bir Türk bölüğüyle birlikte yaşadıklarını anılarında anlatmıştır. Aşağıda anlatılanlar, “Türk askeri nasıl savaşır?” sorusuna, bir Amerikalı’nın verdiği cevaptır.

Türkler bir bölük kadardılar. Bulunduğumuz tepe üzerine mevzilerimizi hazırladık ve gelecek emirleri beklemeye koyulduk. Ben Türkçe bilmiyordum ve onlardan da İngilizce konuşan kimse yoktu. Böylece sessiz ve soğuk bir gece geçirdik. Ertesi sabah kendimizi Çinliler tarafından kuşatılmış halde bulduk. Gergindim. Hiç savaş tecrübesi olmayan bir birlikle beraberdim ve onlarla konuşamıyordum. Onlar ise daha mutlu olamazlardı. Oturup piknik yaptılar. Ne tarafa baksalar, düşman vardı. Hangi tarafa ateş etseler Çinlileri öldürebilirlerdi. Onlar da, tüm sabahı Çinlileri öldürerek geçirdiler. Ben ise, bir kenarda oturmuş, buradan nasıl çıkacağımızın planlarını yapıyordum. Güneş yükseldiğinde herkesin cephanesi iyice azalmıştı ama Türkler yine de inanılmaz derecede sakindiler. Bir avcı zinciri oluşturdular, süngülerini taktılar ve sırıtarak yüzlerini kuzeye döndüler. Döndükleri yönü gördüm ve anında anladım ki, gitmek istediğim yön orası değildi. Ayağa fırladım ve yumruğumu güneye doğru savurmaya başladım. Türklerin oluşturduğu muharebe hattı güneye doğru çark etti ve birden kendimi tüm Kore Savaşı içerisinde gördüğüm en mükemmel eski usül süngü hücumunun içinde buldum. Buradan şu dersi çıkardım: Türkler asla tuzağa düşürülemez. Başı belada olan kişiler, onları kuşatanlardır. O gün, onları süngülerini kullanırken görmek ilham vericiydi. Onlar birer dervişti. Sıradışı bir teknikleri vardı ve bize Fort Benning’de (Amerikan Piyade Okulu) öğrettikleri gibi değildi. Düşmanın üzerine atlıyorlar, süngüyü düşmanın karnına sokuyorlar, etraflarında dönüyor ve tüfeğin kabzasına sol elleriyle bastırarak düşmanın bağırsaklarını deşiyorlardı. O güne dair, en canlı şekilde hatırladığım şey ise, o hücumu izlerken Tanrı’ya veya Birleşmiş Milletler’e veya Türkler’in bizim yanımızda savaşmasına sebep olan her kimse, o kişiye karşı duyduğum minnet duygusudur.

Anthony Herbert – Soldier

Türkiye’nin İlk Uçak Fabrikası; TOMTAŞ



Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, Türk Hava Kuvvetleri yalnızca 3 bölükten ibaretti. Bölükler İzmir, Afyon ve Bandırma’da idi. Bir Deniz Hava Bölüğü de İzmir’de bulunuyordu. Havacılık alanında yaşanan gelişmelerin oldukça gerisinde kalmıştık. 1. Dünya Savaşı sırasında tüm dünyada 165.000 (yüz altmış beş bin) uçak üretilirken, Osmanlı Devleti’nin envanterine topu topu 300, Alman Paşa Bölükleri de dahil edilirse 450 uçak girmişti.

Bağımsızlığını kazanan genç Türk Cumhuriyeti’nin egemenliğini sürdürebilmesi ve düşman gözleri ülkeden uzak tutması için güçlü bir hava kuvvetine sahip olması mutlak bir zorunluluktu. Cumhuriyet’i kuran önderler ve aydın kesim gerek 1. Dünya Savaşı, gerekse Milli Mücadele sırasında bu gerçeği görmüşlerdi. Atatürk, “İstikbal göklerdedir. Göklerini koruyamayan uluslar, yarınlarından asla emin olamazlar!” sözüyle bu gerçeğin altını çiziyordu. Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda gerek askeri ve gerekse sivil havacılığa Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak büyük önem verilmeye başladı. Bunun ilk adımı, gerekli personelin eğitim için yabancı ülkelere gönderilmesi, yabancı ülkelerden öğretmen getirilmesi ve modern uçaklar satın alınmasıydı. Bir sonraki adım ise 16 Şubat 1925 tarihinde kurulan “Türk Tayyare Cemiyeti” oldu. Başlıca gelir kaynakları Tayyare Piyangosu (bugünkü Milli Piyango), zekat, fitre ve kurban derileri, çeşitli imtiyazlar ve Türk halkının yaptığı bağışlar olan Türk Tayyare Cemiyeti yalnızca üç ay içinde yurt genelinde 100 şube açtı. Yapılan bağışlarla orduya kazandırılan uçak sayısı 1936’da 300’ü geçecekti.

Ne var ki tüm bu gelişmeler yine de yetersizdi. Güçlü ve bağımsız bir devlet olmak, ayakları yere basan bir dış politika yürütmek için güçlü bir orduya sahip olmak; güçlü bir orduya sahip olmak için ise ulusal bir savaş sanayine sahip olmak gerektiğini Atatürk çok iyi özümsemişti. Kendi silah sanayini geliştirmeyen bir ülke, diğer ülkelerin insafına kalmış demekti. Bu düşünceyi Atatürk’ün, “Fakat aynı zamanda sanayimizi de güzelleştirmek, geliştirmek zorundayız. Eğer sanayi konusunda hoş görür olmaya devam edersek, endüstri ürünleri yönünden, yine dış ülkelere haraç vermek zorunda kalırız” sözlerinde çok rahat görebiliriz.



Birinci Dünya Savaşı’nın sonucu, Almanya açısından tam bir felaket olmuştu. Tüm pazarlarını kaybettiği yetmiyormuş gibi, bir de ABD, İngiltere ve Fransa gibi diğer emperyalist ülkelerin sırtına yüklediği ağır antlaşma şartlarının zorluklarıyla boğuşuyordu. 28 Haziran 1919’da Paris’te imzalanan Versay Barış Antlaşması şartlarına göre zorunlu askerlik kaldırılmış ve Alman ordusunun mevcudu 100.000 asker ile sınırlandırılmıştı. Üstelik Almanya’nın denizaltı ve savaş uçağı üretimi de yasaklanmıştı. Almanya’ya yalnızca motor gücü 180 beygiri aşmayan ve ancak eğitim ya da sivil amaçlı uçak üretme izni verilmişti.

Savaştan önce dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Almanya’nın büyük silah şirketleri, şimdi Versay Antlaşması ile bağlandıkları bu zincirden bir şekilde kurtulmanın yolunu aramaya başlamışlardı. Antlaşma koşulları gereği artık Almanya’da üretim yapamazlardı. O halde geriye kalan tek çözüm, üretimlerini yurtdışında sürdürebilecekleri ülkeler bulmaktı. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın müttefiki olan Türkiye, bunun için en uygun adaylardandı.



Türkiye’nin İlk Uçak Fabrikası Kuruluyor

TOMTAŞ - Kayseri Tayyare Fabrikası Almanya’nın ünlü uçak üreticisi Junkers de (Junkers Flugzeug und Motorenwerke AG) dış ülkelerde üretim yapma olanaklarını araştıran büyük Alman silah şirketlerinden biriydi. 1895 yılında Hugo Junkers tarafından gazla çalışan cihazlar üretmek amacıyla kurulan Junkers, 1912 yılında ilk aerodinamik tünelini kurarak havacılık çalışmalarına başlamıştı. Şirketin adının duyulmasını sağlayan ise 1915 yılında düralümin denilen bir malzeme kullanarak tamamen metalden yapılan ilk uçak olan J1’i geliştirmesiydi. Savaş uçakları konusunda büyük bir bilgi birikimi ve deneyimli kadroları vardı. Şimdi ise bu bilgi birikimini korumak, yetişmiş kadrolarını işler halde tutabilmek için var gücüyle diğer ülkelerde yatırım yapmanın yollarını arıyordu. Junkers’de gereken teknoloji, Türkiye’de ise anlaşmalarla kısıtlanmamış bir hükümet vardı. Bu yüzden, kendi ulusal uçak sanayini kurmak isteyen Türk hükümeti ile Junkers’in ilişki kurması fazla uzun sürmedi.

1925 yılının Mart ayında Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi olarak atanan Kemaleddin Sami Bey, Ankara hükümetinin bir uçak fabrikası kurma arzusunda olduğunu bildiğinden Alman firmalarında incelemelerde bulunuyordu. Bu kapsamda Junkers fabrikasını da gezmiş ve izlenimlerini içeren ayrıntılı bir raporu Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Bayındırlık Bakanlığı’na iletmişti. Raporunda Junkers’in üretim kapasitesi ve teknik yeterliliği konularında bilgi veriyor ve firmanın Türkiye’de bir uçak fabrikası kurmak için oldukça istekli olduğunu belirtiyordu.



Junkers ile yapılan görüşmeler kısa sürede olumlu sonuçlanmış, 15 Ağustos 1925 tarihinde Türk hükümeti ve Junkers temsilcileri arasında Türkiye’de kurulacak fabrikanın sözleşmesi imzalanmıştı. Kurulacak şirketin sermayesi 3.000.361 TL (7 Milyon Mark) olacak ve taraflar arasında eşit olarak paylaşılacaktı. Türkiye’nin payına düşen miktar birkaç yıllık periyotta düzenli aralılarla ödenecekti. Fabrika üretime başlayana kadar geçecek sürede Türkiye’nin gereksinim duyacağı uçaklar Almanya’dan satın alınacaktı. Junkers’e de patent bedeli olarak 4 milyon mark ödeme yapılacaktı. Türk hükümetinin o dönemki bütçesinin 100 milyon lira olduğu düşünülecek olursa, kendi payına düşen yaklaşık 1.5 milyon liranın ne derece büyük bir meblağ olduğu ve bu işi ne derece ciddiye aldığını göstermeye yeter.

Sözleşme uyarınca Junkers ve Türk Hava Kurumu’nun ortağı olduğu şirketin adı TOMTAŞ (Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi) olarak belirlendi. Şirketin 125.000 TL’lik ilk sermayesi de Türk Hava Kurumu tarafından karşılandı. Fabrikanın yılda 250 uçak üretmesi hedefleniyordu.

İmzalar atılmış, sözleşme yapılmış sıra fabrikanın kurulacağı yeri belirlemeye gelmişti. Türk hükümetinin tercihi Kayseri olmuştu. Bunun başlıca nedeni, Milli Mücadele’den alınan derslerdi. Milli Mücadele sırasında Batı bölgelerinde bulunan sanayi ve askeri tesisler Yunanlılar tarafından kısa sürede işgal edilivermişti. Oysa Kayseri, Anadolu’nun içerisinde stratejik bir bölgede bulunuyordu. Herhangi bir savaş durumunda düşmanın etrafı dağlarla çevrili bir ovadaki Kayseri’yi ve dolayısıyla TOMTAŞ’ı ele geçirebilmesi ya da bombalayarak zarar vermesi diğer yerlere göre çok daha zordu. Seçimin Kayseri olmasının ana nedeni, fabrikanın güvenliğini mümkün olduğunca üst düzeyde tutmaktı. Ayrıca Eskişehir’e de bir tesis kurulacaktı. Bu tesisin görevi ise uçakların ufak onarımları ve bakımları olacaktı.

Fabrikanın inşa çalışmalarına kısa sürede başlandı. O tarihte demiryolu henüz Kayseri’ye ulaşmadığından, fabrika için gereken malzemeler Almanya’dan deniz yolu ile İskenderun’a getiriliyor, oradan trenle Ulukışla’ya ve oradan da develer ve kağnılar ile Kayseri’ye ulaştırılıyordu. Junkers fabrikayı iki aşamada tamamlamayı taaddüt etmişti. Buna göre fabrika 1926 sonbaharında onarım yapabilecek duruma gelecek, 1927 yılında ise uçak üretimine başlayacaktı.

İnşa çalışmalarının ilk aşaması söz verilen tarihte bitirildi. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey ve Milli Savunma Bakanı Recep Peker’in de katıldığı resmi törenle TOMTAŞ 6 Ekim 1926’da açıldı. Toplam 6 hangardan oluşan ve 500 Kw’lık bir güç santrali kurulan fabrikanın ilk aşamasında 50 Türk ve 120 Alman işçi çalışıyordu. Fabrikada çalışacak Türk personel daha önce gruplar halinde Almanya’ya gönderilerek gerekli eğitimi almışlardı.

TOMTAŞ: Türkiye'nin ilk uçak fabrikası neden kapandı?


TOMTAŞ çok büyük beklentilerle kurulmuştu ama bir süre sonra sorunlar baş göstermeye başladı. Junkers ekonomik sıkıntı içindeydi, anlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanıyordu. Türkiye’den önce Sovyetler Birliği’nde de bir uçak fabrikası kurmuş, fakat buradaki fabrikanın maliyeti ilk hesaplamalarının çok üzerine çıkınca finansal durumu giderek kötüleşmişti. Ayrıca fabrikada çalışan Alman işçilere, Türk işçilerden daha fazla ücret verilmesi huzursuzluklara yol açmış, bu durum Ankara hükümetini oldukça rahatsız etmişti.

Diğer yandan TOMTAŞ’taki sıkıntının bir diğer kaynağı, daha fabrika kurulmadan önce, TOMTAŞ’ın hedeflenen biçimde üretime geçmesi durumunda işlerinin bozulacağını anlayan yabancı firmaların ortalığı bulandırma çabalarıdır. O yıllarda Türk Hava Kuvvetleri envanterinin çoğunluğu Fransız ve Çek firmalarının uçaklarından oluşmaktadır ama şimdi ellerindeki bu pazar Almanlara geçmek üzeredir.

Junkers ile anlaşma imzalanmadan önce bile Bakanlar Kurulu’nda Almanya ve Fransa yanlıları arasında tartışmalar yaşanmıştı. Fransa yanlıları, uçak fabrikası sözleşmesinin Compagnie Franco-Roumaine’ye verilmesi için yoğun kulis çalışması yapmışlardı. Onlara göre Fransız firmasının Türkiye’ye sunduğu teklif çok daha iyiydi. Almanların sadakatsiz olduğunu ima ediliyor, Türkiye’nin çıkarlarının Berlin yerine Paris’te olduğunu dile getiriliyordu.

Fransızlar da dedikodu mekanizmasını kullanarak ortamı iyice kızıştırmaktadır: Junkers’in uçakları çok pahalıdır, oysa Fransızların elinde TOMTAŞ’ta yapılan bakım maliyetinin altına satın alınabilecek uçaklar bulunmaktadır! Aslında yoktur ama TOMTAŞ’ın pazar payı kazanmasını istemediklerinden zararı göze alarak Türkiye’ye maliyetinin altında uçak satarlar.

Sonuçta Junkers, 3 Mayıs 1928’de 520.000 Lira karşılığında tüm haklarından vazgeçerek hisselerini Türk Hava Kurumu’na devreder ve ortaklıktan ayrılır. Fabrika 1929 yılı boyunca kapalı kalmasına karşın bakım ve onarım işlerini sürdürür. 1931 yılında tamamen Milli Savunma Bakanlığı’na devredilen fabrika, Kayseri Tayyare Fabrikası adıyla yeniden açılır. Ertesi yıl uçak üretimi için ilk anlaşmasını Amerikan The Curtiss Aeroplane and Motor Company Inc. ile yapan Kayseri Tayyare Fabrikası kapanana kadar çeşitli Amerikan, Alman, İngiliz ve Polonya uçakları üretir. Fabrikanın ürettiği son uçaklar ise İngilizlerden alınan lisans altında üretilen Miles Magister tipi eğitim uçakları olur.

TOMTAŞ olarak başlayan ve Kayseri Tayyare Fabrikası olarak devam eden süreçte, 6 Ekim 1926’daki açılışından itibaren TOMTAŞ’ın ürettiği ve montajını yaptığı uçakların sayısı ve modelleri şunlardır:

30 Adet A-20 L montajı,
3 adet F-13
24 adet Hawk II
8 Adet Fledgling 2C1
43 adet Gotha 145 A
4 adet P.Z.L.-24 A
21 adet P-24 G
27 planör (11 adet US-4, 11 adet PS-2 ve 5 adet G-9)


İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Amerikan Marshall yardımları kapsamında Türkiye’ye bol miktarda ABD uçağı girmesi ile birlikte Türkiye üretmek yerine satın almayı benimseyince fabrikada artık üretim yapılmaz. Hazıra alıştırılan Türkiye’nin uçak üretimi konusunda kazandığı deneyimler de bir çırpıda heba edilir. Kayseri Tayyare Fabrikası’nın tesisleri, uçak bakım ve onarımı amacıyla 1950’de Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi olur.

Oysa Türkiye’den hemen önce Sovyetler Birliği’nde Junkers tarafından kurulan fabrika heba edilmemiş, Ruslar bu fabrikayı daha da geliştirerek Sovyet hava sanayinin temelini atmışlardır. Kubishev’de kurulan bu fabrika, Mig ve Tupolev gibi havacılık tarihinin efsanelerin doğum yeri olacak, Junkers mühendislerinin geliştirdiği jet motorları Sovyet/Rus teknolojisinin temelini oluşturacaktı. Türkiye’nin Amerikan yardımlarına alıştırılıp üretimden vazgeçmesi, TOMTAŞ’ın yaşatılamaması büyük bir kayıp ve başarısızlıktır.

Atatürk İnönü'yü Başbakanlık'tan niçin aldı?




Kurtuluş savaşının iki önemli komutanı Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa cumhuriyetin ilanı ile devlet yönetiminde Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak görev aldılar. 1937 yılına kadarki beraber yönetimleri sırasında çoğu zaman uyum içerisinde olmuşlarsa da özellikle son senelerde aralarında önemli anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Anlaşmazlığın en önemli sebebi ise Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan Atatürk’ün hükümet işlerine müdahaleleriydi. 

İlk kriz Maliye Bakanının görevden alınması 

Atatürk ile İnönü arasına iç siyasi konularda bir düşünce farklılığı yoktu. Ancak Atatürk devletçi ekonomik yapının özel sektörün gelişimine engel olmasına karşıydı. Aralarındaki ilk çatışma da bu konu sebebiyle yaşandı. 1932 yılında özel sektörün bir kağıt fabrikası kurma girişimi İktisat vekaletince ( maliye bakanlığı) engellenmeye çalışılınca Atatürk, Maliye Bakanı Mustafa Şeref Özkan’ın istifasını istedi ve yerine özel sektör tarafından tasvip edilen İş Bankası genel müdürü Celal Bayar’ı atadı. Bu müdahale ile hükümetin ekonomi politikası dar devletçi bir ekonomiden karma ekonomiye doğru kaymaya başladı.  Atatürk böylece hükümetin ekonomi politikasına doğrudan müdahale etmiş oluyordu. 

Bir diğer konu ise Maarif Vekilinin ( eğitim bakanı )  değiştirilmesi teklifi oldu. Cumhurbaşkanı Atatürk Maarif Vekili olan yaşı hayli ilerlemiş Esat Bey’in yerine reformları daha hızlı bir şekilde uygulayabilecek genç birinin geçmesini uygun görmüştü. Hatta bu fikri Esat Bey’e de açmıştı. Esat Bey de kendisinin yorulduğunu söylemiş ve yerine Reşit Galib’in getirilmesi tavsiyesinde bulunmuştu. Bu görüşmenin ardından Atatürk durumu İsmet İnönü’ye bir telgrafla bildirmiş ve onun da fikrini sormuştu. Ancak İnönü cevap olarak gönderdiği telgrafta “ gece yarısı gaflet uykusundan uyandırılarak kabinede değişik yapılmak istendiği haberini alan bir başvekilin, bu hususta ileri süreceği mütalaadan nasıl bir fikir selameti beklenebilir ki?’ tarzında ifadeler kullanmıştı. İnönü maliye bakanlığının ardından yapılmak istenen bu değişimi kendi başbakanlık otoritesinin zayıflatılması olarak görüyor ve karşı çıkıyordu. 

Atatürk Hatay’ı istiyor 

Atatürk ile İnönü arasında iç politik konularda yaşanan bu anlaşmazlıkların benzerleri dış politikada da yaşandı. Uluslararası siyasetin durağanlıktan çıkıp da hareketli bir hal aldığı yani II.Dünya savaşının ayak seslerinin duyulduğu, bloklaşmaların başladığı yıllarda Atatürk ile İnönü arasında görüş ayrılıkları yaşandı. Bunlardan ilki Hatay meselesiydi. 1937 yılına gelindiğinde Fransa mandaterlikle yönettiği Suriye’ye bir takım hükümranlık hakları vermeye başlamıştı. Atatürk de bu durumdan faydalanarak Lozan Antlaşması ile Fransa’ya bırakılan Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması için çalışmaların yapılmasını istiyor ve Fransa ile bu konuyu müzakere etmek gerektiğini düşünüyordu. Ancak başta Başbakan İnönü olmak üzere hükümet üyelerinin büyük bir kısmı böyle bir çalışmanın Fransa- Türkiye ilişkilerini bozacağını ve bundan kaçınılması gerektiği kanaatindeydi. 

Başbakan İnönü, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve birkaç milletvekilinin bulunduğu bir toplantıda Atatürk, Hatay meselesi ile ilgili fikrini açık olarak ifade ederek konuyu tartışmaya açtı. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras da uluslararası şartların böyle bir müzakere için müsait olduğunu söyleyince Atatürk, Tevfik Rüştü Aras’a bir memorandum hazırlanarak Fransa’ya bildirilmesini ve aynı zamanda Fransız elçisinin de çağırılarak kendisine durumun öneminin vurgulanmasını emretti. Bir pazar günü yaşanan bu gelişmelerin üzerinden on saat geçmemişti ki Fransa, Türkiye ile bu konuyu görüşmeye hazır olduğunu bildirdi. Türkiye’nin tezi çizgisinde görüşmeler yapılacaktı. 

Ancak İnönü durumdan memnun değildi. Bu müzakerelerin Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkilerin bozulmasına ve hatta savaşa sebep olabilecek bir sorun haline gelebileceğinden kuşku duyuyordu. İlk anda alınan bu neticenin ardından bu kez de İnönü ile Atatürk arasında müzakerelerin nasıl bir yöntemle yapılacağı yönünde ayrılık baş gösterdi.  İnönü yumuşak bir müzakere olması gerektiğini savunurken Atatürk’ün ‘netice alıcı’, kesin müzakere isteği Dışişleri Bakanlığını büyük bir açmaza sürüklüyordu. İnönü’nün bakanlarından Şükrü Saraçoğlu’nun “ Bir Hatay için savaşı göze almak, Fransa’yı karşımıza çekmek,ne demek ? Bizim nüfusumuz her yıl Hatay ölçüsünde zaten büyüyor”  sözleri o günlerde Ankara’nın  atmosferini göstermekteydi. 

Bardağı taşıran olay: Niyon konferansı 

Atatürk ile İnönü arasındaki siyasi ilişkileri koparan, bardağı taşıran damla ise Niyon konferansı sırasında yaşananlar oldu. İspanyanın iç savaş yaşadığı günlerde Akdeniz’de kimlerin olduğu bilinmeyen denizaltılar dolaşmaktaydı. İngilizler bu denizaltılara birlikte müdahalede bulunmak gerektiğinden hareketle Niyon da bir konferans topladılar. Toplantıya Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras katıldı. Görüşmelerin ardından yapılan Antlaşmanın son maddesinde “ Fransa ve İngiltere devletleri Akdeniz’deki denizaltı korsanlığını önlemek için gerektiğinde Türkiye’den kuvvet yardımı isteyecekler”  şeklinde bir ifade bulunmaktaydı. Atatürk bu madde ile İngiltere ve Fransa’nın Türkiye’yi eşit büyük bir devlet saydığını, yapılacak bir müdahalede ise bizim güçlü olmayan gemilerimize ihtiyaç duymayacaklarını düşünmekteydi. Bundan dolayı da konferanstaki Tevfik Rüştü Aras’a antlaşmayı imzalaması yönünde bir telgraf gönderdi. Atatürk’ün dışişleri bakanı ile doğrudan yaptığı bu görüşmelerden haberi olmayan hükümetin ise konuya bakışı farklıydı. Başbakan  İnönü bu maddenin Türkiye’yi ileride güç duruma sokabileceği endişesi içindeydi ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a antlaşmayı imzalamaması yönünde bir telgraf gönderdi. Böylece Tevfik Rüştü Aras biri hükümetten biri cumhurbaşkanından gelen birbirine zıt iki telgraf ile baş başa kalmıştı. Yaşanan bu gelişmelerin ardından üç gün sonra hükümet Tevfik Rüştü Aras’a yeni bir telgraf göndererek antlaşmanın onaylanması talimatını verdi. Böylece bu  konuda da Atatürk’ün dediği olmuştu. 

İnönü: Emirlerinizi sofradan mı alacağız ? 

Antlaşmanın imzalandığı günlerde meclis tatildeydi. Antlaşmanın onaylanması için TBMM olağanüstü toplantıya çağrıldı. Atatürk de toplantıya katılmak için İstanbul’dan Ankara’ya hareket etti. Atatürk’ün iç politikadan sonra dış politikaya da sürekli bir şekilde karışmaya başlaması Başbakan İsmet İnönü’nün sabrını taşırmıştı. Atatürk’ün de katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısının daha ilk dakikalarında İnönü’nün “ Ne oldu Paşam size?.. Eskiden böyle değildiniz?..Artık emirlerinizi hep sofradan mı alacağız?..Aramıza  Kara Tahsinler giriyor, konuşmamıza meydan vermiyorlar. Ne olacak bunun sonu?.. şeklindeki şok sözleri ile toplantı başlamadan bitti. Bu olay  24 yıldır ülke yönetiminde beraber çalışmış olan iki liderin de siyasi ilişkisinin bittiğini gösteriyordu. Atatürk tren ile İstanbul’a dönerken İnönü’yü de yanına çağırdı. Kompartımandaki görüşmede Atatürk “ görev arkadaşlığımız bitmiştir, ama dostluğumuz devam edecek.’ diyerek aldığı kararı İnönü’ye bildirdi.


Kaynaklar : Falih Rıfkı Atay, Çankaya
                    Yakup Kadri Karaosmanoğlu,Politikada 45 yıl
                    İsmet Bozdağ,Bitmeyen Kavga

Yakın Tarihin Şüpheli Ölümleri



17 Şubat 1992: Star TV’nin Yayın Koordinatörü Yekta Okur, Merter’den Mecidiyeköy’e giderken Unkapanı köprüsü üzerinde trafik kayıtlarına göre kaza sonucu öldü. Bir tanık aracın 34 F 1100 plakalı kamyon tarafından sıkıştırıldığını söyledi. Plaka araştırıldı, yıllar önce hurdaya çıkarılmış 1970 İnter marka bir kamyona ait çıktı.


5 Şubat 1993: Adnan Kahveci, şüpheli kaza sonucu hayatını kaybetti. Milliyet Gazetesi ölüm haberini ‘Mucize formülüyle öldü’ manşetiyle verdi. Çünkü ölümünden birkaç gün önce Milliyet’e ziyaret eden Kahveci şöyle demişti: ‘Bu formülü açıklayamam ANAP Genel Başkanlığı için en büyük kozum.’



3 Kasım 1996: Susurluk skandalı patladı. Erol Mütercimler, Aydınlık Dergisi’ne verdiği röportajda, ‘O kamyon o Mercedes’e çarpmasaydı asla İstanbul’a varamazdı’ dedi. Abdullah Çatlı’nın tüm sırlarını kaydettiği günlüğün de olduğu çanta hala kayıp. Haluk Kırcı, ‘O çanta bulunmadan Susurluk çözülemez’ dedi.



29 Ağustos 1997: Emekli MİT görevlisi Ertuğrul Berkman, Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar’a sık sık gidip gelmeye başladıktan hemen sonra Eskişehir-Bozhöyük arasındaki bir kazada hayatını kaybetti. Sağlar, Berkman’ın ölümünü şüpheli bulduğunu açıkladı.



9 Aralık 1997: Susurluk Komisyonu’nda çalışan, hakkında ‘MİT mensubu’ iddiaları çıkınca ayrılan emekli hakim Akman Akyürek, İstanbul’da aracını bir kamyonun sıkıştırması sonucu öldü. Kaza esnasında aracın hava yastıkları açılmadı. Baba Aziz Akyürek’in yorumu şöyle oldu: ‘Kazada kasıt var.’



Kasım 1998: Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar’ın aracı Ankara Gölbaşı’nda bir kamyon tarafından sıkıştırıldı. Şarampole yuvarlanan Sağlar, ölümden döndü. Aracın ön sol lastik bijonlarının bağlı olduğu metal disk koptu. Bilirkişi raporunda bu durum metal yorgunluğuna bağlandı. Firma ise ‘Bu durum beş binde bir ihtimaldir’ dedi.



6 Kasım 1999: Adı sıkça JİTEM’in kurucuları arasında geçen ve çevresinde ‘Yedi Bela’ lakabıyla bilinen emekli Tuğgeneral İsmet Yediyıldız, Trabzon’da geçirdiği trafik kazası sonucu öldü.



21 Kasım 1999: Susurluk’un arkasında P2 Mason locasının olduğunu sıkça vurgulayan Susurluk Komisyonu Üyesi Bedri İncetahtacı, Esenboğa havalimanına giderken şüpheli trafik kazası sonucu öldü.



27 Mart 2004: Şimdi Ergenekon şüphelisi olan İbrahim Şahin, Susurluk davasında yargılanırken hakime ‘konuşacağım’ dediği gün kaza geçirdi, doktor raporuna göre hafızasını kaybetti, Cumhurbaşkanı Sezer’in affına mazhar oldu. 



1 Temmuz 2001: Adı Telekulak skandalında geçen özel elektronik firma sahibi Cengiz Çelik, operasyondan kurtulmak için gittiği ABD’de Hürriyet’e konuştu: ‘Ağabeylerimin canı yanmasın diye dönmüyorum.’ Rahşan Affı’ndan yararlanıp yurda döndüğü gün Muğla yakınlarında trafik kazasında öldü.



29 Mayıs 2003: Abdullah Çatlı’nın ortaklarından olduğu iddia edilen ve Ülkücü camianın önemli isimlerinden Efraim Barut, MHP’li eski milletvekili Mehmet Irmak’ın cenaze törenine katılmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıktı, Gebze yakınlarında bir kamyondan araca düşen torba yüzünden kaza geçirip öldü.



2 Eylül 2003: Olay Vali Recep Yazıcıoğlu, Ankara Temelli yakınlarında şüpheli trafik kazasında hayatını kaybetti.



16 Temmuz 2004: Askeri amaçlı yeni kripto cihazını deneyen TÜBİTAK uzmanlarından M. Ercan Kuruoğlu, Gelibolu yakınlarında geçirdiği şüpheli kazada can verdi. Yanında hayatını kaybeden Yücel Kenter yüzbaşı rütbesinde subaydı.


Derleme:Şamil Tayyar

Enver Paşa, İngiliz İstihbaratı ile neler konuştu ?



Enver Paşa’nın Kurtuluş Savaşı sürerken İngilizler’le üç ayrı gizli görüşme yaptığı belgelendi. İngiliz istihbarat raporlarına göre, Türkiye’nin bağımsızlığının tanınması karşılığında İngiltere’ye Bolşevikler ile işbirliğinden vazgeçmeyi öneren Enver Paşa, ‘Anlaşma olursa Mustafa Kemal lider olabilir’ diyor.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucu önderi Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın dönemin İngiliz Savunma Bakanı Winston Churchill’in bilgisi dahilinde İngiliz İstihbarat Binbaşısı Ivor Hadley ile Berlin’de üç kez gizlice görüştüğü ortaya çıktı. İngiliz isthbarat raporlarına göre, 88 yıl önce yapılan görüşmelerde, Enver Paşa, İngiltere’ye açıkça Türkiye’nin bağımsızlığının tanınması için teklif götürüyor. Mustafa Kemal’in tekliften haberi olup olmadığı sorusuna ise Enver Paşa, ‘Aramız çok iyi. Benim altımda çalışabileceğini söyledi. Lider olabilir’ yanıtını veriyor.

ONUNLA ARAMIZ ÇOK İYİ

Türk Tarih Kurumu’nda yürütülen bir proje kapsamında 2004-2009 yılları arasında ABD, İngiltere ve Alman milli arşivlerinde incelemeler yapan Balıkesir Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Bülent Özdemir, İngiliz istihbarat raporlarına ulaşmayı başardı.

İngiltere Savaş Bakanlığı, belgeleri ve istihbarat raporlarının yer aldığı, ‘War Oficce’de incelemeler yapan Doç. Özdemir, Enver Paşa’nın İngiliz istihbarat subayı Ivor Hadley ile 6 Ocak 1920, 16 Ocak 1920 ve 24 Şubat 1920 tarihlerinde Berlin’de bir araya geldiğini ortaya çıkardı.

İstihbarat raporlarına göre, Enver Paşa, İngiliz subayın ‘Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Mustafa Kemal sizi ciddiye alacak mı’ sorusuna şu yanıtı veriyor: ‘Mustafa’yla aramız iyi. Mustafa, imkanlar dahilinde İngiltere ile anlaşabileceğini ve gerekirse benim altımda sıradan bir subay olarak çalışabileceğini söylüyor. Eğer bir anlaşma olacaksa İngiltere’nin Mustafa Kemal’i bir lider olarak tanımasında benim açımdan bir sakınca yoktur. Önemli değil, lider Mustafa Kemal olsun.’

MEÇHUL KADIN ARACI

İngiliz arşivlerine göre, ilk görüşme Enver Paşa’nın eşi Naciye Hanım ve 3 yaşındaki kızı Türkan’ı İngiltere üzerinden getirdiği Almanya’daki, ‘17 Knausstasse Grunewold-Berlin’ adresinde gerçekleşti. 6 Ocak 1920’de kimliği belirsiz bir kadın, İstihbarat Binbaşısı İvor Hadley’i, telefonla arayarak ‘Enver Paşa ile görüşmek ister misiniz?’ diye sordu. İstihbaratçı bu telefona, ‘O meşhur Enver Paşa mı?’ diye karşılık verip görüşmeyi kabul etti.

BiRiNCi GÖRÜŞME 6 OCAK 1920

Vatansever olduğunu söyleyerek işbirliği önerdi

İstihbarat Binbaşı Hadley, İngiliz Savaş Bakanlığı kayıtlarına da giren ilk görüşmeyi şöyle anlatıyor: ‘Enver Paşa söze bir vatansever olduğunu söyleyerek başladı. Savaşın kaybedildiğini, bir asker olarak bunu kabullendiğini ve Türkiye’nin gerçek dost olarak İngiltere’yi gördüğünü söyleyerek, gizli bir işbirliği teklif etti.’

Hadley, Enver Paşa’nın görüşmede kendisine, ‘Eğer Türkiye ile bir işbirliği yaparsanız İngiltere’nin Mısır’da ve diğer Müslüman doğu ülkelerinde (Özellikle Hindistan-Afganistan) yaşadığı sorunların çözümü konusunda bizzat çalışarak nüfuzunu kullanacağını, ve bu teklifin doğrudan Savunma Bakanı Wınston Churchill’e iletilmesini istediğini’ söylüyor. Binbaşı Hadley, ‘Londra’ya gidip bunları Churchill’e anlattım. O da o sırada Paris Barış Görüşmeleri’nde olan Başbakan Lord Crouzon’a gönderdi’ diye de ekliyor.

iKiNCi GÖRÜŞME 16 OCAK 1920


Enver Paşa ‘Profesör Ali’ takma adını kullanıyordu.

Hadley: Churcill’in bilgisiyle 16 Ocak 1920’de Berlin’deki adreste ‘Profesör Ali’ takma adını kullanan Enver Paşa ile ikinci kez görüştük. ‘Mustafa Kemal sizi ciddiye alacak mı?’ diye sordum.

Enver Paşa da ‘Mustafa, imkanlar dahilinde İngiltere ile anlaşabileceğini, gerekirse benim altımda sıradan bir subay olarak çalışabileceğini söylüyor. Anlaşma olacaksa İngiltere’nin Mustafa Kemal’i lider olarak tanımasında benim açımdan bir sakınca yoktur. Lider Mustafa Kemal olsun’ dedi.

ÜÇÜNCÜ GÖRÜŞME 24 ŞUBAT 1920

Bağımsız Türkiye’ye karşılık Bolşevikler

‘Enver Paşa, 24 Şubat 1920’de acil görüşme talebinde bulundu. Bu görüşmede Enver Paşa, anlaşma halinde;

1- Bolşevikler’in Kafkasya yoluyla İran’a kadar gitmesini engelleyeceğim.

2- Afganistan ve İran’da İngiliz karşıtlığının ortadan kalkması için çalışacağım.

3- Mısır’a belli oranda bağımsızlık verilirse, ‘Oradaki milliyetçilere İngiltere ile yakın ilişkide çalışın’ telkinlerinde bulunacağını söyledi. Enver Paşa, bunları tam bağımsız yeni bir Türkiye karşılığında yapabileceğini ifade etti.’

İNGİLİZLERE BLÖF YAPTI


Doç. Bülent Özdemir (Balıkesir Ünv.): Bütün bu gelişmeler, Enver Paşa’nın öncelikle İngiltere ile anlaşmak istediğini, Sovyet hükümeti ile yapacağı görüşmelerin daha çok B planı olduğunu ve yine Sovyet Rusya’nın opsiyonunu İngiltere’ye karşı bir blöf olarak kullandığını gösteriyor.

Mustafa Armağan (Tarihçi-yazar): Almanlar’la görüşmelerini biliyoruz. Ruslar’la görüşmeleri yayımlandı. Atatürk’le ilgili sözlerini açıkcası hiç duymamıştım.

Doç. Hakan Kırımlı (Bilkent Ünv.): Kesinlikle böyle bir görüşme olmuştur. Enver Paşa’nın o dönemdeki yazışmaları bağlamında bakılınca bu görüşme gerçektir.


Star Gazete