Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Sıradışı Ulaşım Araçları

Sayfa yüklenirken lütfen bekleyiniz.

Hindiye neden "turkey" diyorlar ?

Şükran Günü haftalarında, Amerika’da yaşayan Türklerin özel bir sorunu daha var; hafta boyunca etraflarındaki Amerikalıların “turkey” şakaları. Hafta boyunca kendimizi, Türk takımları ile maç öncesi hep aynı manşetleri atan ucuz İngiliz gazetelerini okuyormuşusuz hissine kapılmamıza sebep olsa da, bu “turkey – Turkey” benzerliği tesadüf değil. Bir kaç zeka seviyesi düşük espriye konu oluyor diye de bu adlandırma karşısında alınganlık gösterilmesine de bence hiç gerek yok. Aksine, ne hindinin kendisinde ne de oldukça önemli bir tanıtım fırsatı da sunan adlandırmasında Türkleri utandıracak hiçbir tarihsel ya da kültürel neden yok. Kaldı ki Amerikalılar için “turkey” oldukça sembolik bir hayvan. Öyle ki, Benjamin Franklin ülkenin ulusal sembolünün “turkey” olmasını istiyordu ancak, ‘kel kartal’ mücadeleyi kazanarak ABD’nin sembolu oldu.
Biz “turkey” yerine bu hayvana “hindi” diyoruz. Yalnız değiliz, başta Almanya, Fransa ve İtalya olmak üzere birçok ülke de bizim gibi, “Hindistan’dan gelen” anlamına gelen isimler kullanıyor bu kümes hayvanı için. Tuhaf olanı, bu kuşun Hindistan’la hiçbir alakası yok. Ana vatanı Hindistan değil.
Peki bu kadar insanın Hindistan dediği yer neresi? Bizi yanıltan kim? Kristof Kolomb. Evet, bay Columbus, 1492 yılında Karayip denizindeki adalara ilk defa ulaştığında yola çıkış hedefine yani Hindistan’a ulaştığını sanıyordu. Hayatı boyunca bunun yeni bir kıta olduğunu anlamadı. Bu yeni kıtada karşılaştığı yerlilere ise, Hintli anlamında “Indian” dedi. Bizim Kızılderili dediğimiz insanlara Anglosaksonların bugün bile “Indian (Hintli)” demesinin sebebi bu. Karayip ve Orta Amerika yerlilerinin, o güne kadar ‘eski dünya’da bilinmeyen bazı özel gıda ve beslenme kaynakları, Columbus ve arkadaşlarının hemen dikkatini çekti. Mısır, patates, tütün ilk dikkati çeken ürünler oldu. Azteklerin “huexoloti” dediği yürüyen kuşlar, yerlilerin en önemli et kaynağı durumundaydı. Evet, bu bizim hindi dediğimiz muhteremden başkası değildi. İşte bu ürünlerden örnekleri gemisine dolduran Kolomb, İspanya’nın yolunu tuttu. İspanya, bu önemli kaynağı başta düşmanları İngilizler olmak üzere, Berberi Araplar ve diğer düşmanlar bilmesin diye olağanüstü gizlilik içinde çoğaltmaya başladı. Ancak, kısa yoldan zengin olma hırsıyla dolu İspanyol ve Portekiz gemiciler çoktan, gemilere doldurdukları bu ürünleri, o dönemde Amerika yolunun bekçileri olan İspanyol donanmasından kaçırabilecekleri tek noktaya, Kuzey Afrika’ya sızdırmayı başardılar. Bu yepyeni gıdalar, East Carolina Universitesi tarih profesörü Larry Tise’agöre tahminen ilk olarak 1520′li yıllarda , Kuzey Afrika’dan doğal olarak Mısır üzerinden Anadolu’ya, yani o dönemin en zengini olan Osmanlılara ulaştı. Bazı hindilerin kuzey Afrika yolculuğu sırasında Arabistan’a Etiyopya üzerinden satılması da Arapların, hindiyi “Dik Habeş (Habeş horozu)” olarak adlandırmalarının sebebi.
Anavatanı Amerika olan bir tahıla bizim neden “mısır” dediğimiz üzerine akıl yürütmek için de artık daha fazla sebebimiz var. Türkler, bu tahıl Mısır üzerinden geldiği için Mısır tahılı ya da buğdayı dedi ancak zamanla sadece ‘mısır’ kaldı. “Father Orsini” olarak bilinen ünlü İtalyan aşçı Giuseppe Orsini, “İtalyan Mutfağının Sırları” kitabında mısırı, “grano Turco (Türk tahılı)” diye anıyor ki, mısırın bizden sonraki güzergahının devamı konusunda bir başka ilginç veri bu…
Profesör Larry Tise, “16′ncı yüzyılda dünyanın en usta tarımcıları” olarak bahsettiği Anadolu ahalisinin, hindiyi, kendisine benzer çulluk ve Gine tavuğu ya da Afrika tavuğu olarak adlandırılan benzeri hayvanları yüzyıllardır yetiştirmeleri sebebiyle yadırgamadığını belirtiyor. Maharetli Anadolu çiftçisi, 20 yıl içinde Amerika göçmeni hindi, mısır ve tütünü yetiştirmede de eski dünyanın bir numarası haline geldi. Bu dönemin, Avrupa’daki “Turkish tobacco (Türk tütünü)” tutkusunun da başladığı yıllar olmasını “keyif verici” bir detay olarak buraya ekleyeyim.
Kayıtlara göre 1540′lar ilk hindilerin, tütünün ve mısırın Anadolu’dan İngiltere’ye geldiği yıllar. İlk yıllar asillerin zenginlerin sofralarını süsleyen bu yiyecekler, 20 yıl kadar süre içinde sayıca tavuğu bile geçince sıradan halkın mutfağına da girdi. Mısır, uzunca bir süre “Turkish maize” olarak anıldı İngiltere’de. “Tobacco (tütün)” hala kalite vurgusu olarak “Türk tütünü” ünvanını koruyor. İşte, Amerika’daki vatanından “huexoloti” olarak ayrılan, gemicilerin Columbus’un ‘India’sına atıfla hindi dediği bu hayvan, İngilizce’de o gün bugündür, İngiltere’ye geldiği yere atfen “turkey” diye anılıyor. Shakespear İngilizcesine ilk kez 1598 yılında yayınlanan Kral 4′ncü Henry kitabında “turkeys in my pannier (küfemde hindiler)” cümlesiyle girdi. Bu sebeple de, Bernard Lewis adlı oryantalist tarihçinin, 17′nci yüzyılda Avrupalıların, Osmanlı sultanlarının giydiği renkli başlıkları hindi başına benzettikleri için hindiye “turkey” demeye başladığı iddiasını kendisi gibi ciddiye almamak gerek.
“Turkey” adının, konuşma dilinden çıkarak resmileşmesine ise Amerika’ya ayak basan ilk İngiliz bilimadamı Thomas Harriot sebep oldu. 1586 yılında North Carolina’daki Roanoke adasında, yeni dünyanın bitki örtüsü ve hayvan türlerinin kataloğunu yapan Harriot, ‘huexoloti’lerin kuzeni olan yaban hindilerini görür görmez, “Turkie cockes and Turkie hennes (dişi ve erkek Turkie)” olarak kaydetti. Gördüğü her şeyin Kızılderili dilindeki karşılığını da yazmasına rağmen bir tek ‘turkey’ de buna hiç gerek duymaması, bunların “turkey” olmalarından  hiçbir şüphe duymamasına bağlanıyor. Harriot’un kayıtlarında gerçekte Amerika yerlisi olan mısıra (corn) da ilginç bir not var. ‘Corn’un Kızılderili dilindeki karşılığı olarak ‘pagatowr’ yazan Harriot, bu kelimenin yanına, “Turkie wheat (Türk tahılı). Geldiği ülkeden dolayı İngilizler böyle adlandırıyor” şeklinde bir açıklama şerhi eklemiş.
Minnesota Üniversitesi öğretim üyesi tarihçi Giancarlo Casale‘nin tezi bu noktada, yukarıda bir kısmını aktardığım Larry Tise’ın tezinden biraz daha farklı. Casale, kısaca çulluk ya da Afrika tavuğu’nu ilk kez Türklerde gören İngilizlerin bunları “Turkey bird” olarak adlandırdıklarını, Kuzey Amerika’ya geldiklerinde ise, çulluğa benzeyen hindiyi görerek, “Turkey bird (Türk kuşu)” dediklerini, bunun da zamanla kısalarak “turkey” olarak kaldığını savunuyor. Bu tez, Türklerin(dolayısıyla Türklerden öğrenen Avrupalıların) bu kuşa neden “hindi” dediğini izah edemezken, hindinin yol arkadaşları mısır ve tütünü de hiç hesaba katmaması nedeniyle artık pek gerçekçi bulunmuyor.
Peki, hindinin ‘küreselleşmenin ilk gizli kahramanı’ olmasından kastım ne? Virginia ve Massachusetts’e yerleşen ilk İngilizler, burada yaban hindilerini tarım alanlarının düşmanı olarak buldular. Gerçekten de bu yaban hindileri orta Amerika’nın huexoloti’lerinden farklı olarak, ekinleri yiyordu. Yeni kıtada yaşayan yerleşimciler gördükleri yerde bu hayvanları öldürmeye başladılar. Hem etleri de bildikleri “turkey” gibi lezzetli değildi. İşte hindinin tarihsel ve coğrafi döngüsü burada tamama erdiKayıtlara göre 1614 yılında Virginia’ya, 1629 yılında da Massachusetts’e İngiltere’den ilk Türk hindileri getirildi. Çok geçmeden bu evcil hindilerin bir özelliği daha keşfedildi. Tütün yetiştiriciliğine başlayan güney kolonileri “Türkiye hindilerinin”, yaban hindilerinden farklı olarak tütün tarlalarına hiçbir zarar vermediklerini gördüler. Bazı tarihçilere göre, hindilere tütünden uzak durma alışkanlığını Türk çiftçiler kazandırdı. Bu özellikleri, bu hayvanları Amerika’daki ilk yerleşimcilerin en iyi dostu ve en önemli besin kaynağı yaptı.
Görüldüğü gibi, biz Portekizli gemicilere ve Kolombus’a güvenerek bu kuşun anavatanını ‘Hindistan’ sanıp ‘hindi’ derken, Anglo Saksonlar da bu kuşun anavatanını ‘Turkey’ sandıkları için ‘turkey’ dediler. Her küresel yolculuğun neden olabileceği, küresel yanlış anlamalar komedyası…
Sözün burasında, Larry Tise‘ın, Perşembe akşamı bir kızarmış hindinin başına oturup şükran günü kutlayacak Amerikalılara tavsiyesini de ekleyeyim: “Yemek üzere etrafına toplandığınız ‘turkey’nin Türkiye’den geldiğini hatırlamalıyız. Coğrafyamıza, İslami kültür ve ticaretle yüzyıllarca bağları olan Avrupalılarca taşındı. Hindinin bu seyahati, gezegeni aslında çok uzun zamandır hep beraber paylaştığımızı hatırlamamız için bir sebep. Öyleyse farklı dillerde Yehova, Allah ya da God desek de inandığımız aynı tanrıya bunun için şükredelim.”
Hindinin anavatanı orta Amerika’dan, Anadolu’ya, ordan Avrupa’ya ve Kuzey Amerika’ya sıradışı yolculuğu böyle. Nasreddin Hoca, boşuna hindiyi papağana yeğlerken, “o konuşuyorsa bu da düşünür!” dememiş galiba. Böylesi bir hikayen varsa, kabarıp kabarıp düşünmeyeceksin de ne yapacaksın..?

Anadolu-Bağdat Demiryolları Şirketi’nde Bir Dolandırıcılık Hikayesi

Bağdat Demiryolu tarihini ana hatlarıyla aktaran arşiv belgeleri arasında, olayların seyrini değiştiren büyük devletlerin aralarındaki güç ilişkilerine odaklanmışken, Adnan Dosyası, bizi XIX. yüzyılın bu gergin siyasi ortamından uzaklaştırarak, özel bir yaşamdan kesitler sunması açısından ilgi çekicidir.



Adnan, 1926 yılında, Anadolu-Bağdat Demiryolları Şirketi’nin muhasebe bölümüne memur olarak girer ve görevine henüz yeni başlamışken bir dolandırıcılık işine karışır. Dosyanın tamamı incelendiğinde, bu girişiminin gerekçesi hâlâ kesinleşmez. 16 Aralık 1926 tarihinde, şirket kimliğini ve elindeki vekaletnameyi takdim ederek, Osmanlı Bankası’ndan 520£’lik bir ödeme talep eder. Elindeki ödemeye ilişkin mektup, görünüşte Anadolu-Bağdat Demiryolu Şirketi’nin antetini ve yetkili üç memurunun (Vasfi Bey, Genel Müdür Yardımcısı; Mehmet Salih Bey, Muhasebe Müdürü ve Kemal Bey, Osmanlı Bankası Cari Hesaplar Şefi) imzasını taşımaktadır. Mektupta kullanılan uslup, ödeme talimatlarında kullanılana o denli benzemektedir ki Osmanlı Bankası memurları, bu imzaların taklit olabileceği ihtimalini dikkate almazlar. Böylece Adnan, adı geçen meblağı, şirketin mühendisi olduğunu iddia ettiği “Naim Bey’e borç” adı altında alır.


Söz konusu meblağı dolandırırken gösterdiği ustalık her iki kurumu da şaşırtır. Osmanlı Bankası, Borçlar Kanunu’nun bir maddesini ileri sürerek, istihdam ettiği memurların görevlerini yerine getirirken verebilecekleri zararları önleyici tedbirler aldığını kanıtlayamaması durumunda, işverenin sorumlu tutulması gerektiğini savunur. Anadolu-Bağdat Demiryolları Şirketi, bu görüşe karşı çıkar. Adnan’ın şirket ismini kullanarak yasa dışı bir eylemde bulunduğunu ve bu durumda zararı suçu işleyen kişinin tazmin etmekle yükümlü olduğunu iddia eder.

Osmanlı Bankası ile Demiryolu şirketi arasındaki müzakereler sürerken, Türk hükümetinin talebi üzerine, Ocak 1927′de Adnan, Bulgar polisi tarafından Sofya’da yakalanır. Yapılan inceleme sonucunda, Bulgaristan Konsolosluğu’ndan kendi adıyla geçiş vizesi alarak İstanbul’dan ayrıldığı ve Sofya’ya hareket ettiği öğrenilir. Bir süre adliyede çalışmış olması vize işlemlerini kolaylaştırmıştır. Tutuklandığı esnada, üzerinde bulunan 12£ Daire-i Emanet’e teslim edilir.

Nisan 1928′de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Adnan’ı 18 ay hapis cezasına mahkum eder ve sahte bir belge karşılığında dolandırdığı meblağı da tazmin etmekle yükümlü tutar. Ağustos 1928′de Yargıtay, Ceza Mahkemesi’nin kararını şekil yetersizliği nedeniyle temyiz eder. Bunun üzerine, Ceza Mahkemesi davaya tekrar bakar ve kararını tasdik eder; ancak Adnan’ın göz hapsi süresini dikkate alarak hapis cezasını 13 aya düşürür. Böylece açılan soruşturma sonuçlandığından, Ekim 1928′de, Osmanlı Bankası, Adnan’ın dolandırdığı meblağı tahsil etmek üzere girişimlerde bulunur.

1930 yılında Osmanlı Bankası’nın başvurusu üzerine, İcra Dairesi, mal beyanında bulunması için Adnan’a bir tebligat gönderir. Bu durum karşısında, Adnan ilk tebligatın çekildiği evi terk eder. Yeni ikametgah adresi bilinmediğinden, mal beyanında bulunması emri borçluya iletilemez.

Nisan 1930′da Osmanlı Bankası Daire-i Emanet’e bırakılan meblağı tahsil etmek üzere İstanbul Savcılığı’na başvurur. Ancak, Ceza Mahkemesi tarafından tasnif edilen Adnan Dosyası ve Daire-i Emanet’e teslim edilen meblağın tarihi bulunamadığından, Osmanlı Bankası’nın girişimi sonuçsuz kalır.

Mart 1930′da, T.C. Devlet Demiryolları ve Limanları Umumi İdaresi, Osmanlı Bankası ile yürüttüğü iyi ilişkileri dikkate alarak, Adnan’ın tutuklandığı sırada üzerinde bulunan 12£’i ödemeyi üstlenir. Bu arada, Maliye Bakanlığı’nın talimatı üzerine, II. İcra Dairesi bu meblağı Osmanlı Bankası’na ödeyeceğini açıklar. Bunun üzerine, Osmanlı Bankası, bu meblağı Ziraat Bankası’ndaki hesabına yatırarak T.C. Devlet Demiryolları ve Limanları Umumi İdaresi’ne iade eder.

Mart 1937′de, yeni bir polis soruşturması sayesinde, Adnan’ın izi sonunda bulunur. Yapılan araştırma sonucunda, Kozlu Kömür Ocakları’nda muhasebe sorumlusu olarak çalıştığı saptanır. Osmanlı Bankası, eski Anadolu-Bağdat Demiryolları İdaresi ve T.C. Devlet Demiryolları ve Limanları Umumi İdaresi arasında süren yazışmalar neticesinde, T.C. Devlet Demiryolları ve Limanları Umumi İdaresi Adnan’ın dolandırdığı meblağı ödemeyi üstlenir. Ancak görülecek davanın Osmanlı Bankası lehine sonuçlanması durumunda tahsil edilecek tutarın kendisine devredileceği şartını koşar.

Temmuz 1937′de, Osmanlı Bankası, Adnan davasıyla ilgili Yargıtay kararının bir kopyasını elde etmeyi başarır ve haciz işlemlerini başlatmak üzere girişimde bulunur.

Ocak 1938′de, Adnan, İstanbul’a doğru yola çıkarak Zonguldak’tan ayrılır. Mart 1938′de İcra Dairesi’nin edindiği bilgilere göre, yeni bir dolandırıcılık suçundan tutuklu bulunduğu ortaya çıkar. İcra Dairesi, Adnan’a bir vasinin atanması için Sultanahmet Sulh Hukuk Hakimliği’ne başvurur. Tutuklu hakkında soruşturmanın sürdürülmesi, atamanın gerçekleşmesiyle mümkün olacaktır.

Osmanlı Bankası Arşivi

Sıradışı Bir Patlama: Tunguska Olayı



30 Haziran 1908 günü sabah saat yaklaşık 7:45 sularında Sibirya'nın orta kesimlerindeki Podkamennaya Tunguska Irmağı yakınlarında büyük bir patlama oluştu. Patlama 10-15 bin tonluk bir dinamit kütlesinin patlamasına eşdeğerdi. Verilere göre patlamanın nedeninin, bir kuyruklu yıldız parçasının ya da meteorun yere çarpması olduğu sanılmaktadır.



 2,150 kilometre karelik alanda 80 milyon ağacı dümdüz eden patlama, 20’inci yüzyılın en büyük komplo teorilerinden birine kaynak oluşturmuştu. Bilim insanları, ünlü ‘Gizli Dosyolar’ dizisine bile konu olan patlamanın sırrını çözmek için, Tunguska bölgesine dağılan parçaları toplayarak analiz yapmanın en iyi çözüm olduğuna karar vermişti.



 Rusya Bilim Akademisi’nden Andrei E. Zlobin, 1988 yılında yerleşim alanlarından izole Tunguska bölgesinde yaptığı araştırmada, donmuş toprağı metrelerce kazarak 10 tane keşif çukuru açtı.Khushmo Nehri’nin tortusundan küçük taşlar toplayan Zlobin, Tunguska patlamasında ortaya çıktığını düşündüğü 100 örneğe ulaştı. Rus araştırmacı, 100 örnek arasından boyları 20-30 milimetre arasında değişen üç taş tespit etti. Taşlar, atmosferdeki yüksek ısıdan meydana gelen erimenin ve atmosferik gazların yüzeylerinde neden olduğu deliklere sahipti. Taşların geri kalanında ise büyük bir patlamanın izini taşıyan parçalanmalar yer alıyordu.



 Cismin atmosfere yaklaşık 100.000 km/sa hızla girdiği ve ağırlığının 100.000 ile 1.000.000 ton arasında olduğu, olayı uzaktan gözleyenler önce bir ateş topu gördüklerini ve ardından yer sarsıntısıyla birlikte, güçlü sıcak rüzgarların oluştuğunu söylediler. Avrupa'daki sismograflar, patlamanın neden olduğu sismik dalgaları saptadılar. Patlamanın alevleri yaklaşık 800 km uzaktan görülmüştü. Cisim atmosferde buharlaştığından çevreye çeşitli gazlar yayılmış ve olaydan belli bir süre sonra bile Sibirya ve Avrupa'da geceleri gökyüzünün parlak bir renk almasına neden olmuştur.

Videolar;







Tarihte ilk mafya

Mafyanın tarihte ilk varlığı, İtalya’nın Sicilya adasında ortaya çıkmış fakat daha sonraları tüm ülkeye yayılmıştır. Genellikle ekonomik temele dayanan ve siyasi hedeflere de yönelen, karmaşık ve gizli suç organizasyonları şeklinde gelişme göstermiştir. İtalyanca’daki “MORTE ALLA FRANCIA ITALIA ANESTA” yani “Fransa’ya ölüm, yaşasın İtalya” sözlerinin baş harflerinden oluşan MAFİA ; 18. yüzyılın ortalarında Sicilya ve Sardunya Adalarındaki halkın İtalya’ya bağlı kalabilmek için Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinden doğmuştur. 

19. yüzyılda birbirine düşman grupların bir mücadele aracı olarak silahlı çeteler beslemeleri veya bunlara başvurmaları da mafyanın doğumuna sebep olmuştur. Mevcut toplumsal ve siyasal yapıyla çelişen ideolojik görüşleri, hukuka aykırı yöntemlerle sisteme egemen kılmak amacıyla oluşturulmuştur.
Başlangıçta yeraltı bir yurtsever derneği olarak kurulan MAFYA özellikle ülkedeki sosyal, ekonomik ve siyasal dalgalanmalar sonrasında, bu siyasi yapılanma, amaç ve şekil değiştirerek, toprak sahiplerinin arazilerinin yağmalanmasının önlenmesinde silahlı gruplar olarak kiralanmışlar, bilahare bu silahlı grupların aileleri 20’nci yüzyıl başlarında A.B.D’ye göç etmeleri ile mafya bu ülkede de zemin bulmuş ve çok kısa sürede gelişmiştir. Böylece organize suçluluk (MAFYA) Dünya gündemini etkilemiştir. Organize suçların tüm dünyada yaygınlaşması üzerine bu suçlarla mücadele için çareler aranmasına yönelinmiştir. Bu kapsamda; özellikle “Suçların Kovuşturulması”, “Delillerin Sağlanması”, “Zanlıların Konumu” ile “Koruma Tedbirleri” ve “Yargılama Yöntemi”ne ilişkin istisnai ceza yargılaması usulleri kabul edilmiştir. 

A.B.D’de organize suçluluk denilince akla LA COSA NOSTRA (LCN) denilen bu yirmi dört aile gelmektedir. LCN hem sendika kasasına egemen olmak, hem de işvereni baskı altına almak için işçi sendikalarını denetimine almış; kurdukları firmaları yasa dışı yollarla tekelleştirmiş, şans oyunlarını kontrol altına almış, iş yerlerini haraca bağlamış, tefecilik ve cürüm eşyası ticareti ile ilgilenmiş ve son yıllarda da giderek artan bir şekilde de uyuşturucu ticaretine girmiştir.

Ülkemizde ;
Mahalle kabadayıları ve bunların etrafında toplanan adamlarının oluşturdukları küçük gruplar halindeki oluşumlar, 1970’li yıllara gelindiğinde ülkemizdeki ekonomik sıkıntı ve sosyal dengesizlikler nedeniyle baba tabir edilen şahıslar ve bunların adamlarından oluşan organizasyonlar olarak ortaya çıkmıştır.
Ülke içerisindeki ekonomik sınırlamalar, halkın ihtiyaç duyduğu birçok tüketim malının darlığına sebep olurken, bu malların karaborsasının oluşmasına neden olmuştur. Ülkede zor bulunan veya hiç bulunamayan bu malların temin edilmesi halinde getireceği karın cazibesi, organize suç gruplarını harekete geçirmiştir. Özellikle kaçakçılık faaliyetlerinin doğurduğu riskler bu organizasyonların kamu ve siyasal alanda etkili ve yetkili insanların yardımına ihtiyaç duymalarını zorunlu kılmıştır. 

Bu faaliyetler 1970’li yıllarda silah, yabancı içki, sigara ve döviz kaçakçılığı ile başlamıştır. 1980’li yıllarda ihracatın arttırılması için hükümetin verdiği teşvikler sayesinde organize suç örgütleri, yurt dışında bulundurduğu dövizleri, ihracat karşılığı kazanılmış gibi gösterip ülkeye getirmeye başlamış, bu arada silah kaçakçılığının yerini altın kaçakçılığı almıştır.

1980’li yılların ortalarına gelindiğinde ülkedeki ekonomik kriz nedeniyle bir çok işadamının borçlarını ödeyemez duruma düşmesiyle birlikte, yasal yollardan tahsil edilmesi çok zaman alan hatta bazen de imkansız olan alacaklarını bir an önce elde edebilmek için organize suç örgütleri devreye girmeye başlamış ve çek-senet tahsilatı sektör haline gelmiştir. Örgütlenen gruplar, kamuya ait arazileri işgal ederek satılmasına aracılık etme, ihaleye giren kişileri tehdit ve baskı altında tutarak menfaat temin etme, gelir düzeyi yüksek insanları tehdit ve baskı altına alarak haraç alma olaylarını gerçekleştirmeye başlamışlardır.
1997 yılına gelindiğinde; çek-senet tahsilatı, ihale, kiralık suç, hırsızlık malı pazarlama, okul çeteleri, kasa hırsızlığı, oto hırsızlığı, fuhuş, göçmen kaçakçılığı, işçi simsarlığı, kara para aklama konuları organize hale gelmiştir. Karaborsa ile başlayan haksız kazanç, özelleştirme ihaleleri ile trendinin en üst sınırına yükselmiştir.

1980 öncesine intikal eden bir gelişim sürecine sahip olan bu suçlar 1997-2001 yılları itibariyle ülke gündeminde en belirgin şeklini almıştır. Bu durum organize suçun yeni oluşan bir suç türü gibi algılanmasına neden olmuş ve bu suç türü dünya ülkelerini etkilediği gibi, ülkemizde de liberal ekonomik sisteme geçiş ile gündemin üst sıralarında yerini bulmuştur. Bu hızlı gelişim neticesinde; organizasyonların ortaya çıkarılması ve çökertilmesi, klasik zabıta yöntemlerinin dışında daha profesyonel yöntemlerin kullanılması ile organize suçlarla mücadele süreci başlamıştır.

Savaşı kaybettik diye olimpiyata almadılar



İlk olimpiyat oyunlarının tarihi milattan önce 776'ya kadar götürülür. Yunanistan'da Zeus'u onurlandırmak için düzenlenen bu oyunlar sırasında savaşlara ara verilirdi. Önder Kaya olimpiyat tarihini ve bizim maceramızı bir yazısında anlatır.

OLİMPİYATLARA 1500 YILLIK ARA

Olimpiyatlar, Roma'nın Yunanistan'ı işgal etmesinden sonra da devam etmişti. Milattan sonra 392'de ise İmparator Teodosius oyunları yasakladı. Olimpiyatların tekrar başlaması için aradan 15 asır geçmesi gerekecekti.

Fransız vatandaşı Baron Pierre de Coubertin, 19. yüzyılın sonlarında farklı milletleri spor yoluyla kaynaştırmak için olimpiyat oyunlarını yeniden canlandırmaya çalıştı. Sorbon'da 1894'te Milletlerarası Olimpiyat Komitesi'ni kurdu. İlk modern olimpiyatı ise 1896'da Atina'da düzenledi.

Osmanlı İmparatorluğu, 1908 Londra Olimpiyatları'na resmen davet edilmesine rağmen katılmadı. Ancak kendileri katılmak isteyenlere de müsaade etti. Galatasaray Lisesi öğrencilerinden Aleko isimli bir jimnastikçi 1908 Atina Olimpiyatları'na katıldı. 1912 Stockholm Olimpiyatları'nda ise iki atletimiz yarıştı.

MAĞLUPLARI ALMADILAR

1916 Olimpiyatları Paris'te yapılacaktı. Fakat Birinci Dünya Savaşı yüzünden 1916 Olimpiyatları yapılamadı. Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkmasına ve ülkesinin işgal altına olmasına rağmen 1920 Anvers Olimpiyatları'na katılacaktı. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri Osmanlı İmparatorluğu'nu ve diğer mağlup devletleri Belçika'nın Anvers şehrinde yapılan oyunlardan menettiler. Alınan karar olimpiyat ruhuna aykırıydı.

Bu gelişmeye rağmen Baron Coubertin ile yazışmalarını sürdüren Selim Sırrı Bey, 1921'de durumu düzeltti. 1921'de Lozan'da toplanan Milletlerararası Olimpiyat Komitesi Türkiye, Macaristan ve Bulgaristan'ın yeniden komite üyesi olmalarını onayladı. Bu kararda Baron Coubertin'in üç ülkenin lehine yaptığı konuşma etkili olmuştu. Birinci Dünya Savaşı'ndan zarar gören ülke temsilcilerinin muhalefetine rağmen üç ülke de bir sonraki oyunlara davet edildi.

Katıldığımız ilk olimpiyatın belgesi

Bir jimnastikçiyle gayriresmi olarak katıldığımız ilk olimpiyat oyunlarıyla ilgili Osmanlı bakanlar kurulunun aldığı karar şöyledir:

Özeti

Prens Konstantin hazretlerinin himayesinde, mayıs ayının başlarında başlayacak olimpiyat oyunlarına hükümetimizin de katılması özellikle arzu edilmekte olduğundan, gönderilecek kişilerinin isimlerinin sefarete tebliğinin Yunan elçiliğinden iltimas olunduğuna dair dışişleri bakanlığının 25 Şubat 1906 tarihli tezkiresi okundu.

Kararı

Hükümetimiz tarafından adı geçen olimpiyat oyunlarına katılmaya ve memurlar gönderilmesine gerek olmayıp, ancak gayriresmi olarak katılmak isteyenler tabi olarak gidecekleri cihetle ona göre münasip bir şekilde adı geçen elçiliğe cevap verilmesinin dışişleri bakanlığına tebliği kararlaştırıldı. 11 Mart 1906.

Osmanlı Olimpiyat Cemiyeti'nin kuruluşu

Her şeyde olduğu gibi milli olimpiyat komitemizin kuruluş tarihi de Osmanlı arşiv belgeleri kullanılmadığı için yanlıştır. Bu konudaki hâkim görüş Selim Sırrı Bey'in 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanının ardından cemiyeti kurduğudur. Ancak bu bilgiyi doğrulayacak bir resmi belge şimdiye kadar bulunamamıştır. Sezgin Demirci'nin, arşiv belgelerine dayalı olarak yaptığı araştırması bu bilginin yanlışlığını ortaya koymuştur.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi ile Osmanlı devleti 1905'ten itibaren ilişki kurdu. Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesi olarak ilk kez 1909'da Berlin oturumuna katılan Selim Sırrı Tarcan sonraki yıllardaki oturumlarda da yer aldı.

Baron Coubertin, 1914'te Paris Osmanlı elçiliğine bir mektup göndererek, 1916 Paris Olimpiyatları'na hazırlık olmak üzere Paris'te yapılacak toplantı için Selim Sırrı Bey'i davet etti. Baron Coubertin "Komiteye üye bulunan Selim Sırrı Bey'in Osmanlı Olimpiyat Cemiyeti'ni zamanında teşkil edeceğini ümit ettiklerini, ancak henüz bir haber alamadıklarını, elçinin Osmanlı hükümetini bu konuda uyardığı takdirde Selim Sırrı Bey'in görevini kolaylıkla yerine getirebileceğini" bildirmekteydi. Osmanlı pehlivanlığı ve jimnastikçiliğinin temsil edilememesinin üzüntü verici olduğunu da söylemekteydi.

Selim Sırrı Bey bu konuda yazdığı raporda, "Yakın zamana kadar birçok sebeple Osmanlı Olimpiyat Cemiyeti'ni kurmak mümkün olamamıştır" diyerek komitenin kuruluş tarihine ışık tutar.

Osmanlı Olimpiyat Cemiyeti'nin kuruluş tarihi resmi belgelere göre 1914'ün başlarıdır. Cemiyetin kurucuları ise Selim Sırrı Bey'le birlikte Teşrifat-ı Umumiye Müdürü İsmail Cenani Bey, ayan azasından Velid Efendi, Bahriye zabitlerinden Mustafa, Mirliva Mahmut Bey, Osmanlı Bankası eski müdürlerinden Pançeri Bey'dir. Cumhuriyetin ilânından sonra Osmanlı Olimpiyat Komitesi'nin adı "Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi" olmuştur.

Olimpiyat meşalesi

Olimpiyat oyunlarının en önemli simgelerinden biri olimpiyat meşalesidir. Meşale geleneği ilk kez 1936 Berlin Olimpiyatları'nda uygulandı. Yunanistan'daki Olimpos Dağı'nda güneş ışınlarından istifade edilerek yakılan ateş, atletler vasıtasıyla müsabakaların yapılacağı şehre götürülmeye başlandı.

Olimpiyatlarda bir arpa boyu yol gittik

2008 Pekin Olimpiyatları'na 68 sporcuyla katılmıştık. 2012 Londra Olimpiyatları'na 114 sporcuyla yer almamız rekor olarak ilan edildi. Ancak genç bir cumhuriyetken 1924 Paris Olimpiyatları'na 40 sporcuyla gitmiştik. Bu durum göz önüne alınınca 88 yılda fazla bir yol alamadığımız görülüyor.

Hortlak yeniçeri korkusundan mezar açılıp cesedler yakıldı



Türk folklorunda, "karakoncolos", "gulyabani", "çarşambakarısı" gibi hortlak kavramlarının bulunmasına rağmen, cadı ve vampir yoktur. Özellikle Orta Avrupa'da yaygın olan cadı ve vampirlerden, Balkan söylentilerinde ve efsanelerde de bahsedilir. Buna karşılık Anadolu'daki ve İstanbul'daki "gulyabani", "çarşambakarısı" hikâyeleri ünlü romanlara bile malzeme olmuştur.
Buna rağmen, 1833 yılında, Balkanlar'da yer alan Türk kasabalarından Turnovo'dan İstanbul'a ulaşan bir mektupta kasabada iki cadının hortladığı bütün ayrıntılarıyla anlatılmıştı. Turnovo kadısı Ahmet Şükrü Efendi'nin kaleminden çıkan mektup, 21 Cemaziyelevvel 1249, yani 1833 yılında devletin resmi gazetesi Takvim-i Vekai'nin 68. sayısında baştan sona yayınlandı.

Mektubunda olayı bütün ayrıntılarıyla anlatan kadı Ahmet Şükrü Efendi, şöyle yazmıştı:
"Turnovo'da cadılar türedi. Gün battıktan sonra evlere dadanıp, erzak namına ne varsa; un, yağ, şeker, bal gibi şeyleri birbirine katıp içlerine bazen toprak bile karıştırıyorlar. Evlerin içlerine girerek yüklüklerdeki yorgan, şilte, yastık ve bohçaları didikleyip açıyorlar. Zaman zaman insanların üzerine taş, toprak, çanak çömlek attıkları halde kimse bir şey görmüyor. Birkaç erkek ve kadının da üstüne saldırdılar. Bunlara sorduğumuzda, 'Sanki üzerimize manda çöktü sandık!' dediler ama bir şey görmemişlerdi. Bu sebeple birçok mahalle sakini evlerini başka yerlere taşımak zorunda kaldılar. Halk, en sonunda bunun cadı işi olduğuna karar verdi.

Civar kasabalardan İslimye'de yaşayan ve cadı çıkartmakla şöhret bulmuş olan Nikola isimli bir Rum, bu işi halletmek üzere kasabaya çağrıldı ve kendisiyle işi halletmesine karşılık 800 kuruşa pazarlık edildi. Nikola, beraberinde getirdiği üzeri resimli bir tahtayla kasaba mezarlığına gitti ve bunu parmağının üzerine yerleştirerek çevirdi. Resimli tahta hangi mezara dönük durduysa o mezarın cadılı olduğunu gösterdi.

Resimli tahtanın dönük kaldığı mezarlar hayattayken şimdi kaldırılmış olan Yeniçeri Ocağı'na mensup iki yeniçeriye, Ali Alemdar ve Abdi Alemdar adındaki iki eşkıyaya aitti. Bunların mezarını açtığımızda karşılaştığımız manzara korkunçtu. Her ikisinin cesedini de yarım misli büyümüş, kılları ve parmaklarıyla tırnaklarını üçer dörder kat uzamış bulduk.

Mezarlar açılırken bekleşen bütün kalabalık bu manzarayı gördü. Bu iki zorba, yeniçeri ocağı kaldırılırken her nasılsa yaşlarının ileri olmasından dolayı cellât eline düşmeyerek ecelleriyle ölmüşlerdi. Sağlıklarında yaptıkları zorbalığın devamı olarak şimdi de kötü ruhları zavallı kasaba halkını rahatsız etmeye başlamıştı.

Cadıcı Nikola'ya göre, bunların sonsuza kadar ortadan kaldırılmaları için karınlarına birer ağaç kazık saplanması ve yüreklerinin kaynar suya atılarak haşlanması gerekiyordu. Mezarlarından çıkarttığımız ölülerin karınlarına söylendiği gibi birer ağaç saplayıp, yüreklerini dahi yerlerinden sökerek kaynar suya atıp haşladılar. Fakat bunların hiçbirisi kâr etmeyince Nikola bu sefer cesetlerin yakılması gerektiğini söyledi. Şer'an izin verildi ve cesetler hemen oracıkta yakıldı. Böylelikle çok şükür kasabamız cadı belâsından kurtulmuş oldu!.."

Reşad Ekrem'in bundan 60 küsur sene önce naklettiği bu mektup, aslında Turnovo'da yaşanan tuhaf bir olayın gazeteye yansıması değil, yeni kaldırılan Yeniçeri Ocağı'nın halkın gözünde iyice kötülenmesiydi. İkinci Mahmud, büyük bir ihtimalle haberdar olduğu bu metnin gazetede yayınlanmasından sonra İstanbul'da izi kalmış birkaç yeniçeri yapısıyla beraber mezarlıklarda bulunan yeniçeri taşlarını da kırdırarak ortadan kaldırttı. Gözönünde bulunan ve yeniçeriliği hatırlatan son birkaç kalıntı böylelikle yokedilmiş oldu.

Halk arasında, özellikle de İstanbul'da hemen yayılan haber, şehirde yeniçerilere hâlâ yakınlık besleyen birtakım insanların da yeniçerilerden iyice nefret etmesini sağladı.

Veba ve Kediler

'Kara Ölüm' olarak bilinen veba salgını ilk olarak 1300'lerde Çin'de ortaya çıktı. Kurbanların şikayetleri ağrılar, ateş ve bulantıyla başlıyordu. İnsanların dirseklerinde ve kasıklarında mor kabarıklıklar oluşuyor ve kısa sürede yumurta büyüklüğüne ulaşıp sertleşiyordu. Bu yumurtalar patladığında içinden pis kokulu siyah bir madde fışkırıyordu ancak bu rahatlama kurban için çok geç oluyordu. Çünkü hasta beş gün içinde ölüyordu.

Bunun bilinen bir tedavisi yoktu ve alınan hiçbir önlem işe yaramıyordu. Seksen yıl içinde hastalık Çin nüfusunu üçte bir oranında azaltmıştı. İyi işleyen ticaret yolları aracılığıyla da salgın batıya doğru, Hindistan ve Ortadoğu'ya ilerliyor, her gün binlerce insanın ölümüne neden oluyordu. 

Hastalığa neyin sebep olduğu bulunamıyordu. 1347'de bozkır savaşçıları bir Ceneviz şehrini kuşatıp mancınıkla hastalıktan ölmüş cesetleri şehre fırlattılar. Böylece şehrin çoğunluğu hastalığa yakalandı. Bu cesetler toplanıp yakıldı ve ardından da gömüldü ancak hastalığın yayılması engellenemedi. Şehir mahvolduğu için Cenevizliler Sicilya'ya geri döndü ve hastalığı orada da yaydılar. Hastalık, yeni ve kendisiyle ilgili hiç bilgisi olmayan bir nüfusa yayılacaktı. Sicilya üzerinden Avrupa ve Kuzey Amerika da hastalıkla tanıştı ve milyonlarca insan öldü. 

Bu salgına hastanın derisinin son aşamalarda koyu mor bir renge dönmesinden dolayı "Kara Ölüm" adı verildi. Derinin bu renge dönüşmesi, soluma sorunları yüzünden kanda oksijenin azalmasından kaynaklanıyordu. Hastalık bir kere bedene girdikten sonra o günün hiçbir tıp tekniği tedavi edemiyordu. Kara ölüm şehirlerin tümünü darmadağın ederken Avrupa uygarlığının da paniğe kapılmasına yol açtı

Doktorlar salgını durdurmanın yollarını aradılar. Hastalar evlerinde karantina altına alındılar ancak hastalık yine de bir orman yangını hızıyla yayıldı. Birçok insan kara ölümün, Tanrının onlara günahkar yaşamları yüzünden gönderdiği bir ceza olduğuna inandı. Tanrının öfkesini yatıştırmak için insanlar günah keçileri aramaya koyuldu.

Bazı dindarlar Tanrının öfkesini kendi üzerlerine çekip insanları kurtarmak için kendilerini kırbaçladı. Özellikle Brüksel ve Strasburg'da bazıları olanları Musevilerin varlığına bağladı.

Bu panik döneminde binlerce insan öldü. Salgının cadılar yüzünden ortaya çıktığı da söylendi. Zararsız erkek ve kadınlar evlerinden alınıp hastalığın yayılmasını önleme amacıyla yakıldı. Kedilerin ise parlayan gözleri ve geceleri dışarıda çok dolaşmaları yüzünden bu "cadıların" büyülü hayvanları olduğu düşünülüyordu. Binlerce kedi katledildi.

Aslında Avrupalılar kedileri öldürerek salgına karşı en birinci savunma hatlarını kaybetmiş oluyorlardı. Çünkü veba salgını, öteki adıyla Yersinia Pesüs yaygın bir fare biti tarafından taşınıyordu. Ortaçağda her yer fare doluydu. Kanalizasyon ilkeldi. Caddeler insan dışkısı, çöp ve ölü hayvan artıklarıyla doluydu. Kara veba, hastalığı taşıyan bitlerin fareler yoluyla yayılması sonucu artmıştı.


Cenevizlileri Avrupa'ya geri getiren gemide insanlarla birlikte karaya çıkan fareler hastalığı taşımışlardı. Limanda yaşayan bir sürü kedi öldürülmemiş olsaydı fareleri yiyeceklerdi ve hastalık yayılmayacaktı. Ancak bu kemirgenler kontrolsüz kaldı ve getirdikleri hastalığı korumasız binlerce eve yaydı. 

14. yüzyılda salgın hastalık Avrupa'da beş kez daha baş gösterdi. Salgın sona erdiğinde nüfusun üçte birinden fazlası ölmüştü. Kediler öldürülmemiş olsaydı ölüm oranı çok daha az olurdu.

Osmanlı Kahire’sinden Bir Tüccarın İlginç Serüveni



Mısır, tarihimizde her zaman için önemli bir konumda olmuştur. Osmanlı vesikalarında “eyâlet-i mümtâze” (seçkin eyalet) adıyla anılan Mısır, gerek ticarî bakımdan gerek siyasî bakımdan stratejik önemini -1517’den beri- sürekli muhafaza etmiştir.
Küre Yayınları, 2006′da klâsik dönem Osmanlı Kahire’sindeki ticarî hayatı ele alan bir kitap yayınladı. Kahire Amerikan Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Nelly Hanna’nın kaleme aldığı kitapta, 17. yüzyıl Kahire’sindeki tüccarlar ve faaliyetleri ele alınıyor.
Nelly Hanna, bu eserinde 1600’lerin Kahire’sini, İsmail Ebu Takiyye ismindeki bir tüccarın ardında bıraktığı kadı sicillerindeki bilgiler ışığında inceliyor. Ve gerçekten yeni bilgiler sunarak Mısır tarihinin, Napolyon gibi birisinin hareketlendirmesine ihtiyaç duyacak kadar durgun olmadığını gözler önüne seriyor.
Kadı Sicillerinde Saklı Bir Hayat
Yedi kısım ve bir sonuçtan oluşan eser, Peter Gran’ın takdimiyle başlıyor ve ardından yazarın, eserin kaynaklarını ve izlediği metodu açıkladığı bölüm yer alıyor. Philadelphia Temple Üniversitesi, Tarih Bölümü’nden Peter Gran, takdim yazısında eserle ilgili oldukça önemli tespitlerde bulunuyor. Gran, bu çalışmada ortaya konulanların, dünya sistemleri araştırmalarında kullanılan hâkim paradigmadan yakasını kurtardığını belirtiyor.
Son 500 yılı araştıran çağdaş tarihçilerin izlediği paradigma, hala “Batı’nın Yükselişi” olarak tanımlanabilir. Bu tabir, Kuzeybatı Avrupa’nın dünyayı değiştirdiğini ve ilerlemesine neden olduğunu ileri sürmektedir. Bu paradigma ve takipçileri İtalyan Rönesansı’ndan itibaren Avrupa’nın rolünü vurgulamaktadırlar. Ancak yeni nesil tarihçilerden birçoğu, bu paradigmaya karşı çıkmaktadır. Bunlardan biri olan Hanna, eserinde Mısır tarihinin zaten oldukça hareketli olduğunu gözler önüne sermektedir.
Batı’nın yükselişi paradigmasını eleştirenlere göre, bu paradigma meşru olmayan ününün avantajıyla bazı bölgelere hoyratça davranmış ve kendi kusurlu varsayımları yüzünden gerçekleri örtbas etmiştir. Bu bölgelerden biri de Akdeniz ve Mısır’dır.
Nelly Hanna kitabın ilk bölümlerinde, İsmail Ebu Takiyye’nin yaşadığı dönemi ana hatlarıyla anlatarak, Ortadoğu’nun ve genel olarak da 17. asrın tarihi içerisinde değerlendiriyor. Daha sonra Ebu Takiyye’nin hayatı kronolojik olarak anlatılıyor. Çeşitli gruplar arasında yaptığı geçişler ele alınıyor. Ayrıca ailesiyle, ortaklarıyla, diğer tüccar gruplarıyla kurduğu temaslardan bahsediliyor.
Kitabı okurken özellikle ticarî hayatta mahkemelerin rolünün büyüklüğünü hissediyorsunuz. Bunun yanı sıra malî kaynak teminini ve ticarî bağlantıların tesisini görerek, aslında o devirde oldukça hareketli bir ticarî hayatın yaşandığına şahit oluyorsunuz.

Kahire’den Dünyaya Karabiber ve Kahve Ticareti
Yazar kitabın dördüncü kısmında, ticarette sürekli bir hareketin ve değişikliliğin yaşandığı gözler önüne sermiş. Özellikle Kızıldeniz ticaretindeki (bilhassa karabiber) devlet tekelinin 1517’den itibaren Osmanlı tarafından sona erdirilmesi ve bunun neticesinde Kızıldeniz ticaretinin gelişmesi ele alınarak, tüccarların ekonomik koşullarını etkileyen büyük değişimler incelenmiş. Ebu Takiyye’nin ticaretten kazandığını tarıma yatırması ele alınarak, kahve ve şeker ticaretine girmesine de değinilmiş.
Tüm bu değişikliklerin ve gelişmelerin birtakım sosyal sonuçlar doğurması gayet doğaldır. Kahire’de de tüccarların devletle ilişkilerindeki konumlarının değiştiği görülüyor. Yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkinin tek yönlü olduğu yönündeki yaygın kanaat sorgulanıyor ve artık tüccarların devletin veya yönetimdeki bürokrasinin temsilcileri olmak yerine, ciddiye alınacak bir grup halini aldıkları belirtiliyor. İktidardakilerle bazen menfaat ilişkisine girdikleri, bazen de ciddi rekabete tutuştuklarından bahsediliyor.
Tüccarların bu şekilde ortaya çıkışının en önemli sonuçlarından biri olarak şehir coğrafyasının şekillenmesinde de önemli roller aldıkları gözlenmektedir. Ebu Takiyye ve onun gibi varlıklı tüccarların şehirde önemli izler bırakan devasa inşaat projelerini yerine getirmeleri ve daha önceki dönemlerde yönetici sınıfın üstlendiği bu görevi, artık tüccarların ele almaya başlamaları açıkça ifade edilmiş.
Mahkeme Sicillerine Yansıyan Özel Hayat
Kitapta Ebu Takiyye’nin evi de anlatılıyor, ailesi ile özel hayatı inceleniyor. Ebu Takiyye’nin evliliği, çocukları, ev içi yaşayışı anlatılıyor. Burada bir tüccar evinde hayatın nasıl yaşandığını görülüyor ve sosyoekonomik gelişmelerin aile yapısını ve aile üyeleri arasındaki ilişkileri nasıl etkilendiğini gözlemleniyor. Ebu Takiyye’nin hayatının son devresinde iş hayatındaki en yüksek noktaya ulaşması ve Ebu Takiyye’nin ölümünden sonra ailesinin durumu, burada ayrıca ele alınıyor. Ölümden sonra çeşitli sebeplerden dolayı ailesinin evlerini bir yabancıya kiraya vermek zorunda kalması ve ailenin dağılıp ayrı yerlerde hayatlarını sürdürmeleri ele alınıyor.
Orta Doğu Tarihi Ne Kadar Durağandı?
Kitabın sonuna Ebu Takiyye’nin şeceresinin eklenmiş olması, ayrıca kaynakça ve dizin bölümlerinin eklenmiş olması, eserin araştırmacılar tarafından rahatlıkla kullanılabilir olmasını sağlamaktadır. Ayrıca haritaların eserde yer yer kullanılması da eserin anlaşılmasına katkıda bulunuyor. Mesela Ebu Takiyye’nin ticaret güzergâhının haritada gösterilmesi çok önemli…
Nelly Hanna, eserde “Batı’nın yükselişi”olarak lanse edilen tarih anlayışı gibi, umumiyetle doğru kabul edilen birtakım şeyleri tahlil ediyor. Bu tahliller neticesinde Batılı tarihçilerin kendi tezlerini su götürmez doğrular olarak bugüne kadar öne sürdüklerini, ama bu konularda farklı pencerelerden bakmanın, bakış açısını değiştirmenin öneminden bahsediyor ve sağlam argümanlarla okuyucunun ufkunu genişletiyor. Mısır tarihinin ve genel olarak da Orta Doğu tarihinin hiç de durağan bir yapı arz etmediğini, “Mısır tarihinin Napolyon’un hareketlendirmesine ihtiyaç duyacak kadar durgun olmadığını” gözler önüne seriyor.
Kitabı okuduğunuzda, kadı sicillerinin kudretini -verdiği bilgiler açısından- açık şekilde gözlemleme fırsatı elde ediyorsunuz. Hanna, burada sicillerle adeta bir biyografi yazmış. Eserde sadece Ebu Takiyye hakkında değil; ailesi, iş çevresi, evi, ticarî malları hakkında da oldukça detaylı bilgiler yer almaktadır.
Osmanlı’nın farklı bir coğrafyasını, sosyal ve ekonomik açıdan ele alan eser, ilginç ayrıntılarla sizi farklı bir serüvene davet ediyor.