Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Roma'nın Korkusu Hannibal Barca

Hannibal ya da Anibal, M.Ö. 248 yılında, Kartaca’lı komutan ve devlet adamı Hamilcar Barca’nın oğlu olarak Kartaca’da dünyaya geldi. Hannibal, Ba’al’ın Kutsaması anlamına geliyordu. Üvey kardeşi Adil Hasdrubal ve kardeşleri Mago ve Hasdrubal’da döneminin etkili siyasi ve askeri figürleri arasında yer alıyordu.


Babasının gözetimi altında iyi bir eğitim gören Hannibal, daha küçük yaşlarda Roma’ya karşı savaşacağına dair babasına söz vermişti. Babasının Hispania’ya karşı verdiği savaş sırasında öldürülmesinin ardından abisi Hasdrubal’ın komutayı alması, Hannibal’ı abisinin altında emir komuta zincirine yerleştirdi. M.Ö. 221 yılında, Hasdrubal’ın suikaste kurban gitmesinin ardından onun yerine geçti.




Kartaca’yla alakalı bilgi bulunan kaynaklar, Romalı ve Yunanlı tarihçilerin çalışmalarından ibarettir. Kartacalıların papirüs kullanmaları ve papirüsün zaman içinde bozulması nediyle, Kartaca’yla ilgili yazılı kaynaklar günümüzde çok sınırlıdır. Antik Yunan ve Romalıların, Kartaca ile sürekli rekabet içinde olmasının nedeni Akdeniz ticareti’dir. Bu sebebten yazılı kaynakların önyargılı bir biçimde yazılmış olması muhtemeldir.

Kartacalı general Hamilcar Barca’ın oğlu olan Hannibal, henüz küçük yaşlarda olmasına rağmen babasının isteğiyle, Roma’ya karşı her zaman kin duyacağına dair babasına söz verdi. Bir süre sonra babasını kaybetti. Eniştesinin yardımı ve aracılığıyla asker oldu.

Hannibal Barca; gelmiş geçmiş en büyük askeri zekalardan biridir. Hannibal, Scipio ve Philopoemen ile birlikte o dönemin en ünlü üç generalinden biriydi. Hannibal’a göre, tarihin en büyük generali Büyük İskender‘dir. İkinci olarak Pyrrhus’u gösterir, kendisini de üçüncü sıraya koyar. Tarihçi Theodore Ayrault Dodge Hannibal’a “Stratejinin Babası” der ve en büyük düşmanı olan Roma’nın onu yine kendi taktikleriyle devirdiğini belirtir.

Roma’nın en büyük düşmanı olarak 2. Pön Savaşı’ndaki başarılarıyla nam salmıştır. Filleri de kattığı ordusuyla İber Yarımadası, Pireneler ve Alpler’den Kuzey İtalya’ya kadar ulaşmış ve Romalıları önemli savaşlarda alt ederek, Roma’nın askeri gücünü yitirmesini sağlamış, ancak daha sonra Spartaküs gibi Roma’yı ele geçirmemiştir. Gerek Kartacalıların yönetici sınıfının zayıf olması gerek Roma senatosunun inatçı tavrı, Hannibal’ın Roma’yı tamamen ortadan kaldırılabilmesine engel olmuştu.



Daha sonra Romalılar Kartaca’ya saldırdı. Hannibal Barca Romalılarla son kez savaştı ve yenildi. Kartaca ordusu, Romalılar tarafından büyük bir hezimete uğratıldı. Romalılar Kartaca’yı yerle bir edene kadar kentten ayrılmadılar.

Bu yenilgi sonrası kendine karşı yükselen seslere dayanamayan Hannibal, gönüllü olarak sürgüne gitti. Önce Selevkos İmparatorluğu olmak üzere Ermenistan’a ve Bitinya’ya giderek buradaki saraylarda askeri danışmanlık yaptı. Bitinyalı yetkililer onu Romalılar’a teslim etmek istiyorlardı. Bunu anlayınca o dönemlerin bir klasiği olarak yüzüğünde taşıdıgı zehiri içti ve yaşamına son verdi.

Hannibal Barca’nın mezarı nerede?


Hannibal’ın mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Ancak yakın zamanda Gebze’ye su getirme çalışmaları sırasında bulunan bir mezarın Hannibal’a ait olduğu söylenilmektedir. Ölüm yeri olan Gebze’de bulunan Tübitak yerleşkesinde kendi anısına yapılan bir heykel bulunmaktadır. Heykel 1937 yılında Atatürk’ün çabaları sonucu yapılmıştır.

Roma İmparatorluğu Haritası

Roma İmparatorluğu Haritası
Roma İmparatorluğu en geniş sınırlar


Ortadoğu'da Roma İmparatorluğu
Ortadoğu'da Roma



Roma Ordusu ve Askeri

Roma denilince akla, büyük hipodromlar, parıltılı - ağır zırhlı lejyonlar, kocaman bir imparatorluk, su kanalları, devasa mimari projeler geliyor öyle değil mi?

Ama M.Ö. 300'lü yıllarda bunların hiçbiri yok idi.

Roma o dönemde, İtalya yarımadasının ortasında ve güneyinde var olmaya çalışan bir devlet idi. Kuzeyde, galyalılar ve alp dağları, güneyde ise çoğunluğu yunan egemenliğinde olan sicilya yarımadası arasında kalan bölgede, daha çok ittifaklar ile italyan yarım adasını hakimiyet alanı belirlemiş idi.

Roma'yı o zamanlar, diğer devletlerden ayıran özelliklerden biri, hırs ve inatçı bir yönetim şeklini benimsemesidir. Bunun sebebide yaklaşık 200 yıl önce, galyalılar tarafından Roma şehrinin talan edilmesi gösterilir.



O dönemlerde yaygın olduğu üzere, askerler daha çok, oval - küçük kalkanlar ve/veya mızraklar ile savaşa giriyor idi. Bunun en büyük sebeplerinden biri, mızrak kullanamsı - ögrenmesi nispeten daha kolay, ve bir acemi dahi olsa insana düşmanı öldürme şansı veren silahlardan biri olduğu içindir. Ayrıca üretimi hem daha pratik hem daha ucuzdur. Kılıç gibi silahlara oranla, yıllarca eğitim, usta olana dek sürekli çalışma gerektirmez. O yüzden o dönem askerlerinde, mızrak genel olarak tercih edilen silah idi.


Roma'lılar da ilk dönemde, küçük oval bir kalkan ve daha çok mızrak kullanan orduya sahip idi. Bu küçük şehir devleti, kuzeyinde ki galyalılara karşı gelmiş, Galyalılar da roma şehrini istila ettiler. Şehri yeni baştan kurmak zorunda kalan romalılar, varlıklarını sürdürebilmeleri için, askeri teşkilatlanmaya girmek zorunda olduklarını anladılar.

Yapılanlar arasında en bariz değişiklik, roma askerlerinin zırhları ve silahları oldu. İlk başta, eski yuvarlak kalkandan vazgeçtiler. Zira onları galyalılara karşı kullanmak pek efektif olmuyor idi.

Galyalılar, genel olarak, iri yarı - güçlü - uzun boylu fiziksel yapıda idiler.

Romalılar ise, 155 cm ~ 165 cm civarında, kısa boylu insanlardan oluşmakta idi.

Bu iki düşman karşı karşıya geldiklerinde, galyalıların bariz üstünlüğü ile savaşlar kaybediliyor idi. En son Roma'nın bilfiil işgali ise artık bardağı taşıran son damla oldu. Bu şekilde devam edilemeyeceği aşikardı.

Roma, öyle bir savaş gücü kurmalı idi ki, arada ki bu fiziksel haksız rekabeti kaldırabilsin.

Fiziksel üstünlüğü olan galyalılar, birbirinden bagımsız, saf belirlemeden savaşıyorlar idi. Birebirde üstün olsalarda, yanyana duran iki kişiden tek başlarına üstün olamazlardı. Demek ki çözüm bulunmuş idi. Askerler yanya duracak, birbirlerini koruyacak, etten ve zırhtan duvar örecekler idi.

İlk giden oval kalkanlar oldu, onların yerine yan yana sıkışık düzende yürüyen askerler için, tam koruma sağlayacak olan, büyük, dikdörtgen kalkanlar tercih edildi. Kalkanlar öyle büyütüldü ki, kalkanı sol elde taşıyan bir roma askeri, karşıdan bakıldığında, sadece gözleri ve dizlerinin altı ile ayakları görünür hale geldi.


Yanyana, sıkışık düzende duran askerler için silahlar da değiştirilmeli idi. İlk başta yunanlılar gibi daha uzun mızrak kullanılmasına devam edilse de, kalkanın büyüklüğü buna izin vermiyor idi. Askerler yanyana olduklarından mızrak - uzun kılıç gibi hareket alanı gerektiren silahları kullanamıyorlardı. En son olarak, daha çok iberya (ispanya) savaşcılarının kullandıkları kısa silahlar benimsendi. İspanada kullanılan kısa tip 2 kılıçtan biri falçata, diğeri ilse Gladius'un atası sayılan düz - kalın bir kılıç idi. Falçata, sıkışık düzende istenileni veremedi, zira yatay ve burgulu bir hareketle, ileri doğru degil ama kavisli bir daire çizerek saldırıda bulunmayı gerektiriyor idi. Gladius ise tam istenilen silah idi. Dizaynda yapılan küçük değişiklikten sonra, daha çok ileri doğru saplama ve gerekiyorsa yanı ile kesici hareketlerde bulunabilen, sıkışık saflarda, bir elde kalkan var iken bile rahatlıkla kullanılabilen Gladius, roma lejyonlarının yeni silahı olarak tarihde ki yerini aldı.

Yüzyıllar geçtikçe, kalkan ve silah çok az değişiklik gösterdi. Doğu roma impartorluğuna kadar nerede ise aynı kaldı. Dağılma döneminde ise kalkanlar yine oval, daha küçük boya çevrildi.

Bir şekilde, Roma'nın kaderi, galya tarafından işgal ediltikten sonra, seçilen savaş zırhı, kalkanı ve kılıcı ile paralel gitti.

Yeni ordu sisteminin, tek bir eksik yanı vardı.

Mızrak, uzun mesefeden kullanılabiliyordu, ve ögrenmesi daha kolay idi. Ayrıca atlılara karşı da daha ölümcül oluyordu. Kılıcın bu yönleri zayıf idi. Bu eksikliği gidermek için, "pilia" denilen bir silah icat ettiler.

Pilia, uzun demir bir çubuğun arkasına takılan tahta saplı bir (daha çok fırlatma amacı ile kullanılan) bir mızraktır. Bu silahın özelliği, demir ile tahta sap birbirlerine geçme yapıdadır. Fırlatıldıktan sonra yeniden kullanılabilmesi için, bu tahta sap ile demir cubugun yeniden birleştirilmesi gerekir. Eski dönemlerde fırlatılan mızrakların en büyük gafleri pilia ile çözülmüş oldu. Zira eskiden, düşmana fırlatılan mızrak, düşmanı öldüremezse, gerisin geri düşman tarafından size karşı fırlatılarak geri dönüyordu. Pilia ile (pillum olarak da geçer) bunun önüne geçilmiş oldu. Zira demir sap ile tahta sap, bir yerlere çarptığında kırılıyor ve gerisin geri atılmasının önüne geçilmiş oluyordu. Pilia'nın bir diğer özelliği ise, demir uç kısmının uzun tutulması idi. Böylelikle, elinde kalkanı olan düşman'ın kalkanını deldikten sonra, demir uç, kalkanın içindne kayıyor ve düşmanın vücuduna saplanıyor idi. En uçtaki demir giriş kısmı ise, çoğunlukla kalkana saplı kalıyor idi. Yani bir şekilde düşman, mızraktan kurtulsa bile, kalkanı çoğunlukla kullanılmaz hale geliyor idi.


Unutulmaması gereken bir diğer husus ise, bu mızrakların, ön saftaki "hastati" tarafından, aynı anda atılıyor olmaları idi. Roma ordusu, düşman ordusuna 20 metre mesafe kalacak kadar koşuyor, 20 - 30 metre kalınca bir anda duruyor, ve en öndekiler ellerindeki piliaları düşman saflarına atıyorlar, düşman hattındakiler yere düşerken, veya kalkanlarına saplanan piliaları çıkartmak için ümitsizce çabalarken, roma lejyonalrı 20 metreyi koşarak düşmanın karışmış ilk hatlarına saldırıyor idi.

Bu basit ama etkili taktik, Hannibal'in de öğreneceği gibi, eski dönemin en başarılı karşılıklı meydan savaşı idi ve engellenmesi imkansız idi. Nitekim Hannibal ile yapılan 3 büyük savaşda,her defasında Roma ordusu hannibal'ın merkezini dağıtmayı başarmış idi. Pilia, roma ordusuna çok büyük avantaj sağlıyor, ve gerisini de sıkışık düzende tam koruma sağlayan büyük kare biçimli kalkanlar ile bu tarz durumlarda rahatlıkla kullanılabilen Gladius adlı kısa kılıç getiriyor idi. Bu taktiğin bir benzeri yok idi ve Roma 'lılar bu taktiksel üstünlüklerni kullanarak, yüzyıllar boyunca, kendilerinden defalarca kalabalık orduları kolaylıkla yenmeyi başardılar. Süvarilerin üstün hale gelmesi ve okların zırh delici özelliklere sahip olmasına dek, Roma ordusunun bir benzeri yok idi, silah ve savaş taktiğinin mükemmel uyumu yüzünden, Roma ordusu yenilemez olarak kabul edilmekte idi.

Bir diğer taktik ise, roma lejyonlarının yerleştirilmesi idi. O dönemlerde ki yapıya ters olarak, romalılar tek hat olarak ordularını dizmediler. Bundan ziyade, satranç tablosunda ki gibi bir görünümde savaşa çıkıyorlar idi. Gözünüzün önüne satranç tahtasını getirin. Oradaki her bir siyah karenin bir lejyon olduğunu düşünün. İşte roma ordusunun savaş düzeni o şekildedir. Bu sistem, askerler arasına mesafe koyduğundan (satranç tahtasında ki beyaz kareler) komutanlar gerektiğinde rahatlıkla ileri geri askerlerini çekip, ileri sürebiliyor idi.

Bu taktikler ve silahların başarısı defalarca kanıtlanmış idi. Roma, Kartaca'ya savaş açtığında, sonuç hakkında romalıların hiç bir şüphesi yok idi.

Sezar ve Brütüs


Roma tarihinin en etkileyici sahnelerinden biri haline gelmiştir, “Sen de mi Brutüs” sözünün ardından ünlü Brutüs’un ve diğer Roma senatörlerinin bıçak darbeleriyle gerçekleşen jul Sezar’ın ölümü.Onu bu denli önemli bir öykü haline getirense tarih kitaplarında iddia edildiği gibi Brutüs’un Sezar’a olan ihanetidir. 

Tarihte Shakespeare’den bir çok ünlü yazara kadar esin kaynağı olmuştur bu ihanet öyküsü. Öyle ki Brutüs sözcüğü dahi günümüzde bile nankörlüğün çağrışımı haline gelmiştir.

Öykümüz kısaca şöyledir ki; Brütüs ünlü diktatör Sezar’a karşı çıkanlarla birlik olmuş ve birlikte Sezar’ı ortadan kaldırmak için birlikte suikast planlamışlardır.

Roma senatosunu hiçe sayan tavırlarla senatoya ayak basan imparator Sezar’da senatörlerin üstüne doğru yürüdüğünü fark etmiş ve bir anda bütün senato üyelerinin bıçak darbeleri altında can verirken son bıçak darbesini vuran isim’de öykünün kahramanı ünlü Brütüs olmuştur. Sezar onca bıçak darbesi arasında can verirken rivayete göre son olarak kendisine bıçağı saplayan evlatlığı Brütüs’ü görünce tarihe geçecek olan “Et tu Brutus” diğer manasıyla “Sen de mi Brutus” şeklinde ki ünlü sözünü söylemiştir.

Böylece tarih Sezar’ı haklı, Brütüs’ü ise hain ilan etmiştir.

Oysa ki tarihe biraz daha derinden bakınca durum hiç de öyle gözükmüyordu. Bu kanlı öykü Sezar’ın acımasızlıkları ve kendi yarattığı bir dizi ihanet tablosu yüzünden gerçekleşiyor.

Öncelikle tarih kitaplarında yazıldığı gibi Brütüs, diktatör Sezar tarafından himayesi altına alınmış, büyütülmüş biri değildi. Brutüs’un babası Pompei şehrinin en zengin ve saygın adamlarından biri olarak geçer tarih kitaplarında. Annesi Servilius ise Roma’nın en güzel kadınlarından biriydi ve baba ölünce Brutüs’u tek başına büyütmüştü. Fakat onun güzelliği imparator Sezar’ın gönlünü çelmiş ve onunla ilgilenmesine sebep olmuştur. Bir süre sonrada Sezar’ın metresi olmuştur. Bu arada annenin baskısı sonucu Sezar, Brutüs’u evlatlık olarak almıştır. Zamanla metresi olan bu kadına çok da iyi davranmayan Sezar bu imparatoriçe adayını terk etmiş ve defalarca başka kadınlarla aldatmıştır.

Son günlerinde başka bir imparatoriçe adayı bulan Sezar, Servilius’u ise gündeme gelinmemesi için evine hapsetmiştir. Bu durum Brutüs’un nefretine ve içten içe de olsa Sezar’a karşı olan kinini arttırmıştı.

Bütün bunların dışında bir başka önemli nokta daha vardı, o da Roma’nın siyasal anlamda ki kargaşasıydı. Brutüs liberal bir Cumhuriyet rejimini savunurken, Sezar ise tüm bu değerleri hiçe sayan bir diktatördü. Bu da Brutüs için Sezar’a karşı daha büyük bir düşmanlık duymasına neden olacaktı.

Bazı tarihçilere göre Brutüs’un, Sezar’ı öldürmesine neden olanın annesi Servilius nefreti olduğu iddia edilse de tek nedeninin bu olmadığı gerçekti. Çünkü Brutüs her şeyden önce koyu bir Cumhuriyetciydi. Sezar ile Pompey savaşları patlak verdiği sırada bile senato konsülü Pompey’in tarafını tutmuş, Sezar galip geldiğinde her ne kadar özür dileyip Sezar tarafından senatoya atansa da Sezar’a siyasi anlamda karşı olduğunu daha o zamanlarda bile göstermiştir.

Brutüs, Sezar'ı bıçakladıktan sonra Roma halkına bunu Roma'nın özgürlüğü için yaptığını anlatır. Kısa süre sonra da Markus Antonius'la olan mücadelesi başlar ve sonunda dayanamayarak intihar eder.

Kimilerine göre Brutüs, çok sevdiği Romanın özgürlüğü için bir vatansever gibi yine çok sevdiği üvey babası Sezar’ı öldürmek zorunda kalmıştır. Kimilerine göre ise kendisini besleyen eli ısırmıştır.

Anıl Yücel / Milliyet Blog

Pax Romana nedir ?


Bu terim, M.Ö. 27'de Roma İmparatoru Augustus Caesar'ın tahta çıkışıyla Roma'nın bir cumhuriyet olmaktan çıkıp imparatorluğa dönüşmesi ile M.S. 180 yılında Marcus Aurelius'un ölümüne kadar olan 200 yıllık dönemi tanımlar.

Roma bu dönemde, hiçbir ülkenin karşı koymaya cesaret edemiyeceği bir askeri ve ekonomik güce dayanan bir imparatorluk kurmuştur.Öncesinde ve sonrasında gelen iç savaşlarla dolu iki asırla karşılaştırıldığında, imparatorluk bu dönemde görece istikrarını korumuştur.Kimin Roma'yı yöneteceği veya Roma'nın kimi yöneteceği konusunda sürekli patlak veren iç savaşlar bu dönemde pasif halde tutulmuştur.

Bu dönemle ilgili Edward Gibbon'un "The Decline and Fall of the Roman Empire" isimli kitabında şöyle denilmektedir;

"Roma silahlarının korkusu, imparatorlara ağırlık ve saygınlık kazandırıyordu.Barışı korumak için sürekli savaş hazırlığında olmak zorundaydılar."