Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Martin Luther King Suikasti

1929 Yılında Atlanta'da doğan Martin Luther King'in öbür Amerikan zenci önderleri arasında özel bir yeri vardı. Amerikan zencilerini uygarca bir yaşayış düzeyine kavuşturmak ve ırk ayırımına son vermek için, şiddet yöntemlerine başvurmaktan kaçınıyordu. Onu en çok etkileyenlerden biri Gandi'ydi. Martin Luther King de, Gandi gibi, şiddete kaçmayan direnme yöntemiyle başarıya ulaşacağına inanıyordu. Gandi, tek kurşun sıkmadan koca İngiltere’yi dize getirip, ülkesini bağımsızlığa kavuşturmamış mıydı? Amerikan zencileri de aynı yoldan eşitliğe kavuşabilirler, ikinci sınıf yurttaş olmaktan kurtulabilirlerdi. 

Martin Luther King, öldürüldüğü güne kadar, bu inancına bağlı olarak, birçok eylemler düzenledi, başarılar kazandı ve bu insancıl, barışsever tutumu nedeniyle 1964 yılında Nobel Barış Ödülünü aldı. 

Ne var ki, şiddetten yana olmayan, sorunların kan dökülmeden çözümlenmesini öneren Martin Luther King, kendisi gibi düşünmeyen bir beyaz Amerikalının kurşununa hedef olarak can verdi... 

1968 yılında, Memphis şehrindeki temizlik işçileri greve başlamışlardı. Şehirde yaşayanların yüzde kırkı zenciydi ve temizlik işi gibi "aşağılık" bir meslekte çalışanların yüzde doksan beşi de kara renkli kişilerdi. Grevciler, Martin Luther King'i yardımlarına çağırmışlar, o da seve seve ırktaşlarının yanına koşmuş, gösteriler ve yürüyüşler düzenlemeye başlamıştı. 

Grevin ve gösterilerin sürüp gittiği sırada, 4 Nisan 1968 perşembe günü, Memphis'e sivri burunlu, uzun boylu yabancı bir beyaz geldi. Öğleden sonra saat 15,30'da Bayan Bessie Brewer'in pansiyonuna giren bu adam, adının John Willard olduğunu söyleyerek bir haftalık kira karşılığı sekiz buçuk doları peşin olarak ödedi. Daha sonra Bayan Bessie Brewer, yüzüne pek dikkatle bakmadığı bu adam için şöyle diyecekti. 

"Yüzüne pek iyi bakmadım, fakat bir tek şeyi hatırlıyorum; pek aptalca bir gülümseyişi vardı..." 

Pansiyon defterine adını John Willard olarak yazdıran adam, 5 numaralı odaya çıktı. Buradan, Martin Luther King'in kaldığı Lormine Moteli olduğu gibi görülüyordu, özellikle motelin 306 numaralı odasına girip çıkanları... Bu, Martin Luther King'in odasıydı. 



Grev 12 Şubatta başlamıştı. 1300 temizlik işçisi, sendikalarının belediyece tanınmasını ve ücretlerinin saat başına 60 sentlik bir zam görmesini istiyordu. Görevine 1 Ocakta başlamış olan Belediye Başkanı Henry Loeb'se, bu istekleri kabul etmemekte direniyordu. Loeb, temizlik işçilerinin istekleri yerine getirilirse, geri kalan belediye memurlarının da greve gideceğinden korkuyordu. İtfaiyeciler, polisler ve hastane görevlileri de daha fazla para isteyecek olursa, Belediye ya ücretleri yükseltecek ya da hizmetlerin aksamasını göze alacaktı. 

Grev giderek bir ırk çatışmasına dönüşmüştü. Zenci temizlik işçileri, belediyenin grev karşısındaki uzlaşmaz tutumunu ırk ayırımının yeni bir belirtisi sayıyorlardı. Memphis'te zencilerin iş bulmakta güçlük çektiklerini, daha düşük ücretlerle çalıştıklarını, gerektiğinde işten ilk çıkarılanların yine zenciler olduğunu ileri sürüyorlardı. 

Çöp yığınları büyüdükçe sinirler geriliyor, tedirginlik artıyordu. Gece yarısı olaylar çıkıyor, şehrin orta yerindeki dükkânların vitrinleri parçalanıyordu. İtfaiyeciler, sahte yangın ihbarlarına koşarken, taşan çöp tenekeleri ateşe veriliyordu. Memphis, Mississippi nehrinin, kıyısında, bir dinamit fıçısı gibiydi; her dakika patlayabilirdi. 

Şehrin din adamlarının çağrısı üzerine, Dr. Martin Luther King, grevcilerin bir toplantısında konuşmak üzere Memphis'e geldi. Medeni Haklar savunucularının en ünlüsü olan bu Güneyli rahip kendini, A.B.D.'de yaşayan talihsiz, yoksul insanları daha iyi bir hayata kavuşturmaya adamıştı. Dr. King, Memphis'te 12 bin zenciye seslendiği konuşmasında, grevcilerden cesaretlerini kaybetmemelerini istedi. "Fedakârlık yapmadan hiç bir şey elde edilemez," diyordu bu konuşmasında. 

Bütün şehri kapsayacak bir günlük bir iş boykotu yapılmasını önerdi. Aynı zamanda. Güneyli Hıristiyan Önderler Birliğinin "S.C.L.C." para yardımında bulunacağı hususunda söz vererek, iş boykotunun yapılacağı gün, göstericilerin başında bulunmak üzere Memphis'e döneceğini de sözlerine ekledi. 

Grevciler, bu yeni destekten cesaret bulmuşlardı. Zenci dinleyiciler en çok gene rahibin şu sözleriyle coşmuşlardı: 

"Boykotun sonucu, sesinizin artık duyulması olacak, Memphis'te o gün hayat duracaktır." 

Konuşmanın yapıldığı alan, "evet" ve "âmin" sesleriyle çınlıyordu. 

28 Mart günü, Dr. King, Beale sokağındaki gösteride 6 bin kişinin başında yürüdü. Yürüyüş sakin başlamıştı. Göstericiler Dr. King'in ardı sıra sessiz ve ağır başlı bir biçimde yürüyorlardı. Birden, yaşları 13-20 arasında değişen 150 kadar zenci genç yürüyüşten koparak, vitrinleri kırmaya, dükkânları yağmalamaya, ateşe vermeye, polislere saldırmaya başladılar. Göz açıp kapayana kadar olaylar çığırından çıkmıştı. 

Yardımcıları, Dr. King'i bu durum karşısında hemen oradan uzaklaştırdılar. Memphis polisi, duruma hâkim olmak için, gaz bombası ve cop kullanmaya başlamıştı. Olayların daha da büyümesini önlemek isteyen Tennessee Valisi, eyalet askerlerini ve dört bin ulusal muhafızı Memphis'e yolladı. Sabaha kadar 300 zenci tutuklanmış, 60 kişi yaralanmış, bir dükkânı yağmalarken polis tarafından kurşunlanan 16 yaşında bir zenci çocuk da ölmüştü. 



Dr. King başarısızlığa uğradığına inanıyordu: Şiddet aleyhtarı felsefesi Memphisli zenciler tarafından reddedilmişti. Bir daha dönmemek üzere şehirden ayrılmayı düşünüyordu. Fakat, Güneyli Hıristiyan Önderler Birliğindeki taraftarları, olayları küçük bir grubun çıkardığına onu inandırdıklarından, bir yürüyüş daha düzenlemeye karar verdi: 

"Barışçı yollardan protesto, Memphis'te hüküm sandalyesinde oturmaktadır." diyordu. 

Gerçekten de öyleydi. Beyazlar King'i artık toplulukları denetleyememekle suçluyorlardı. Zenci ırkçılar da King'in başının dertte oluşuna seviniyorlardı. Bunlar, zencilerin eşitliğinin barışçı yollardan sağlanamayacağını kesinlikle ileri sürüyorlardı. 

Dr. King beyaz ve siyah muhaliflerinin yanıldığını ispatlaması gerektiğine inanıyordu. Yardımcılarından, yeni bir yürüyüş için hazırlık yapılmasını istedi. 

İlk yürüyüş sırasında olayları başlatan gençlerin bağlı oldukları çeteyle görüşülerek, çocuklardan yeni yürüyüşte olay çıkarmayacaklarına dair söz alındı. King, yeni yürüyüşten önce, bir dizi toplantı düzenlemeye karar verdi. 3 Nisanda Mason Street kilisesinde yapılan ilk toplantıda Dr. King, iki bin ateşli taraftarına seslendi. Değişikliklerin yavaş yavaş getirilmesini isteyenlerin yanında, hemen eyleme geçilmesini isteyen aşırıları da toplantıya çekmesini bilmişti. Memphisli bir rahip tek bir vücut haline gelmiş topluluğa bakarak, bir başka din adamına şu sözleri fısıldıyordu: 

"Tanrım, King bizi kurtarmak için gönderdiğin önderdir." 

King, konuşmasında şöyle diyordu: 

"Çağımızda ve günümüzde temel sorun, şiddet ile barışçı yollar arasında bir seçim yapmak değildir, çünkü ya barışçı yolları seçeriz, ya da hep birlikte yok oluruz." 



Ertesi gün, yani 4 Nisan 1968 perşembe günü, Dr. King ve yardımcıları, o akşam yapılacak ikinci toplantı üzerinde konuştular. Onlar görüşmelerini sürdürürken, adını John Willard olarak yazdıran adam, tuttuğu odada birasını yudumluyordu. Bir saat kadar odasında kaldıktan sonra, dışarıya çıkıp arabasına gitti. Pansiyona, elinde çocukların, spor araç ve gereçlerini koymakta kullandıkları türden mavi el çantasıyla döndü. Öbür kolunun altında, uzağa ateş edebilen 30,06 çapında, dürbünlü bir hava tüfeği taşıyordu.

"Aptal gülümseyişli adam..." merdivenleri tırmanıp odasına çıktı. Saat beşe geliyordu. Saat altıya 3 kala, Dr. King moteldeki odasının balkonuna çıkmıştı. Günün yorgunluğunu çıkarmak için yemekten önce biraz hava almak istiyordu. 

Motelin karşısında, Bayan Besste Brewer'in pansiyonunda, tüfekli adam banyoya girmiş, kapıyı kilitlemişti. Tüfeği pencerenin pervazına dayadı. Lorraine Motelinin balkonuyla aralarında yalnız altmış beş metre vardı. 

Dr. King, balkonun yeşil parmaklığına yaslanmış, aşağıda, motelin park yerinde duran şoförü ve arkadaşlarıyla konuşuyordu. Yardımcılarından rahip Jesse Jackson, King'i o geceki toplantıda çalacak olan müzisyen Ben Branch'ie tanıştırdı. Dr. King, müzisyene: 

"Aziz Tanrım ilâhisini mutlaka çalın bu akşam, güzel olsun hem..." diyordu. 

Bessie Brewer'in banyosundaki adam, tüfeği omzuna götürerek dürbünü hedefine göre ayarladı. 

King doğrulmuş, odasına dönmek üzere geri dönmüştü. Pansiyon'daki adam, derin bir nefes aldı. Saat altıyı bir geçiyordu. 

Dr. King'in balkonun beton tabanına düştüğünü görmeyenler, bir donanma fişeği patlatıldığını sanmışlardı. 

Kurşun, Dr. King'in ensesini ve çenesini parçalayıp geçmişti. Katil, ikinci kurşuna gerek kalmadığını anlayarak silahını bir kutuya koydu. Çantasını kaptığı gibi pansiyondan fırladı. İçinde tüfek bulunan kutuyu ve çantasını kaldırıma attıktan sonra ortadan kayboldu. 

King'in yardımcıları ve motelde bulunanlar, hemen ikinci kattaki balkona koştular. Yardım gelinceye kadar rahip Jackson, King'in başını dizine koydu. Adalet Bakanlığında görevli bir beyaz, odasından kapıp getirdiği bir havluyla yarayı temizlemeye çalışıyordu. 

Arkadaşlarından Rahip Ralph Abernathy, yaralının kurtarılamayacağını anlamıştı. King'in yanında diz çöktüğünde gözleri dolu doluydu. Boğuk bir sesle: 

"Martin!.. Martin!.." diye inliyordu. 

Cankurtaran, ölmek üzere olan Dr. King'i yakındaki St. Joseph's Hastanesinin ilk yardım bölümüne getirdiğinde, saat altıyı on altı geçiyordu. 

Elli dakika sonra Dr. Martin Luther King ölmüştü. 

Onun ölümü, Amerika'da, büyük şiddet hareketlerinin başlamasına yol açtı. Şiddetten yana olan zenci önderi Stokely Carmichael, şöyle haykırıyordu: 

"Evlerinize gidin ve silahlarınızı alın!.. Beyaz adam geldiğinde, amacı sizleri öldürmek olacaktır. Sokaklarda, artık hiç bir siyahın kanını görmek istemiyorum. Onun için diyorum ki, evinize gidip silahlanın!.." 



Başkanlığa Demokrat Partiden adaylığını koymak için kampanya açmış bulunan Senatör Robert Kennedy, olayı duyduğunda İndianapolis'teydi. Şehrin zenci mahallesine giden Robert Kennedy, şöyle konuştu: 

"Size verilecek çok acıklı bir haberim var; Martin Luther King bu akşam öldürüldü. Aranızda bulunan siyahlara sesleniyorum: Eğer böyle bir davranışın insafsızlığı karşısında içinizde doğan nefret ve kızgınlıkla bütün beyazları suçlamaya kalkışırsanız, hatırlayın ki ben de aynı tür duygularla doluyum. Benim de ağabeyim öldürülmüştü... Hem de bir beyaz tarafından." (Bilindiği gibi, Robert Kennedy de, Martin Luther Kıng’ten tam dört ay sonra, 5 Haziran 1968'de Los Angeles'te Ambassador Hotelde Filistinli bir Arap olan Sirhan tarafından öldürüldü.)

Kızılderilerin Tarihi: Amerika Yerlileri

Beyaz adam vahşi açgözlülüğü ile büyük düzlükleri ele geçirmeden, yerlilerin yaşam kaynağı bizonları ve binlerce yıllık onurlu geçmişi ile bir kültürü katletmeden çok önce dünya üzerinde şehirleşmeden bu kadar uzun süren avcı toplayıcı konar göçer olarak yaşayabilen yegane topluluk olan Amerikan Yerlileri atalarından miras b topraklarda kök salmaya devam ediyorlardı. Her şey Avrupa’dan kopup gelen bir avuç çapulcunun doymak bilmeyen kör iştahıyla bu yeni kıtaya adım atmasıyla başlamıştı. İlk gelen gemiden karaya atılan o ilk uğursuz adımdan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.



İster koca kıtanın aşağısında Katolikler isterse tarıma daha elverişli yukarında Protestanlar tarafından işgal ve iğdiş edilmiş olsun yenidünyanın kadim çocukları neşelerini kaçıran bu beyaz adamın lanetinden kurtulamamıştı. Beyaz adam yenidünyaya acı, gözyaşı ve kandan başka bir şey ekmemişti. Yine de bu büyük düzlükler ve derin topraklar tarihin acı bir ironisi olarak bereketi ve saadeti beyazlardan esirgememişti. Ancak aynı beyazlar toprağın bu kerametini o toprakların gerçek sahiplerinden esirgediler. Yenidünya’nın kadim halklarını kırmak için ellerinden geleni yaptılar. Ateşi ve ayrılığı ekip, altın bereketinden yerlilerin nasibini kıskandılar.

Beyazlar gelmeden önce yerlilerin yaşamının güllük gülistanlık olduğu elbette iddia edilemez. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Amerika’da da yerli kabileler arası çekişmeler ve geçimsizlikler mevcuttu. Ancak yerlilerin hukuku beyazların cahil aydınların akılsız bilginlerinin anlayabileceğinden çok farklıydı. Amerikan yerli kabilelerin tipik konar göçer yaşamında kabile şefi muazzam öneme sahipti. Şefin kabilenin geri kalanı üzerinde kuralları belirli yada daha önceden üzerinde anlaşılmış yazılı bir yetkisi bulunmamaktaydı. Ancak kabile şefe karşı büyük bir saygı beslerlerdi. Saygılarının kaynağı şefin daha önce göstermiş olduğu askeri kahramanlık becerileriydi. Şef savaşta göstermiş olduğu kahramanlıkla bu görevine gelir ve belirlenmiş bir yetkisi olmadığı halde altında yaşayanların alçak gönüllükle benimsediği bir saygınlıkla kabilesini, kabilenin hayvanlarını ve topraklarını korurdu.

Amerikan kabilelerinde zorunlu yada ücret karşılığında icra edilen herhangi bir meslek grubu yada zorunluluk bulunmazdı. Sadece kabilenin bütün üyeleri için zorunlu olan ava çıkmak vardı. Av dışında kabile mensupları herhangi bir şeyin zorlanmak yada davranışları nedeniyle suçlanmazdı. Amerikan kabilelerinde oldukça az ahlaki kural bulunurdu. Elbette hırsızlık yada cinayet gibi temel insani suçlar cezalandırılırdı ancak cezaların hiç birisi Ortadoğu’nun ceberut hükümdarlarının vahşi cezaları yada Avrupa’nın ahlaksız kale bezirganlarının acınası işkenceleriyle boy ölçüşemezdi. Suçu kabul edilen kabile mensubu ruhlardan af dilemek için dua eder ve kabileden uzaklaştırılırdı. Doğa ana ya bu günahkarı cezalandırır yada günahları dolayısıyla affederdi. Bu doğa ananın bileceği işti.


Kabileler arası savaşın tek sebebi olarak çok değerli olarak gözlerine bakılan atların çalınmasıydı. Zira bir kabile için atlarını bir başkasına çaldırmak utanç duyulacak bir duygu iken, bir başka kabileden at çalmayı başaran kabile üyeleri kendi kabileleri tarafından büyük onurla anılırdı. Kabilenin yeni yetişen üyeleri başka kabilelerden at çalara hem kendilerini kabileye kabul ettirmek isterler hem de muhtemel bir savaşta kahramanlık göstererek saygınlıklarını artırmayı. Ateşli silahları ve kılıçları bilmeyen Amerikan yerlileri için savaş bir bilgelik ve sportif güç gösterisiydi. Aklı olan ve vücudunu iyi kullanan birey düşmanını bileğinin gücüyle alt ederdi. Ancak bu savaşların kimi zaman kan davasına dönüştüğü, beyazlar gelmeden çok önce kabileler arası savaşlarda büyük oranda yerlilerin öldüğü gözlenmiştir.

Kültürel olarak yerleşmeye elverişli olmayan bir yaşam sürdüren Amerikan yerlilerin kıtaya Bering Boğazı üzerinden Asya’dan geçtikleri kuvvetle muhtemeldir. Yerlilerin Asyalı toplumlarla olan kültürel paylaşımları ve etnik yakınlıkları bu teoriyi güçlendirmektedir. Yine de 60 ile 25 bin yıl önce gerçekleşmiş olması gereken böylesi bir insan hareketliliğini gösteren tarihi kayıtların yetersizliği ve Bering Boğazının coğrafi dengesizliği konuyu tartışmalı kılmaktadır. Yine de bugün ABD ve Kanada olarak bilenen Büyük Düzlükler ve Büyük Göller bölgelerinde yerleşen ilk halkların deri renkleri sonradan kıtayı istila edecek beyazlardan oldukça karaydı. Yerliler gelen bu ilk istilacı güce beyaz demekle yerden göğe kadar haklılardı.

Yerli kabilelerin sözel tarihinde çoğunlukla bir yaratılış destanıyla başlayan bu topraklarla illiyetleri binlerce yıllık bir maziye dayanmaktaydı. Kabile yaşamının temelinde ana olarak bizon bulunmaktaydı. Zaten asırlar sonra yerlileri ait oldukları topraktan söküp atmak isteyen istilacılar yerlilerin kültürel, ekonomik ve lojistik yaşamının her şeyi demek olan bizonları hedef alacaklardı. Dışarıdan bir gücün müdahalesi olmaksızın binlerce yıl bu topraklarda yaşayan yerliler insanlığın gelişimsel basamaklarını kültürlerinde derin izler bırakarak ilerler. Çağlar Eskidünya’daki gibi toplumların birbirlerinden kopuk gerçekleşmez. Yerliler aşağıda büyük nehirden (bugün Meksika körfezine dökülen ve Mississippi olarak bilenen Orta-Kuzey Amerika’yı baştanbaşa kat eden büyük suyolu) yukarıdaki büyük göllere kadarki bölgede arkeolojik çağları kabileden kabileye sözel bir gelenek ile aktararak gelişmiş ve konar göçer avcı toplayıcı toplum yaşamına ulaşmışlardı.

Missisippi nehrinin etrafında ilk köylerini ve tarım yerleşimlerini kuran bir kısım yerlilerin dışında büyük çoğunluk büyük düzlüklerin ve göllerin etrafında bizonlarla iç içe bir yaşam geliştirmişti. Yerliler Bizon’un sütünü içiyor, etini tüketiyor, kürkünü kullanıyor, kemiklerinden ev ve av eşyalarını yapıyordu. Amerikan yerlileri bizon varsa vardı, bizon yoksa onların da olmayacağı kesindi. Beyazların bunu anlaması için çok geçmeyecekti, ne yazık ki. Amerikan yerleri büyük Kuzey Amerika kıtasını yön adlarıyla anıyor, ortadaki büyük düzleri ise yalnızca büyük düzlükler olarak adlandırmayı yeğliyorlardı. Yerlilerin dini inancının temelini oluşturan ruhlar ata toprağını sahiplenemeyecek kadar büyük bir kutsiyet addediyordu. 


Coğrafi büyüklük nedeniyle, Orta Amerika yerlilerinden ayrık bir kültür geliştiren Kuzey Amerika yerlileri özellikle Mississipi, Kutup Altı Amerika ve Güney batı sahillerinde birikmiştiler. Büyük Ev İnsanları Ligi (Haudenosaunee) ise yerlilerin bilinen en eski siyasi birliği olduğunu düşünülmektedir. Temelini beş yerli kabilesinin oluşturduğu “Barış ve Güç Ligi” 16 yüzyıl civarlarında oluşmuştu. Mohawklar, Oneidalar, Onondagalar, Cayuga ve Senakalardan sonra 1722’de Ruscarora’ların da katılmasıyla tamamlanmış oluyordu. Kuzey Doğu Amerika’da yerleşen bu altı kabile uzun süren savaş dönemine böylelikle son verip siyasi bir birlik oluşturuyorlardı. Birliğin oluşmasında beyazlara karşı ortak hareket etmek güdüsü ana rolü aldığı unutulmamalıdır.

Kurulan bu ilk yerli siyasi birlik Amerikan Bağımsızlık Savaşında İngilizlerden yana savaşmaları tarihin acı bir cilvesi olsa gerek. Siyasal olarak bir araya gelen yerlilerin yerleşimcilere karşı yerleşen ana kıtayla birlikte hareket etmesi çok beklenen bir şey değildi. İngiliz siyasetinin kıvrak zekasına imrenmemek elde değil. Önce bir toprağı zorla ele geçir, sonra üzerindeki halkı hastalıklar, savaşlar ve kural tanımaz yöneticiler zoruyla katlet sonrada arta kalan bir avuç torununu kendi kolonilerinin bağımsızlık talebi karşısında silahlandır. Tahmin edilebileceği gibi Büyük Ev İnsanları Ligi, Amerikan Bağımsızlık savaşının İngilizlerinin mağlubiyetiyle bitmesi sonucu dağılmıştır.


Zaten henüz savaş sürerken, yada Amerika’nın İngiliz ve Fransızlar tarafından kolonileştirildiği zamanlarda yerlilerin Anglikanlaştırılmasına başlanmıştı. Bir yandan tanrı tarafından bu aşağılanmış inançsızları imana getirmek için görevlendirildiklerine inanan misyonerlerin baskıcı ve yıldırıcı faaliyetleri, bir yandan da kaybedilmiş bir savaşın mağlupları olarak zorla yerleşik hayata geçirilmeye çalıştırılmaları meyvelerini vermektedir. Yerliler kendilerine uygun Hristiyan isimlerini İncil’den seçmeye zorlanmış; gökyüzü, yeryüzü ve ruhlar yerine pazar günleri haça gerili bir heykelciğe iman etmeleri sağlanmıştır. Koloniciler bir yandan yerlilerin Büyük Düzlüklerindeki sahipsiz arazileri çitlerle paylaşıyor, bir yandan bir işe yaramayan başıboş bizonları avlıyorlardı.

Hâlbuki önceleri Koloni valileri ardından ise ABD Valileri aracılığı ile teşvik edilen bu vahşi yerleşim ve ilerlemenin temel gayesi beyazlarının dilini öğrenmeye başlayan yerlilerin en az beyazlar kadar haklarına sahip çıkmalarından korkulmasıydı. Yerliler mülkiyete inanmıyordu. Onların kişisel servetleri, özel eşyalara ve kendilerine ait toprakları bulunmuyordu. Toprak doğa ananındı. Kabile reisinin önderliğinde çıkılan avlar dışında “o da sadece karnını doyurmak amacıyla yapılırdı, zevk için hayvan öldürmek tamamıyla beyaz bir düşünceydi” bizonlarına saygı duyarlardı. Bizon kafası şekli verilen totemlerini göçebe köylerinde bulundururlar, saygılarını ifade ederlerdi. Toprakların beyazlar tarafından çevrilmesini şaşkınlıkla izlediler. Daha önce uçsuz bucaksız görülen bu düzlükleri paylaşmak hiç akıllarına gelmemişti(!)


Beyazların ilerlemesi asla durmadı, düzlüklerdeki son kara parçası parsellene, doğa ananın koynunda yaşayan bizonlar avlanana kadar durmadılar. Koloni mensuplarının hangisinin açgözlülükle hareket ettiğini, hangisinin ise sadece emirleri takip ettiğini bugün söyleyemeyiz. Gereksiz de zaten böyle bir ayrım. Sonuçta beyazlar; yerlileri, yerlilerin yaşam kaynağı olan bizonları ve o bizonların dolaştığı büyük düzlükleri katletti. Amerikan yerlilerinin dilleri, dinleri, gelenekleri ve kültürleri yok edilmeye çalışıldı. Beyazların yerlilere karşı ilk günahı belki de getirdikleri bulaşıcı hastalıklardı. Ne yazık ki bunu yaptıklarının farkında bile değillerdi. Avrupa’nın pislik içinde büyüyen lanet şehirlerinden grip, çiçek ve veba gibi kitlesel ölümlerle sonuçlanan hastalıkları yenidünyaya taşıdılar.

Bilinçsizce getirdikleri ölümcül hastalıklarla yetinmediler. Yerlerinden yurtlarından ettikleri kabilelerin binlerce yılda ulaştıkları doğal sınırların bozulmasına neden oldular. Beyazlar, batıya ilerledikçe ötelenen kabileler birbirleriyle mücadeleye girdi. Bu mücadele çoğu zaman gözünü toprak bürüyen beyaz liderler tarafından manipüle edildi. Belirli kabileler silahlandırılıp, diğer kabilelere karşı kışkırtıldı. Kabileler, beyazları bırakıp birbirleriyle mücadeleye başladı. Sonuç yine kabilelerin aleyhine sonuçlandı. Hastalıklar, ayrımcı yerleşim politikaları, misyonerlik faaliyetleri, sosyo-ekonomik baskılar, siyasal yaptırımlar ve en sonunda kabileler küçük kasabalara sıkıştırıldılar. Kiliselere bağlandılar ve inançlı birer Hristiyan olmaya zorlandılar. İlk dünya savaşına kadar sorunlarına yanıt bulamadılar. Sistematik bir soykırımla baş başa bırakıldılar.

Öte yandan beyaz yerleşimi kıtada büyük değişimlere sebep olmaya başladı. On sekizinci yüzyıldan sonra artık gözle görülebilen melez bir kültürel çevre yaratılmıştı. Kıtanın doğal özellikleriyle uygun kendisine has yapısına Avrupa’dan taşınan hayvanlar, bitkiler, yaşam alışkanlıkları, kültürel öğeler ve ekonomiler enjekte edildi. Kolonici yaklaşım hem yenidünyanın özelliklerini hem de eskidünyanın özelliklerini kombine etmeyi başarmıştı. Amerika’ya özgü yeni bir yaşam biçimi, doğal olmayan yollarla, yerlilere uygulanan soykırım ve sonradan işgücü için getirilen Afrikalılara uygulanan eziyetlerle birlikte doğmaya başlamıştı. Bu değişimin sonuçları elbette kolay olmadı. Sonuçları kadar süregiden süreç de sancılı ve acılı yaşandı. Birçok çatışma gözlendi.

Beyazların silahlı gücüne rağmen kimi zaman yerlilerin büyük savaşları da büyük cesaretle kotardıkları olmuştu. Kimi zaman kutup altı Amerika’da İngilizlere karşı egemenlik iddiası sürdüren Fransızlardan kimi zaman ise bağımsızlık isteyen kolonicilere karşı kraldan yanan çıkan İngilizlerden silahlanmışlar ve beyaz zulmüyle dövüşmüşlerdir. Kabile ismi Pometacom yada Metacomet olan ve bir büyük şefin olarak gururlu bir geçmişe sahip yerli yerliler ile beyazlar arasındaki en büyük savaşı 1675 ile 1678 arasında, bugün adı New England olarak bilinen topraklarda, vermişti. Metacomet büyük bir beyaz yıkımı gerçekleştirmiş, koloninin birçok kenti yağmalamıştı. Yıkımın ardından ilk kez koloniciler ana vatana danışmadan bir araya gelerek ilk birleşik Amerikan gücünü yerlilere karşı kullanmışlardı.

 Savaşın nedeni esas olarak yine beyazların saldırgan yerleşim harekâtıydı. Yerli halkların yaşam alanlarına, geleneklerine ve kültürlerine saygısızca büyüyen beyaz yerleşimleri en sonunda yükselen gerilimi alevlendirmiş ve beyazlarının dilini dahi öğrenmiş Wampanoag yerlileri saldırıya geçmiştir. Massasoit, Sassacus, Unca ve Ninnigret gibi büyük kabile önderlerin beyaz yerleşimcilerle yürüttükleri sayısız müzakereye rağmen kolonilerin akımı dinmemiş ve en sonunda savaş patlak vermiştir. Metacomet’in ölmesine kadar savaş artan ve azalan oranlarda aralıklarla devam etmiş ve sonuçta 600 beyaza karşılık 3.000 yerli hayatını kaybetmiştir. Savaş sonucunda bir sonuç elde edilememiş ve beyaz yerleşimleri artarak devam etmiştir.

Metacomet’in New England’da verdiği mücadelenin bir benzeri, aralıklarla olsa da 1609 ile 1677 yılları arasında Virginia’da da Powhatan kabilesi tarafından verilmişti. Ancak bu kez yerliler savaşları sonucunda bir barış antlaşması elde edebilmişlerdi. Dönemin İngiliz Kralı 2. Charles ile Powhatan kabilesi arasından gerçekleştiriliyordu. Maddeleri oldukça ilginç olan bu antlaşmaya göre yerliler Kral’a itaat edecekler ama arazilerine sahip olmaya ve balıkçılık yapma hakkını korumaya devam edeceklerdi. Siyasal ve entelektüel derinlikten uzak bu ikiyüzlü antlaşma açıkça bir şey gösteriyordu. Savaş galibi kim olursa olsun antlaşma masada imzalanıyordu ve bu işte İngilizlerin üstüne yoktu. Yerlilerin balıkçılık yapmak ve arazilerine sahip çıkmak gibi basit amaçlarından başka bir şeyleri yoktu. Ancak İngilizler diplomatik dilleri ve akıl almaz ileri görüşlülükleri ile tarihi bir fırsatı yerlilerin elinden çekip almayı yine bilmişlerdi.

İngilizlerin bu sözüm ona kurnaz ayak oyunlarına rağmen Amerika’da işler, İngiltere’de olduğundan farklı yürümeye başlamıştı. İster istemez bir noktadan sonra halklar arasında etkileşim sağlandı. Dillerinden ve dinlerinden zorla koparılan yerliler beyazlara büyük düzlüklerde atalarının sahip olduğu özgürlüğü ve bağımsızlığı anlattı. Yaşamın, politikadan ve salon sporlarından çok daha fazlası olduğunu insanoğlu Amerika’da anladı. Yerliler; insanlığa özgürlüğü, atları ve büyük düzlüklerin boşluk hissini hediye etti. Yerlilerin ilk siyasi birliği olan Büyük Ev İnsanları Ligi’ndeki kabileler arası yönetimsel ilkeler daha sonra ABD’nin eyaletler arası ilişkilerine temel oluştur. Yine de bu bahsetmeye çalıştığım etkileşim Amerikan Devriminden sonra yerini daha baskıcı bir rejime bırakır. Federasyon büyümek ve genişlemek için yine gözünü yerli topraklarına dikmiştir.

Amerikan Devrimi sırasında Amerikalı Koloni güçleri bir yandan İngiliz Kraliyetinin yenidünya üzerindeki askerleriyle çarpışırken, bir yandan da İngilizlerle yer yer işbirliğine giden yerlilerle savaşmıştır. Savaş bütün vahşetiyle yerlilerin üzerinden geçer. Zaten giderek azalan yaşam alanları koloni güçleri tarafından ele geçirilir, sürgün ve kürek cezaları uygulanır. İdamlar gerçekleştirilir. İngiltere’den destek güç gelesiye kadar kraliyet yanlıları, Amerikalılar karşısında oldukça zorlanmıştır. İngilizler özellikle yerlilerin araziyi tanımasından ve iz sürme yeteneklerinden faydalanırlar. Ancak yerlilerin kendilerini koruması mümkün olmamıştır. Son kraliyet birliği de İngiltere’ye döndüğünde, hayatta kalabilen yerliler yine bu topraklarda Amerikalılarla yaşamaya devam etmişlerdir. 1783 yılında İngilizler geri çekilmelerinin ardından Amerikalılar ile barış antlaşmasını Paris’de imzaladıklarında, müttefikleri olan yerlilere ait toprakları da Amerikalılara vermişlerdi. Yerliler bir kez daha aldatılmıştı.

İlk ABD Başkanı George Washington, büyük bir generaldi. Askeri dehası yanında bir devlet adamı olarak da insanlık tarihine katkısı tartışmasızdır. Ancak yine de o dahi Amerikan yerlilerinin ehlileştirilmesi gereken yaratıklar olduğunu düşünüyordu. ABD’nin ilk kurumsal yapılarının hayata geçirilmesinden bu yanan yerliler Hristiyanlaştırma, medenileştirme, insanlaştırma politikaları ile yüz yüze bırakılmıştı. Her ne kadar George Washington, yerli arazilerinin satın alınmasını öngörmüş olsa da bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Yerli arazileri beyazlar tarafından hunharca peşkeş çekildi. Yine George Washington’un siyasi olarak öngördüğü yerlilerin vatandaşlık hakları hiçbir zaman tam anlamıyla teslim edilmedi. Hristiyan olmayan, kendisine düzgün bir Hristiyan ismi almayan, beyazlar gibi giyinip, İngilizce konuşmayan yerliler ne vatandaş ne de insan olarak tanınmadı.


Yerlilerin beyazlara karşı mücadelesi iki yüz yıl daha devam etti. 18. Yüzyılın sonlarından 20. Yüzyılın başlarına kadar sürekli olarak düşük yoğunluklu bir savaş hali süregeldiyse de bu asla beyazlar tarafından tartışılmadı. Yerli sorunları ancak yerlilerin silahlı başkaldırılarına kadar göz ardı edildi. Ayaklanma baş gösterdiğinde ise silahlı mücadele ile beyazlar yeniden “düzeni” sağladıktan sonra yerlilerin haklarını çiğnemeye devam ettiler. 19. Yüzyılın ilk çeyreğin patlak veren Meksika Savaşı da yerlilerin hak arama algılarını köreltti. Beyazlar, kıta üzerindeki egemenlik haklarını, yerlilerin yaşam haklarından daha üstün görmeye başladılar. Meksika Savaşını desteklemek için kıtadaki beyaz egemenliğinin beyazların aşikâr kaderi olarak nitelediler.

19. Yüzyılın ikinci yarısında patlak veren Amerikan İç Savaşında yerliler Konfederasyon yanlıları ile birlikte oldular. Savaşın çıkma nedeni eyaletler arasından kızışan köleliğin kaldırılma tartışmasıydı. Güney eyaletleri, ki büyük çoğunluğu yerlilerin yaşadığı yerlerdi, köleliğin sürdürülmesinden yana taraf iken kuzey eyaletler köleliğin kaldırılmasını istiyordu. Eyalet anayasalarında belirlenen bu konunun ulusal boyutta tartışılmasının nedeni ise köleciliğin doğurduğu ekonomik girdi sorunlarıydı. Ticarette büyük fark yaratan girdi maliyetlerinden işgücünü kölelerden karşılayan güneyliler kuzeylilerin katlanmak zorunda oldukları ücret maliyetlerini sıfırda tutuyorlardı. Yerliler, Afrika’dan getirilen siyahlarla beyazların sayesinde tanıştılar. Yerlilerin siyahlara bakışı, beyazlar üzerinden şekilleniyordu. Ancak yine bazı yerli kabilelerin kuzeydeki federasyon birlikleriyle savaştığı da gözlenmişti.

Bir yandan da yine aynı yüzyılın başından bu yanan yerliler Amerikan vatandaşlığına adım atmaya başlamıştı. Elbette bu gönüllü bir adım olarak yorumlanmamalıdır. Zira yüzlerce yıl süren bir soykırım, savaş ve direncin ardından gelen bu vatandaşlık hareketi, boyun eğilmek zorunda kalınan acı bir kaderden başka bir şey değildir. Çaroki’ler bir ulus olarak vatandaşlığı geçen ilk Amerikan yerlileridir. Yerlilerin vatandaşlığa geçişleri bir yandan bir barış antlaşmasını müteakiben yenilen yerlilere dayatılıyor bir yandan da Amerikan Senatosundan geçecek bir yasayla belirli şartlara bağlanıyordu. Yüzlercesi bulunan bu vatandaşlığa kabul yasalarının tipik özelliği konargöçerliği bırakma ve yerleşik hayata geçmenin mutlaka bulunmasıydı. Çarokilerden sonra, Şiyanlar (cheyenee), Choctawlar, Komançiler, Irokiler, Muscogiler ABD vatandaşlığına geçti. Yaslarla kısıtlanmış bir vatandaşlığa, elbette. 1871’de ise artık ABD kongresi yerli ulusların tek tek kongrede vatandaşlığa katılımının oylanmasını yasakladı. Artık dileyen yerliler, ulus değil birey olarak vatandaşlığa geçecekti. Bu pazarlıkların ve yerlilerin yerleşmek için özerk yasal statüler talep etmesinin önüne geçmek için yapılmıştı.


En son olarak 1924 tarihli Yerli Vatandaşlık Yasası ile vatandaş olmayan bütün yerliler, bu yönde bir talepleri olup olmadığına bakılmaksızın Amerikan Vatandaşı ilan edildi. Bu yasadan önce Amerikan yerlilerinin en az yüzde otuzunun henüz vatandaşlığa geçmediği düşünülmektedir. Bu yasa ile birlikte yerlilere oy kullanabilme, evlenebilme ve mülkiyet edinebilme gibi neredeyse beyazların iki yüzyıldır kullandığı anayasal haklar verilmiş oldu. Yerliler en sonunda kendi toprakları üzerinde kurulan işgalci bir devletin ferdi yapılmışlardı. Beyazların devletine yerlilerin girmesiyle, yerliler askerlik hizmetinde bulunmaya da başladılar, Avrupalıların dünya savaşlarına binlerce yerli asker katıldığı bir gerçektir. Amerikan yerlilerinin bundan sonraki öyküsü vatandaşlık haklarının güçlendirilmesi, yerli ulusları olarak azınlık haklarının elde edilmesi ve kendilerine ayrılan yerleşim bölgelerindeki yönetimsel özerkliklerinin tanıması amacıyla yürütülen daha sivil çalışmalardı.

Altmışlarda güçlenen gençlik hareketi yerliler arasında da kendisini hissettirir. Özgürlük ateşi Amerikan yerlilerinin zaten unutmadığı bir duygudur. Gençler taleplerinin anayasal kurumlar nezdinde dile getirir. Birçok yasa çıkarılır ve hükümetlerin yerlilerle ilişkilerinde muhatap olma yetkisi verilir. Yerel, bölgesel ve ulusal komitelerin çalışmaları, sivil haklar düzleminde ele alınır. Beyazların kendi içindeki tartışmalardan ve yerlilere karşı yürütülen asimilasyonun toplumsal olarak sol ve demokrat çevreler tarafından ifade edilmeye başlamasıyla yerli hakları gündeme gelir. Bir çok yerli özerk bölgeleri kurulur. Yerlilerin sivil organizasyonları yasal ve anayasal statüler kazanır. Altmışlar hareketinden en kazançlı çıkanlar toplum içinde en zayıf olanlardır. Yerliler ve siyahlar, insan hakları mücadelesinde başı çekerler. Talepleri büyük ölçüde yerine getirilir. Beyazlar günah çıkarmaktadır.

Bugün ABD’de, Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi (NCAI) verilerine göre, federal yasalarca tanımış 556 yerli ulus bulunmaktadır. Yerliler, ABD toprakları üzerinde tanınmayan, tarihte hiç var olmamış ve adını konulmamış bir hayali devlet, cemiyet yada milliyet gibidir. ABD Anayasasının ilk maddesiyle ABD hükümetinin yabancı hükümetler, federal devletler ve yerli kabileler ile ilişki kurmakla görevlendirildiği yazmaktadır. Yani yerliler kendileriyle ilişkiye geçilen, dış bir yönetim erki gibi anayasal olarak tanınmaktadır. Ancak yerlilerin vatandaşlık hakları bulunmaktadır yine de yerlilerin günümüzdeki en büyük örgütü olan Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi Washington’da büyükelçilik olarak temsil edilmektedir. Amerikan yerlileri artık, özerk yönetimler olarak yasal oluşumlardır.

Her bir kabile ayrı bir ulus olarak kendisini tanımlamaktadır. Zaten dilleri ve inançları da farklılar göstermektedir. Yine de bütün bir Amerikan yerlileri ulusundan çok, Amerikan yerli halklarından söz edilebilir. Her bir kabile, bulunduğu çevrede kendisine ait yerleşim bölgesi sınırları içinde özerktir. Bu özerklik yasama, yargı ve adli erkleri de içermekle birlikte, çoğunlukla federal kurumların yetki alanları dışında tutulmamıştır. Yerli özerk komitelerini, Amerikan idari yönetimi içindeki federatif eyaletler içindeki özerk yönetim alanları olarak düşünmek gerekmektedir. Zaten tarihsel olarak uluslaşmayan bu toplum bugünde bizim bildiğim anlam kendilerini bayrak, marş yada devlet ile temsil eden ulus değillerdir. Ancak yine de NCAI Başkanlık olarak, kendisini “Amerikan Yerlilerini Devleti” olarak tanımlamaktadır. Yerli topraklarında ABD’nin federal hükümetinin vergi hakkı saklı iken, eyaletin veri koyma hakkı bulunmamaktadır. Yerliler kendi özerk mali ve idari rejimlerinde eyaletlerden bağımsızdırlar. 

Orjinal adı:
Adı Olmayan Bir Halkın Hikayesi: Amerikan Yerlileri

Alaska'nın Hikayesi: Rusya tarafından ABD'ye satılması

ABD siyasi haritası incelendiğinde, ana karayla bağlantısı olmayan ve tek kara yolu bağlantısının Kanada üzerinden yapılması gereken Alaska derin bir tarihin izlerini taşıyan kadim topraklardır. Üzerinde binlerce yıldır yaşayan yerlilerden sonra buraları gören ilk beyaz insanlar Ruslar olmuşlardı. Zaten bu soğuk toprakların ismi de yerli Eskimo dilinden Rusçaya oradan da İngilizceye geçmiştir. Bu toprakların insanları zor şartlara uyum sağlamış, doğayla bütünleşik ve barış ruhlu insanlardır. Kıtanın Avrupalılar tarafından işgali sırasında coğrafi zorluğu bu toprak parçasına görece bir koruma sağlamıştır.

İngilizlerin kuzeyden, Portekizlilerin güneyden ve İspanyolların da ortasından saldırdığı Amerikan toprakları üzerindeki halkların hikayesi onlarca yıldır anlatılıyor, anlatılmaya da devam edecek. Bu kadim toprakları “keşfeden” beyaz insanların yarattıkları tahribatın öyküsünü nasıl anlatsak az. Ancak yine de kıtanın uçlarında başka öykülerin de yazıldığını unutmamak lazım. Avrupalı akıncıların güzergahlarına uzak kalan Alaska gibi topraklar ise barındırdıkları başka öyküler ile hatırlanmaktadır. Henüz daha devrim ateşiyle tanışmamış Rus İmparatorluğu diğer Avrupa imparatorlukları gibi dünyanın geri kalanı üzerinde hak aramaya yeltenmiştir.

Bering Boğazı ve Alaska


Biz Türklerin büyük bir hamasetle deli olarak nitelendirdiği, bütün Avrupa’nın ise “Muhteşem” bildiği Çar I. Petro ülkesini ve hamisi olduğu toprakları genişletmişti. Rusya onun zamanında Avrupalı devletlerden birisi olarak nitelendirilmekteydi. Aynı Osmanlılar gibi Rusların da Avrupalı devletlerden birisi olmayı bir matah zannettikleri zamanlar olmuştur. Ülkesini karanlık bir dönemden modern bir devlete dönüştürmüş, St. Petersburg’u bir kültür ve teknoloji merkezi haline getirmişti. Kurduğu Üniversite ve Akademilerde Avrupalı büyük düşünür, şair ve bilim insanlarını buluşturmuş, batılı teknikleri ülkesine kazandırmıştı. Büyük Kaşif Vitus Jonassen Bering ortaya çıkana değil Rusların egemenliğindeki kuzey topraklarına birkaç macera ruhlu bilim insanı ve kaşif dışında ancak askeri yada siyasi amaçlarla ulaşılmıştı.

Bir aile geleneğini bozarak üniversite eğitimi yerine gemiciliğe merak saran Bering, on sekizine kadar batılıların kontrolündeki dünyanın neredeyse tamamını görmüştü. Kıta Avrupa’sına döndüğünde ise önüne çıkan altın bir fırsatı değerlendirmekten geri durmadı, Danimarka asıllı bir Rus komutanın denizci topladığını öğrenince kaydını yaptırdı. Birinci Petro’nun bitmek bilmeyen iştahıyla sürekli büyüyen deniz kuvvetlerinde yükselmesi de zor olmadı. Ancak yine de savaşlarda büyük başarılar gösteremez ve rütbesini yükselmez. Henüz kırk iki yaşında iken emekli olmayı seçer ama emeklilik günleri uzun sürmez ve bu sefer keşif ve doğu sınırlarının haritalandırılması göreviyle amiralliğe getirilir.

27 Aralık 1724 günü aldığı bu yeni emri uygulayacak sağlık sorunları yolculuğun bir türlü başlayamamasına sebep olur. Asıl hedefi, varlığı hep tartışma konusu olan kuzeydeki suyolunu bulmaktır. Zira Rusya’nın Asya topraklarının ucundaki Yakutsk veKamchatka’nın ardından bir denizin Çin’e ve Hint Adalarına ulaşacağı iddiası ortada, kanıtlanmayı bekliyordur. Bu keşfin Rus İmparatorluğu için anlamı muazzam. Hani, hep tarih kitaplarımızda duyduğumuz “sıcak sulara inmek” deyimi vardır ya. Bu suyolu tam da bu amaca hizmet etmektedir ve Rusların ticari, askeri ve siyasi diğer büyük amaçları için elzemdir. Gerçekten Rusların, Avrupalılar ile dünyanın siyasi ve iktisadi olarak paylaşımında rekabet etmesi için deniz yollarına doğrudan ulaşımı gereklidir ve doğu keşfi bu yüzden önemlidir.

Hastalıklar, kazalar, kapanan yollar ve erimek bilmeyen donmuş nehirlerin engellediği bu yolculuğun ilk etabı karadan tam iki yıl sürmüştür. Başkentten yola çıkan kafile ve araç gereçler Kamchatka’ya ulaştıklarında iki yıl gibi bir süre geçmiştir. Onlarca ton ağırlığındaki malzemeler, keşifte kendilerine eşlik edecek bilim insanları kafilesi ve onlara ait eşyalar, gıda malzemeleri ve yardımcı personel de eklenince Bering’in sorumlu olduğu yük daha da artmıştır.

Vostok, Fortuna ve Gabriel isimli gemileriyle büyük bir keşif ekibi Kamchatka’dan yola çıkarak bilinmezliğe doğru ilerler. O güne kadarki iddialara göre iki büyük ihtimal vardır ve ikisi de henüz kanıtlanamamıştır. Birincisi Rus Asya’sıyla İngiliz Kolombiya’sı kara yoluyla bağlıdır. Ki doğru olmadığı çok geçmeden anlaşılacaktır. İkincisi ise bugün doğru olduğunu hepimiz Bering sayesinde bildiğimiz, Rusya ile Amerika’nın arasında bir boğaz vardır ve bu büyük suyolu iki kıtayı ayırmaktadır. Yine de Bering’in ilk keşif gezisi yarım kalmış ve büyük bir başarısızlıkla kâşif St. Petersburg’a dönmek zorunda kalmıştır. Çok geçmeden sadece bir suyolu ihtimalinin daha kuvvetli olduğu iddiasının İmparatorlukça yeterli görülmemesiyle, Bering yarım kaldığı işi bitirmek ve Amerika’ya ayak basmak için ikinci bir keşif düzenlemeyi kabul ettirir.

Ancak bu kez Rus İmparatorluğundaki siyasi çalkantılar yüzünden Bering’in keşif ekibini toplayıp yola çıkması gecikmiştir. Kraliyet ailesinin hamiliğinde gerçekleştirilecek olan keşif yolculuğunda Bering’e eşlik edecek olanların belirlenmesinde de sorunlar yaşanmaktadır. Siyasi çekişmeler ve bu büyük keşfin tarihi tanıklığında bulunmak isteyenlerin çokluğu Bering’in zamanından çalmaktadır. Artık ellili yaşlılarına yaklaşmakta olan Bering’in sağlık sorunları da yolculuğa olan kuşkuyu artırmaktadır. Bering’in bütün bu sorunları aşıp yolculuğa çıkması için gereken süre neredeyse dört yılı bulmaktadır. 1733’te ilk küçük ekip yola çıktığında dahi hala keşifte bulunmak isteyenlerin talepleriyle boğuşmak Bering’in omuzlarındadır.

Kamchatka’ya son ekibin ulaşması 1737’ye kadar uzamıştır. Öncü bir ekibin daha kuzeyden Amerika’ya daha kısa bir yol bulma çabası da boşa çıkınca Bering ve beraberindeki üç bin kişilik ekip 1740’lı yılların başında ikinci keşiflerine nihayet başlayabilmişlerdir. Bu kez St. Peter, St. Paul ve Nadezhda isimli gemilerle hareket edilmiştir. Ancak Amerika’ya doğru ilerlemeden önce Asya’da kara bağlantısı olmayan son liman olan Petropavlovsk’a uğramak gerekmektedir. Bu kısa liman ziyareti sırasında kafilenin üçüncü gemisi olan Nadezhda’yı yitirirler, henüz sert denizlere açılmadan yaşanan bu kayıp büyük bir moral düşüklüğünü de beraberinde getirir. Kamzhatka’da yerliler ile Rus kaşiflerin yaşadığı sorunlar da Amerika keşfinin Ruslar için ne denli zor olduğunun bir başka göstergesidir. Henüz Rus İmparatorluğu kendi egemenliğini Asya’da oturtamamıştır ki oradan Amerika’ya ulaşsın. Ancak yine de Bering bütün fiziki ve moral zorlukları göze alarak son liman Petropavlovsk’tan Amerika doğru açılır.

16 Temmuz 1741’de bu büyük kafile Amerika kıtasına ulaşır ama Bering de dahil mürettebatın büyük kısmı hasta yada yaralanmıştır. Kafiledeki bilim insanları ve coğrafyacılar ulaştıkları kara parçasını inceleyerek Amerika’ya ulaştıklarını raporladıktan sonra Bering’in ilk emri geri dönüş hazırlıklarının başlaması yönünde olmuştur. Zaten gelirken bir gemiyi parçalamış diğeri ile de fırtına yüzünden yolları ayrılmıştır. Ancak sonuçta Amerika’yı “yeniden” keşfetmişlerdir ve görev başarıya nihayet ulaşmıştır. Dönüş yolunda Bering hastalığına yenilmiş ve daha sonra kendi adıyla anılacak olan bir adada vefat etmiştir. Ada bugün insan eli değmemiş eşsiz doğal güzelliği ile koruma altındadır. Bering’in ardından kafileye Alman asıllı bir başka kaşif George Wilhelm Steller kaptanlık edecektir. Steller’in de aynı Bering gibi adı bugün Alaska kıyılarındaki birçok ada ve sahilde yaşatılmaktadır.

Bering’in yaptığı bu ilk keşif ziyareti Alaska yerlilerine hastalıklar ve ağır ölümler dışında bir şey getirmemiştir. Barışçıl yarımada halkı gördükleri ilk beyaz insanları büyük bir hoşgörüyle karşılamıştır. Ancak karşılığında Rusların verdikleri değersiz hediyelerle birlikte ölümcül hastalıklarla yüz yüze kalmışlar ve kelimenin tam anlamıyla kırılmışlardır. Rusların ardından Alaska üzerine İspanyollar ve Japonlar da keşif yolculukları yapmışlar ve kimi askeri ve ekonomik koloniler kurmuşlardır. Ancak Alaska’nın esas siyasi yapısı üzerine durmamız gereken Российско-Американская Компания (Rus-Amerikan Kumpanyası)dır

Alaska’da Bering’in keşfinin ardından başlayan Rus yerleşimleri 1784 yılında kurulmaya başlamıştır. Kürk tacirlerinin büyük bir övgüyle bahsettikleri Alaska’nın vahşi topraklarına akın eden yalnızca Ruslar olmamakla birlikte Rusların çoğunluğu elinde tuttukları söylenebilir. Özellikle İspanyolların ve Japonların akınları da yoğundur ancak kimse Ruslar kadar büyük nüfus hareketleri sağlayamaz. Yerlilerin ise gelen beyaz akın karşısında tutunacakları dalları yoktur. Yerlilerin genel olarak istilacılardan farklı yaşam koşullarına sahip olması, farklı ekonomik alanlarda yaşamlarını idame ettirmeleri ve iki grubun birbirlerine olan temasını alan genişliğini nedeniyle kısıtlanması Amerika’nın geri kalanın aksine burada kısmen bir beyaz-yerli çatışmasının daha küçük çaplı olmasını doğurmuştur. Alaska’daki iki büyük yerli gruptan Aleut dilini konuşan Eskimolar sahillerde, Na-Dene diline sahip Eskimolar ise iç kesimlerde yerleşmişlerdi. Barışçı bir halk olan Eskimolar balıkçılık ve küçük düzeyli değiş-tokuş dışında toprak mülkiyetine de inanmazlardı.

Rusların ve aslında bütün beyaz Avrupalı adamların yüksek ulaşım maliyetleri nedeniyle Alaska’daki arazileri yerleşime açmak gibi bir niyetleri olmadığı düşünülebilir. Ancak sadece bir tek adamın Alaska’daki kürk ticareti tekeli karşısında Rus İmparatorluğundan yerleşim iznini alması ve Rus-Amerikan Kumpanyasını başlatmasıyla işin rengi değişir. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Alaska’daki arazileri yerleşime açan Grigory Ivanovich Shelekhov ve ailesini kurduğu bu şirket yoluyla Ruslar Alaska’daki yerleşimlerini artırırlar. Ancak yerleşimlerin artışı yerli kabilelerle Rus yerleşimcilerin ve kürk tacirlerinin de karşı karşıya gelmesine neden olur. 1804’de Stika’da Ruslarla yerli Tlingit Kiks âdi kabilesi arasında bir savaş meydana gelir ve savaşın sonucunda yerli kabile mensupları yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklardan çıkarılmışlardır. Bölgenin adı da değiştirilmiş ve Ruslar tam olarak emperyal bir içgüdüyle Alaska sahillerini sömürmüşlerdir. İlginçtir ki bu küçük yerli kasabası ilerleyen dönemde “Amerika Rusyası”nın başkenti olacaktır.

Alaska'nın 7,2 milyon dolara alındığını gösteren çek


Ancak çok geçmeden Rusya anakarasında baş gösteren iç karışıklıklar, Avrupa’da yaklaşan savaş ihtimali ve Alaska’daki düşük ticari hareketlilik Rusların Alaska’daki yerleşimlerini “karlı” olmaktan çıkarmıştır. Büyük bir talihsizlik olarak Rus Emperyalizmi ilk fethinden büyük bir zararın içine girmiştir. İngiliz, Fransız yada İspanyollar gibi sömürüsünden büyük getiriler bekleyen Rus Emperyalistleri Alaska’nın o günlerde bilinmeyen petrol ve gaz rezervlerinden habersizce sadece kürk ticaretine bel bağlamışlardır. Kürk satışının yetersizliği ise Rusların hayallerini yarım bıraktırmıştır. Bütün bunların üzerine yirminci yüzyılın hemen başında Rusya’da başlayan siyasi karışıklıklar Alaska’daki sömürü rejiminin daha fazla sürmesine imkan bırakmamıştır. Çar II. Aleksander’in Rus İmparatorluğunun Amerika’daki topraklarını daha fazla tutmaya gücü yetmemiştir.

1824’de ABD ile 1825’de ise İngilizlerle yapılan antlaşmalarla belirlenen “Rus Amerikası” yada “Amerika Rusyası” topraklarının elden çıkarılması için Çar II. Aleksander ABD ile görüşmelere başlar. Amerika toprakları üzerinde kan ve gözyaşı ile kurdukları süper güçle iki büyük egemen; o toprakların gerçek sahibi yerlilerin görüşlerine dahi başvurmadan kendi aralarında yaptıkları gizli bir pazarlıkla Alaska’yı satılığa çıkarırlar. Dünya üzerinde para karşılığı el değiştiren ilk kara parçası olması nedeniyle Alaska belki de kendisini satılığa çıkaran Rus Emperyalistlerine en büyük kazığı atmıştır. Çar II. Aleksander kar etmiyor ve ekonomik getirisi az diye satılığa çıkardığı bu topraklarda bulunan gaz ve petrol kaynakları daha sonra Çar’la dalga geçilmesine dahi sebebiyet vermiştir. Ancak kaybeden; her şekliyle, Alaska yerlileri ola gelmiştir. Toprakları ellerinden zorla alının bu insanlar, satılığa çıkan vatanlarında bulunan değerlerden faydalanamamışlardır.

Rusların Amerikan İç Savaşının hemen arkasından ABD’ye yaptıkları bu satış teklifiyle bir yandan ellerindeki “değersiz” bir toprak parçasından kurtulmak bir yandan da az da olsa o güne kadar ki harcamalarının bir karşılığını almak istedikleri düşünülebilir. Öte yandan Rusların İngilizlere karşı ABD’yi destekleyen böylesi bir satış ile İngilizlerin Amerika’daki çıkarlarına ters bir hareketle Avrupa’daki dengeleri yeniden kurmak istedikleri de düşünülebilir. Karşı taraftaki ABD’nin bu satışa da çok iştahla bakmadığını da not etmek gerekmektedir. İç savaşın hemen arkasından böylesi bir ekonomik yükün altına girmenin ABD’li komuoyu ve basın tarafından eleştirilmesi kaçınılmazdı. Satış anlaşmasına imza atan dönemin İç İşleri Bakanı William Seward çokça eleştirilmiş, anlaşma “Seward’s folly” (Seward’ın Ahmaklığı) olarak dalga geçilmiştir.

Ancak zaman bu eleştirileri haksız çıkarmıştır. Önce yaşanan “Altına Hücum” ardından da Alaska’da keşfedilen petrol ve gaz yatakları ABD tarafından verilen 7,2 Milyon Dolar’ı misliyle geri kazanılmasına yol açmıştır. Satışın ardından Tlingit kabilesi ABD hükümetine satışın geçersiz olduğunu, topraklarının kendilerine ait olduğunu bildiren bir dilekçeyle başvurmuşsa da olumlu bir sonuç alamamıştır. 1935 yılında ABD Kongresi yerlilere toprak kayıpları için dava açma hakkı tanıyan bir yasayı çıkarınca Tlingit ve Haidas kabileleri de Alaska’daki arazileri için ABD hükümetine dava açmıştır. 1959 yılında biten dava sonucunda Alaskalı yerli halklar haklı bulunmuş ve ABD hükümetine Alaskalı halklara tazminat ödemesi kararlaştırılmıştır. 1968 yılında kazanılmış olan dava sonucunda öngörülen tazminat tutarları yerli halklara bütünüyle ödenmiştir.

Bütün bunların sonucunda diyebiliriz ki diğer Amerikan yerlilerin tarihinde olduğu gibi Alaska yerlilerin tarihi de kan ve gözyaşıyla yazılmıştır. Yerliler açısında tarihi yazan el bu kez Avrupalı bir başka el, Ruslar olmasından başka bir fark yoktur. ABD eyaletleri arasındaki en yüksek yüz ölçümü ve en az nüfus yoğunluğuyla anakaradan ayrı gibi duran bu topraklar üzerinde yaşayan insanların tarihi yok, adları yok, iradeleri unutulmuş, hakları çiğnenmiştir. Günümüze doğru ise yerlilerin kazanımları artmıştır. Altmışlı yıllarda bütün dünyada başlayan siyasal canlanma diğer Amerikan yerlilerini etkilediği gibi Alaskalı halkları da etkilemiş ve kimlik mücadelelerini sürdürdükleri ilk siyasal ve sosyal örgütlere taşımışlardır. 1966 yılında kurulan “Yerlilerin Alaska Federasyonu” (Alaska Federation of Natives - Eskimo, Indian, Aleut) altında birleşmişler ve güçlenmişlerdir. Artık Alaska yerlileri birlikte hareket etmektedirler, topraklarının bir kısmını geri almışlar ve kendi topraklarından çıkarılan petrolden “geç de olsa” nemalanmaktadırlar. ABD hükümetleri ise diğer Amerikan yerlileri gibi AFN aracılığı ile Alaska yerlilerinin de siyasal ve kültürel varlığını tanımaktadır. Alaska konusunda büyük hatalara imza atan Rus Emperyalistleri, Çarı II. Aleksander’in yanlış öngörüsünün kurbanı olmuşlar ve devrimle birlikte tarihin çöplüğündeki yerlerini almışlardır.

Keşiften Önce Amerika 'daki Uygarlıklar




Amerika halklarının kökeni bugün de, kesinlikle bilinmiyor.Bazı etnograflar onları Asya‘ya, bazıları da Okyanusya’ya bağlıyorlar.Amerika’nın tarih sahnesine girişi, İsa’nın doğum yıllarına rastlar.



Bu tarihten önce kıta, başlıca merkezleri Meksika‘da ve Peru‘da olan üç uygarlığa sahne olmuştur: Meksika uygarlıkları grubuna Mayalar ve Aztekler girer; Peru grubunda ise İnkalar yer alır.



Kökenleri, Orta Amerika’nın yüksek yaylalarına dayanan Mayalar, uygarlıklarını belki de üç bin yıllık bir dönem boyunca kurdular.Mayalar’ın M.Ö. VIII. ve VII. yüzyıllarda en yüksek düzeyine ulaştı.


Nedenleri hemen hiç bilinmeyen bazı olaylar, bu parlak uygarlığa son verdi.Mayalar’ın çökmeye yüz tuttuğu ve artık bir varlık gösteremedikleri (XIII. yy.) dönemde bugünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinden gelen göçebeler, Mexico vadisinde barışçı bir düzen içinde çiftçilik ediyorlardı.Bu yeni gelenler, yüz yıl sonra Aztek İmparatorluğu’nu kurdular; İspanyol hükümdarları, askeri ve dini yetkileri ellerinde topladılar; ülkenin iktisadi hayatını geliştirdiler ve akılcı bir adalet örgütü kurdular.


Orta Amerika, art arda Maya ve Aztekler’in hâkimiyetine girerken, Güney Amerika’da Peru, Bolivya, Kolombiya ve Şili sınırlarında da yeni bir uygarlık doğuyordu.Bu uygarlığın sahibi olan İnkalar X. yüzyıldan itibaren düzenli bir şekilde Peru ve Bohoya’nın fethini gerçekleştirdiler.Savaşçı halk olan İnkalar, hâkimiyetleri altına aldıkları ve çağdaşları olan halklardan, benzerine hiç bir yerde rastlanmayan siyasi bir örgütlenme biçimi ve sosyal ekonomik anlayışlarıyla ayrılıyordu.



İnkalar, sivil hayatlarında da kullandıkları ilkeleri uyguluyordu: Hiyerarşi, disiplin, görev ve titiz bir iş dağılımı.İspanyol ve Portekiz fetihlerinin başladığı dönemde, Orta ve Güney Amerika, güçlü ve kendine özgü bir uygarlığı doğuracak bütün olanaklara sahipti.Avrupa’nın sömürgeleştirme yöntemleri bu uygarlığı hemen de hiçe indirdi.

ABD'nin Bağımsızlığına Osmanlı Etkisi



Bir- iki asır öncesine değin, devletlerin varlık ve geleceğini dünyanın en güçlü devleti sıfatıyla Osmanlı tayin ediyordu. Osmanlı Devleti, İngiltere'ye karşı giriştiği bağımsızlık mücadelesinde Amerika'ya, 1770'li yıllarda gemilerle yardım göndermişti. O zamanlar Amerika, küçük bir devletti ve İstanbul'da mazlahatgüzar seviyesinde temsil edilebiliyordu. Dönemin başkanı Andrew Jackson'ın, Sultan II. Mahmud'a gönderdiği mektuplar, Amerika gibi yardıma muhtaç ufak bir devletin duyduğu hayranlık ve minneti ifade etmesi bakımından son derece enteresandır.

Sultan Abdülmecid devrine denk gelen Amerikan iç savaşında da Osmanlı, yaptığı katkıyla aktif bir rol oynamıştı. Savaşın kritik bir aşamasında, Kuzey hükümeti, Osmanlı'dan askeri yardım talebinde bulunmuş ve Abdülmecid bu talebe, 1860 yılında 120 deve yükü askeri malzeme ile 100 has asker göndererek yerine getirmişti. Hatta Osmanlı askerleri, sahip oldukları bilgi, beceri ve tecrübeyle kuzeylilerin savaşı kazanmalarında ciddi bir görev üstlenmişlerdi. Bu malumatları arşivlerden tespit edenler, bizzat Amerikalı tarih araştırmacılarıdır.


Kaynak: İsmail Çolak, Osmanlı'nın Gizli Tarihi, s. 22-27.

II. Abdülhamid Latin Amerika'ya da el atmış




Sultan II. Abdülhamid'in tahta yeni çıktığı sıralarda, bundan yaklaşık 124 yıl önce, Brezilya İmparatoru Osmanlı topraklarını ziyaret etmişti. 1876 yılının ekim ayında, kendisi koyu Katolik olan Brezilya İmparatoru II. Alfonso Pedro, eşi İmparatoriçe Theresa Christina ve maiyetleri ile beraber Osmanlı topraklarına ayak bastı. Ziyaretin asıl amacı siyasi olmayıp, çok dindar ve koyu Katolik olan imparatorun, Avrupa'da birkaç ülkeye yaptığı ziyaretler vesilesiyle Osmanlı sınırları içindeki kutsal toprakları yani Kudüs'ü ziyaret etmek istemesiydi. 

Brezilya İmparatoru, Avrupa'ya geldiklerinde; Belçika ve İsveç Kralları ile Rusya Çarı'nın resmi konuğu olmuş, bu arada Kudüs'ü ziyaret etmeyi istemiş, söz konusu bu istek diplomatik kanallardan İstanbul'a iletilmiş ve olumlu cevap alınmıştı. Bir ay boyunca Rusya'da Çar'ın misafiri olan İmparator II. Alfonso, bu ziyareti sonrasında Petersburg'dan karayolu ile Karadeniz kıyısındaki Odessa'ya gelmiş, oradan da “Vladmir” ismli Rus vapuruyla İstanbul'a hareket etmişti. 

İmparator ve İmparatoriçe, Osmanlı topraklarına gerçekleştirdikleri bu gezilerini özel ve dini bir amaca yönelik olarak yaptıkları için, Osmanlı İmpratorluğu'nun başkenti İstanbul'da resmi kabul ve törenler yapılmamıştı. Sadece geziye yönelik hazırlanan ziyaret programları çerçevesinde İstanbul'da güzel günler geçirmişlerdir. Brezilya İmparatoru'nun İstanbul'daki gezi programının bir günü şu şekilde planlanmıştı; 

“Bentlerde gezinti, Büyükdere köyünde gezinti, Kağıthane deresini ziyaret, Ayasofya, Aya İrini ve Silah Müzesini ziyaret, Beykoz köşkünü ve Boğazdaki Tokat köşkünü ziyaret, Süleymaniye ve Kariye Camiini ziyaret, Emirgan Parkını ziyaret, en son olarak da Vefa'daki Jüstinyen su yolunu ziyaret.” 

İmparator ve maiyeti, İstanbul ziyaretinden sonra deniz yolu ile ilk önce, o dönemlerde Aydın vilayeti olarak anılan İzmir'e hareket etmişlerdi. Konukların geleceği önceden haber verildiği için İzmir'de çok iyi karşılanmışlardı. 12 Kasım 1876'da İzmir'den vapurla hareket ederek Hayfa'ya gidilmiş, oradan da yine bir Osmanlı toprağı olan Kudüs'e geçilmişti. İmparator, Kudüs ve civarındaki kutsal yerleri ziyaret etmiş, kendilerine karşı yapılan iyi ve sıcak muameleden dolayı memnun kalarak İstanbul'a bu konudaki şükranlarını belirtmiştir. Yine Filistin'deki bu ziyaretlerinden sonra ülkelerine dönmeden evvel, Mısır'a uğramışlar ve oradaki tarihi anıtları, piramitleri gezmişlerdir. 

Brezilya İmparatoru II. Alfanso, ülkesine döndükten sonra, Osmanlı topraklarında gördüğü sıcak ve yakın ilgiden dolayı memnuniyetini ve şükranlarını sunmak için, kızı Prenses İsabella aracılığıyla, padişaha sunulması için resmi bir mektupla birlikte, en büyük Brezilya nişanını İstanbul'a göndermişti.Söz konusu mektup tercüme edilerek Sultan II. Abdülhamid'e takdim edilmiş, buna 18 Şubat 1877 tarihinde aynı şekilde bir teşekkür mektubu ile cevap verilmiştir.

ABD'ye kafa tutan Osmanlı diplomatı Rüstem Bey



Fransa'nın 1915 olaylarını inkarı cezalandırmayı hedefleyen yasa tasarısı, yüzyılın başında Ermeni iddialarıyla ilgili ABD kamuoyunda gündeme taşınan ithamları ve bu ithamlara en sert şekilde tepki göstererek bu uğurda kariyerinden vazgeçen onurlu Osmanlı diplomatı Rüstem Bey'i bir kez daha hatırlamamıza neden oldu.

1914'te Amerikan basınında Ermeni soykırımı ile suçlanan Türklerin böyle bir suç işlemediklerini en yüksek sesle haykırdığı ve Amerikan toplumuna siyahlara yönelik zulümlerini hatırlattığı için ölüm tehditleri altında Amerika'dan ayrılan Osmanlı'nın Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem Bey, ilk adı Alfred de Bilinski olan bir Polonyalıydı.

ZEHİR ZEMBEREK AÇIKLAMALAR

Ahmet Rüstem Bey 8 Eylül 1914 tarihinde Evening Star Gazetesi'nde verdiği demeçte, batılı devletlerin Hristiyanları korumak için Osmanlı'ya savaş gemileri göndereceğine dair haberlere sert çıktı. Rüstem Bey, Ermenilerin Hristiyan oldukları için değil, Fransa, İngiltere ve Rusya'nın desteği ile ayaklanarak Osmanlı Devleti'ni zayıflatmak istedikleri için cezalandırıldığını söyledi.

Özgürlük için mücadele veren Cezayirliler'e yapılan işkenceleri, Hintileri top namlularının ağzına bağlayıp sonra o topları ateşleyen İngiltere'yi, Amerikalılar'ın ülkedeki siyahlara yönelik linçlerini ve işgal ettiği ülkelerdeki halklara yönelik zulümlerini anlatan Rüstem Bey, "zenciler Japon işgaline destek verse kaçını bu hikayeyi anlatmak için hayatta bırakırdınız?" diye sordu.

1915 tehcirinden çok önce başlayan propagandaya karşı mücadele veren Ahmet Rüstem Bey, bu açıklamalarının ardından dönemin ABD başkanı Woodrow Wilson'u kızdırdı ve "İstenmeyen Adam" ilan edildi. Türk elçinin "sınırları aştığını" savunan Wilson, sözlerini geri almasını istedi. Ancak Rüstem Bey "Ben Osmanlı’ya, Amerika Birleşik Devletleri’ne ve nihayet insanlığa karşı manevî vazifelerimi tamamıyla yapmış olduğuma vicdanen müsterihim.” diyerek bu talebi reddetti.

HARİCİYE BASKISINA RAĞMEN GERİ ADIM ATMADI

Amerika ile ilişkilerinin bozulmasından çekinen Türk Hariciyesi'nin araya girmesine ve Rüstem Bey'e özür dilemesi yolunda mektup gönderilmesine rağmen, Türk büyükelçi 20 Eylül 1914 tarihli mektubunda, Başkan Wilson’ın görüşlerine katılmadığını, dolayısıyla özür dilemeyeceğini ve 15 gün içerisinde ABD’den ayrılacağını bildirdi. Rüstem Bey, Sait Halim Paşa’ya çektiği telgrafla 25 Ekim’e kadar İstanbul’a gelmezse akıbetinin araştırılmasını da istedi.

Dönemin Amerikan gazetelerinde geniş yer alan Ahmet Rüstem Bey'in sert çıkışlarına Amerikan yönetiminin öfkesi o kadar fazlaydı ki, tarihçilere göre, yenik düşmüş Osmanlı barış müzakerelerine oturduğunda, Amerikan heyetinin elinde onun yaptığı suçlamaların doğurduğu öfkenin unutulmaması gerektiğine ilişkin notlar bulunuyordu.