Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

2013: Bu sene İstanbul'un Fethi'nin Kaçıncı Yılı ?



Bu sene (20123) İstanbul'un Fethi'nin 560. yılını kutlamaktayız.



İstanbul’un Fethi
Fetih öncesinde Bizans güçlü bir imparatorluk olmaktan çıkmıştı. İmparatorluk Konstantinopolis şehriyle sınırlı hale gelmişti, toprakları Konstantinopolis’ten başka Marmara kıyısındaki Silivri Kalesi, Vize ve Misivri gibi küçük kasabalardan ibaretti. Buralar da Osmanlılar tarafından çepeçevre kuşatılmıştı. Surdışındaki küçük Bizans kasabalarının Osmanlı sınırlarına katılmamış olması ise direnmelerinden değil, buraların çok ciddiye alınmamasından ve hedefin önce Konstantinopolis olmasındandı. Kaldı ki son kuşatmaların başarısız olmasının sebebi ordu değil, daha çok Osmanlı’nın iç sorunlarıydı.
Bizans’ın gücü bu dönemde bir imparatorluk gücü değildi. Bizans imparatorları da artık Osmanlılara itaatini sunmuş ve her yıl düzenli haraç ödemeyi kabul etmişlerdi. Osmanlılar için artık karşılarında Bizans İmparatorları yerine kendilerine haraç veren küçük Tekfurlar vardı. Konstantinopolis de bir imparatorluk başkentinden ziyade dini bir merkezdi. Hıristiyan dünyasının İslam dinine ve Müslüman ordulara karşı en son ve en güçlü kalesiydi ve kesinlikle düşmemeliydi. Bu yüzden Papa önderliğinde bu kaleyi korumak için yeni Haçlı Seferleri örgütleniyordu.
Bu dönemde Osmanlı akınlarından ve kuşatmalarından bunalan Bizans’ın önemli sorunu, Hıristiyan dünyasındaki örgütlenmenin Ortodoks ve Katolik olarak ikiye ayrılmış olmasıydı. Bu ayrılık Hıristiyan Avrupa’nın Ortodoks Bizans’ı yeterince kollayamaması anlamına geliyordu. Bu ikiliği gidermek için çaresizlik içinde çırpınan İmparator ve Patrik, 1439’da Floransa Konsili’nde Katolik Kilisesi’ne boyun eğdi. Rum Ortodoks Kilisesi de Katolik Kilisesi’ne boyun eğdi. Rum Ortodoks Kilisesi ile Katolik Kilisesi kavgasında zoraki de olsa bir ittifak dönemi başladı. Böylece yüzyıllardır süren Ortodoks-Katolik çatışması, Osmanlı’nın baskısıyla kısa süreli de olsa donduruldu. Ancak bu anlaşma Konstantinopolis halkı tarafından hiç de hoş karşılanmadı ve Ayasofya’daki resmi kutlama törenleri halkın sert protestolarıyla karşılaştı. Bizans halkı Konstantinopolis’te Avrupalıyı görmek istemiyor, yeni bir Latin dönemi yaşamaktan korkuyordu.
Floransa Konsili’nde sağlanan birleşmeden sonra kurulan güçlü Haçlı Ordusu, Rumeli’yi 1443 ve 1444’de istila etti. Fakat 1444’de Osmanlı’nın kazandığı Varna Zaferi ile Haçlıların önünü kesti. Bu son savaş Konstantinopolis’in alınyazısını belirledi. Osmanlı’nın Anadolu’ya ve Rumeli’ye yayılan genç İmparatorluğu için Konstantinopolis’i fethetmek artık tersi düşünülemez bir mecburiyetti. İmparatorluk topraklarının tam kalbindeki bu yabancı unsur ortadan kaldırılmalıydı. Çünkü Anadolu’nun ve Rumeli’nin gerçek anlamda birbirine bağlanması Konstantinopolis’in fethiyle mümkündü.
İstanbul’un fetih hazırlıkları bir yıl önceden başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 1452 yılında Boğaz'ın kontrolünü sağlamak için Rumeli Hisarı inşa edildi. 16 kadırgadan oluşan güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Bizans’ın yardım almasını engellemek için yardım yolları kontrol altına alındı. Cenevizlilerin elinde bulunan Galata’nın da savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı.
Fethin kronolojisi:
6 Nisan 1453: Fatih Sultan Mehmed otağı Konstantinopolis önlerinde, St. Romanüs Kapısı (Şimdiki Topkapı) önüne kuruldu. Aynı gün şehir, Haliç’ten Marmara’ya kadar kuşatıldı.
6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı.
9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç’e girmek için ilk saldırıyı yaptı.
9-10 Nisan 1453: Boğaz’daki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi.
11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Yer yer gedikler açıldı. Sürekli dövülen surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı.
12 Nisan 1453: Donanma Haliç’i koruyan gemilere saldırdı, fakat Hıristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yol açtı. Fatih Sultan Mehmed’in emri üzerine havan topları ile Haliç’teki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı.
18 Nisan 1453 Gecesi: Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü.
20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans’ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donaması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa’ya gemilerini her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Osmanlı donanması, sayıca üstünlüğüne rağmen, kendilerinden büyük ve yüksek olan düşman gemilerini engelleyemedi. Bu başarısızlık Osmanlı Ordusunda bir bozgun etkisi gösterdi. Asker orduyu terk etmeye başladı. Hemen sonra bu durumdan istifade etmek isteyen imparator bir barış önerisinde bulundu. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın desteğiyle bu öneri reddedilerek, kuşatmaya ve surların büyük toplarla dövülmesine devam edildi.
Bütün bu bozgun havası içinde Fatih Sultan Mehmed’e şeyhi ve hocası Akşemseddin Hazretleri’nin fetih müjdesi mektubu geldi. Fatih Sultan Mehmed bu manevi desteğin de etkisiyle bir yandan saldırıyı şiddetlendirirken, öte yandan herkesi şaşırtan yeni girişimlerde bulundu. Dolmabahçe’de demirlenen donanma karadan Haliç’e indirilecekti!...
22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hıristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed’in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karada seyrettiği gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç’e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç’te görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bui arada, Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı.
28 Nisan 1453: Haliç’teki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. İmparatora Cenevizliler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. Eğer teslim olunursa serbestçe istediği yere gidebilecek, halkın canı ve malı güvende olacaktı. İmparator bu teklifi kabul etmedi.
7 Mayıs 1453: 30 bin kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa Deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı.
12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında yapılan büyük saldırı püskürtüldü.
16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans’ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç’teki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı.
18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. Sonraki günlerde surların yoğun top ateşiyle dövülmesi sürdürüldü.
25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed, İmparator’a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey’i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenlerde mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi.
26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan’da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderildiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmayı kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı ve hazırlıkları yapma görevi Zağanos Paşa’ya verildi.
27 Mayıs 1453: Genel saldırı orduya duyuruldu.
28 Mayıs 1453: Ordu, gününü ertesi gün yapılacak saldırılara hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Orduda tam bir sessizlik hakimdi. Fatih Sultan Mehmed safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. İstanbul’da ise bir dini ayin düzenlendi, imparator Ayasofya’da herkesi savunmaya davet etti. Bu tören Bizans’ın son töreni oldu.
29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçtiler yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed’in yüreklendirmesiyle göğüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağı’nı diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Belgradkapı’dan Yeniçerilerin içeri girmesi ve Edirnekapı’daki son direnişçilerin arkadan kuşatılmaları üzerine Bizans savunması çöktü.
Askerleri tarafından yalnız bırakılan İmparator sokak çatışmaları sırasında öldürüldü. Her yandan kente giren Türkler Bizans savunmasını tümüyle kırdılar. Fatih Sultan Mehmed öğleye doğru Topkapı’dan şehre girdi, doğruca Ayasofya’ya girerek burayı camiye çevirdi. Böylece bir çağ açılıp, bir çağ kapandı.

İstanbullular eskiden nasıl beslenirdi ?

Tarih boyunca büyük devletlerin her zaman bir metropol kenti vardı. Buralarda her cinsten, ırktan ve dilden insan manzaraları karşımıza çıkar. Osmanlı Devleti için de söz konusu durum geçerlidir. Nitekim en bariz bir şekilde on altıncı yüzyıl bütün Dünya’da “Türk Asrı” olarak bilinmiş ve diplomaside her zaman dikkatleri üzerine çekmiştir. Tabii olarak söylemek gerecek ki imparatorluğun başkenti olan İstanbul, çok uzun bir müddet dünyanın en kalabalık şehriydi. Nitekim bugün de İstanbul’un nüfusu Yunanistan, Küba, Portekiz, Belçika, Senegal gibi ülkelerden daha kalabalıktır. Bugün için değil, fakat Osmanlı dönemi için konuşacak olursak, böyle bir şehrin yiyecek –bilhassa et- ihtiyacı nasıl karşılanırdı? Bu seferki yazıda böyle bir konuyu ele almaya çalışalım…

İstanbul’a vize ile girilirdi…

Hiç şüphesiz Türkler’in tarih boyunca ete karşı ayrı bir hassasiyetleri vardır. At üstünde uzun seferlere çıktıklarında bile eti kuruturlar ve sefer esnasında bu ihtiyaçlarını çantalarından çıkardıkları kurumuş ve tuzlu etler ile ile karşılarlardı. İstanbul feth olunduktan sonra civar ülke ve şehirlerden sürekli buraya bir akış olmuş ve kentin nüfusu zamanla artımıştır. Hatta o kadar ki, bir zaman şehir için vize uygulaması bile konulmuştu. Yani zamanımızda olduğu gibi elini kolunu sallayan bu şehre giremez, fakat geçerli bir mazaret sunduğu takdirde İstanbul’a giriş yapılabilirdi. Bu durum, şehir hudutlarında devlet tarafından görevli kimseler tarafından kontrol edilirdi.

Karamanın koyunu

Şu kesin olarak söylenebilir ki, Osmanlı zamanında makbul olan et, koyun ve kuzu eti idi. Bu kadar koyunun şehirde yetiştirilmesi elbette mümkün değildi. Bunun için koyunlar daha çok yakın vilayetlerden getirilirdi. Balkan toprakları bu iş en uygun yerdi. Buralar ise Tekfurdağı (Tekirdağ), Bulgaristan, Kırk-kilise (Kırklareli) vs… gibi merkezlerdi. Anadolu’dan koyun geleceği zaman ise Karaman bölgesi tercih edilirdi. Nitekim “Karaman’ın koyunu” sözü bir darb-ı mesel olarak bu zamana kadar gelmiştir. İstanbul’a gelecek olan koyun sayısı evvela hesaplanırdı. Bu iş devlet kontrolünde ve devletin tayin ettiği kişiler tarafından yapılırdı. Köylerden koyunları Celeb-Keşanlar alırlardı. Celb ve keşankelimelerinin her ikisi de “çekmek” anlamına gelmektedir.

Koyunları şehre çekip getirdikleri için bu isimle anılmışlardır. Fakat Celeblik zor ve yorucu bir iş olduğu için pek tercih edilmezdi. Bunun için İstanbullular bazı dönemlerde epey et sıkıntısı yaşamıştır. Devlet de buna binaen önlemler almaya çalışmıştır. Nihayet Celebler çok zengin insanlardı. Bazısının binlerce koyunu vardı. Kimi zengin tüccarlar bu işi istemeseler de devlet tarafından görevlendirilir ve Celeb olurlardı. Çünkü söz konusu işi birileri, bir şekilde yapmak zorundaydı.

Celeb olan Yorgi Kardeşler

1674 yılına ait bir belge İstanbul’a getirilen büyük ve küçük baş hayvanlar hakkında bize bilgi vermektedir. Bu belgeye göre 1674’te İstanbul’a bir yılda getirilen hayvan sayısı şu şekildedir.

3.965.760 koyun
199.900 sığır
2.877.400 kuzu
 (R. Mantran’dan naklen, B.N. Fonda Turc ek 1201, yıl 1085/1674)

Görüldüğü üzere koyun ve kuzu daha çok tercih edilmektedir. Sığır eti doğrudan tüketilmez, daha çok pastırma gibi et mamullerinin yapımında kullanılırdı. Tavuk ise yine şehir dışından,Tekirdağ, Malkara, Hayrabolu ve İzmit gibi bölgelerden gelirdi. İçi doldurularak pişirilir ve veya baharatlı kızartma şeklinde tüketilirdi. Şaşırtıcı bir bilgi olarak şunu da söyleyebiliriz ki, balık Türk mutafığında pek tercih edilmezdi. Padişah sofralarında ismi çok ama çok nadir geçer. Daha çok balığı sahil kısmında oturan ve avlanma işini yapabilenler tüketirdi. Bunların da çok az bir kısmı Türk olmakla beraber ekserisi Rumlardı.

Son olarak Osmanlı Arşivi’nde karşımıza çıkan bir kayda yer verelim. Buradaki bir hükme göre “Yorgi-oğulları” olarak bilinen gayri-müslim kardeşler, devlet tarafından yapılan tahkikat neticesinde, Celebliğe elverişli oldukları anlaşılmış ve bu göreve tayin olunmuşlardır. (BOA, Mühimme, C.71)

İstanbul'un İşgal Edilmesi


30 Ekim 1918'da Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'nın bir sonucu olarak İtilaf kuvvetleri 13 Kasım 1918 tarihinde başkent İstanbul'a girmiştir.

7 Kasım'da 55 parçalık donanma ile Çanakkale Boğazını geçen işgal kuvvetleri 13 Kasım günü 3500 askerle İstanbul'a girdiler.İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar'dan oluşan işgalcilerin İstanbul'a girmeleri ile 465 yıllık başkente ilk kez yabancılar askeriyle giriyor, millet esaretle tanışıyordu.

İşgalden önce 1 Kasım'da hükümetteki İttihat ve Terakki'nin kendisini lağvetmesinin sonucunda 23 Kasım'da Ahmet İzzet Paşa yeni hükümeti kurdu.

İşgal altındaki İstanbul'da İttihatçılar yargılandı, Mondros ve Malta'ya sürgüne gönderildi. Türk ordusu, anlaşma hükümlerince terhis ediliyordu.İşgal Kuvvetleri resmi ve sivil birçok yöneticiyi, askeri, aydını savaş suçlusu ilan ederek tutukladılar, sürgüne gönderdiler.

Ancak 16 Mart 1920'de İşgal kuvvetleri bütün karakollar ve devlet binalarını bastı ve kontrolü altına aldı.Meclis-i Mebusan basıldı, vekillerin bir kısmı sürgüne gönderildi.Kaçabilenler ise Anadolu'ya gelerek Milli Mücadele'ye katıldı.