Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

80 Yıl Önce Mısır [Resim]

Abidin Sarayı ve kraliyet Arabaları

Camel Caddesi

Fransız Enstitüsü

Fuad Caddesi ve Hemşirelik Okulu

Giza Piramiti

Hotel England

İngiliz elçiliği

İngiliz Karakolu

İskenderiye

İskenderiye Tren İstasyonu

İskenderiye

Kahire'den...

Opera Meydanı

Kahire Tren İstasyonu önündeki 2. Ramses Heykeli

Kahire Tren İstasyonu


Kasr-ı Nil Köprüsü


Magrib Caddesi

Kahire'de bir itfaiyrearacı

Mısır Milli Bankası

Nil Caddesi

Mısır Studyosu

Valide Sarayı

İngiltere'nin Mısır'ı işgali ve Albay Arabi Bey

Albay Arabi Bey ile ilgili yazılmış pek makale yok maalesef.Albay Arabi Bey yada Ahmed Arabi Paşa Mısır'da İngilizlere karşı yürütülen milli hareketin lideri.Türk ve Çerkez kökenli bir asker olan Arabi Bey, özetle Vahdettin Engin'in II.Abdülhamid ve Dış Politika isimli kitabında 25 ve 26. sayfalardaki dipnotlarda ve Hasırcızade'nin Osmanlı Tarihi eserinde bahsedilmektedir.



Mısır'da İngiliz işgalinin yaşandığı 1882 yılında Mısır,Osmanlı Devleti'ne bağlı bir vali olan Hidiv İsmail Paşa tarafından yönetiliyordu.Bu dönemde İsmail Paşa bir hayli israf ile Abdüllaziz Han'nın borçlanabilme yetkisini suistimal ederek İngiltere ve Fransa'ya 100 milyon sterlin borçlanmıştı.Bu borca karşılık maalesef Mısır maliyesine alacaklı devletler tarafından mali bir denetim mekanizması dayatılmıştır.Devamla Paşa'nın elindeki Süveyş Kanalı hisselerine de İngiltere tarrafından el konuldu.Böylece kanal sermayesinin yarası İngiltere'nin eline geçmişti.

Mısır'ın borcundan dolayı alacaklı devletler İngiltere ve Fransa Mısır maliyesini yönetme yetkisine sahip oldular.Zamanla alacaklı devletlerin memurları Maliye ve Nafia Bakanı olarak Mısır hükümetine de girdiler.Bundan sonra da sıkı bir maliye politikası izlemeye başladılar.Tasarruf tedbirleri ile ordu kadroları azaltılmaya çalışıldı.Bu hareket milli hareketi filizlendirecek ilk kıvılcımdı.İlk hedef Mısır ordusunu 30 000'den 18 000'e indirmekti.Bu sıralarda çoğunluğu Türk ve Çerkes asıllı 2 500 subayı emekliye ayırdılar.Bu olanlardan ordu mensupları rahatsız oldular.Zaten mali olarak bir işgal altında olmaları bu son olayla da milli hislerin uyanması neticesini verdi.Mısır'ın bir çok yerinde galeyanlar meydana geldi.Durumdan rahatsız olan İngiltere ve Fransa İskenderiye'ye birer zırhlı gönderip İsmail Paşa'nın istifa etmesini istediler.Paşa bunu kabul etmeyince işgalciler II.Abdülhamid'e müracaat ettiler.İsmail Paşa'nın MIsır'da gereksiz harcamaları ve tutarsız yönetimitle işgal kuvvetlerinin işini kolaylaştırdığı ve Mısır'da güç dengesini Osmanlı aleyhine bozduğu içim İsmail Paşa'dan rahatsız duyuyordu.

1879 yılında İsmail Palşa'yı hidivlikten azlederek yerine Mehmed Tevfik Paşa'yı getirdi.Bu değişlikten sonra Mısır'da ayaklanmalar meydana geldi.Ülkede İngiliz ve Fransızlara karşı Albay Arabi Bey önderliğinde Mısır milli hareketi "Mısır Mısırlılarındır !" sloganıyla silahlı ve fikirsel bir direniş olarak ortaya çıktı.Daha sonra Arabi Bey,Mısır Harbiye Nazırlığına getirildi.Sultan Abdülhamid, Arabi Bey'in yabancılara aleyhine sergilediği direnişten hoşlanarak kendisini paşalığa yükseltti ve birinci rütbeden Mecidiye nişanı ile ödüllendirdi.Sultan Abdülhamid, zaten Arabi Paşa önderliğndeki bu hareketi İngiliz ve Fransız işgaline karşı baştan beri destekliyordu.Arabi Paşa,Sultan'dan aldığı güçle Mısır idaresindeki yabancı memurların görevlerine son verdi.Bunun üzerine İngiliz ve Fransız filoları İskenderiye önlerine tekrar geldi.Fakat bu iki ülke de kendi aralarında şiddetli bir rekabet içindeydiler.İngiltere Mısır'a tek başına hakim olmak istiyordu.Bu sebeble İngiltere, Fransızların ortak müdahale teklifini reddetti.Fransa ise İngiltere'nin Mısır'a tek başına müdahale etmesini istemiyordu.Bu konu İstanbul'da düzenlenen bir konferansta gündeme getirldi ve Osmanlı'nın Mısır'a 3 ay içinde müdahale edip güvenliği sağlamasını ve statükoyu iadesini istediler.Bu durumda Türk ordusu,yabancılara karşı direnen bir eyaletini yabancılar lehine bastırma durumuna düşecekti.Bu Sultan Abdülhamid için böyle bir teklif söz konusu bile olamazdı.Osmanlı bu teklifi katiyyen kabul etmedi,İngiltere'nin ortak müdehale önerisini de geri çevirdi.Bu arada Mısır'da Başbakan olan Albay Arabi Bey önderliğindeki milli hareket iyice büyümüş yabancıların baskılarına karşı silahlı direniş Mısır'ın bir çok bölgesine yayılmış, saldırılarda çok sayıda Avrupalı öldürülmüştü.İngiliz, İtalyan, Rus ve Yunan konsolosluklarına saldırılar düzenlenmişti.

Bu olaylara karşı İngiltere donanması İskenderiye'yi bombalayarak burayı işgal etti.12 Temmuz 1882'de Albay Arabi Paşa birlikleri Sir Gamet Wolseley kuvvetleri tarafından Teyl'ül-Kebîr'de bozguna uğratıldı.Daha sonra 15 Eylül 1882'de İngiliz kuvvetleri Kahire'yi işgal ettiler.Mısır resmen işgal edilmişti.Resmi olarak Osmanlı Devleti'ne bağlı olmakla berbar fiilen İngilizler'in eline geçmişti.Arabi Paşa ise İngilizler tarafından Seylan'a (Sri Lanka) sürüldü.




Sedat Uyar

Arap Bayraklarının Bir Asırlık Hikayesi

Tarih, 1916 yılı­nın sonlarıydı. İkinci Kanal Se­feri'nde Osmanlı ordusunun başarısızlığa uğraması üzerine, İn­gilizler karşı saldırıya geçmiş­ti. Sina Yarımadası'nın içleri­ne doğru ilerleyen İngilizler, Türk kuvvetlerini geri çekilmeye zorladı ve Filistin'i Sü­veyş'ten ayıran yarımadayı iş­gal etti.

Osmanlı Ordusu, Sina Ya­rımadası'nın kaybedilmesi üzerine, cepheyi yeniden dü­zenlemeye mecbur kaldı ve Bi­russebi ile Han-ı Yunus'tan geçen yeni bir hat oluşturdu.

Osmanlı kuvvetleri cephe­lerini güçlendirmeye çalışırken boş durmayan İngilizler de gözlerini Filistin ve Suri­ye'ye çevirdiler. İngiltere, Os­manlı devletinin bölge üzerin­deki egemenliğini sona erdir­mek üzere hazırlıklara çoktan başlamıştı. Ancak, Britanya İmparatorluğu'nun Ortadoğu planları bu hazırlıklardan iba­ret değildi.

Arabistan Yarımada­sı'ndaki çalışmalarını da sür­düren İngilizler adımlarını sağlam atıyor ve yalnızca as­keri faaliyetlerle yetinmiyor­du. İngiltere, çeşitli siyasi oyunlar ve casusluk faaliyetle­riyle Arabistan Yarımadası üzerindeki emellerine ulaşma­ya çalışıyordu.




Mekke Emiri’ne İn­gilizlerin iştah kabartan teklifi: 'Birleşmiş Arap Krallığı' vaadi


İngilizler tarafından tertip­lenen senaryoların en çarpıcı olanı, 1916 yılı Haziran'ında Hicaz'da sahneye kondu. Mekke ve Medine kutsal kentlerinin bulunduğu Hicaz, Osmanlı egemenliği altınday­dı. Mekke Emiri Hüseyin Bin Ali ya da bilinen adıyla 'Şerif Hüseyin', o günlerde 70'li yaşlarına merdiven dayamıştı.



Gözünü Arabistan Yarıma­dası topraklarına diken İn­gilizlerin, 'birleşmiş bir Arap krallığı' vaadinden etkilenen bu yaşlı adam, Arap ayaklanmasına ön­derlik edecekti. Şerif Hüseyin, Hicaz'a hakim olmayı akıllarına ko­yan İngilizlerle 1915 yılında gizlice anlaştı. Yılda 400 bin İngiliz lirası karşılığında Hi­caz, İngiliz himayesine gire­cekti. Haziran 1916'da Arap­ların Osmanlı devletine karşı ayaklanması başladı. İsyana Şerif Hüseyin ve dört oğlu li­derlik ediyordu.

Mekke Emiri Şerif Hüseyin
Şerif Hüseyin


Ayaklanma ne İngilizler ne de Şerif Hüseyin için istenilen şekilde sonuçlandı. Ancak bu isyan onların hiç de tahmin edemeyeceği ve gelecekte bir­çok Arap ülkesini farklı bir açıdan etkileyecek bir sonuç doğurdu.

Şerif Hüseyin belki hayal­lerindeki 'birleşmiş Arap kral­lığına' kavuşamadı; liderlik ettiği ayaklanma belki bütün Arapları bir bayrak altında toplayamadı. Ancak Arap ülkelerinin bayraklarının oluşu­munda büyük rol oynadı.

İngiltere'nin birleşmiş bir Arap krallığı vaadinden etki­lenen ve 10 Haziran 1916 ta­rihinde Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanma başlatan Mekke Emiri Şerif Hüseyin, genç Arap milliyetçilerinin önerilerine kulak verip, siyah, beyaz, kırmızı ve yeşil renkler­den oluşan bir bayrak kullan­maya başladığında, bu bayra­ğın gelecekte pek çok devlete esin kaynağı olacağını tahmin ediyor muydu acaba?




Pan-Arap renklerinin (si­yah, beyaz, yeşil ve kırmız) doğ­duğu gün


Beyrut merkezli milliyetçi bir dernek olan Genç Arap Cemiyeti'nin hayallerini, ba­ğımsız bir Arap devleti süslü­yordu. Milliyetçi genç Arap­lar, kafalarında tasarladıkları ülkenin bayrağını bile hazırla­mışlardı.

Şerif Hüseyin, Genç Arap Cemiyeti'nin merkez komitesi tarafından gelecekteki bağım­sız Arap devletinin bayrağını oluşturmak üzere seçilen si­yah, beyaz ve yeşile, Haşimi hanedanını temsilen kırmızıyı da ekleyip Hicaz bayrağını yarattı.


Takvimler 30 Mayıs 1917'yi gösteriyordu. Bu ta­rih, Panarap renklerinin doğ­duğu gün olarak kabul edilir. 


1920 Suriye Bayrağı
1920 Suriye Bayrağı


Siyah, beyaz, yeşil ve kır­mızının öyküsüne gelirsek...




İslam dininin putperestlikle ilişkili görülen her tür imgeyi yasaklaması, Arap ülkelerinin bayraklarının oluşumunda büyük etki taşır. Bayrakların tasarımı, üzerlerine yerleştiri­lecek desenlerin seçimi, kulla­nılacak semboller, İslam dininin getirdiği sınırlamalardan büyük ölçüde etkilendi.

Bayraklar, İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren büyük bir önem taşımıştır. Ancak İslam'ı benimseyen Arap devletlerinin bayrakları, bu dinin resim, nesne ve figür­lerin kullanımını kısıtlayan katı kurallarıyla, oldukça sa­de şekillendirilmiş ve özellikle ilk dönemlerde, tek renkli bayraklar tercih edilmiştir. Hicret'ten sonra Müslümanla­rın giriştikleri askeri seferlerde bayraklar orduya ait simgeler olarak kullanılıyordu. Bay­raklar, genellikle beyaz renk­teydi.

Ancak, başka renkler de kullanılmıyor değildi. Örne­ğin Hayber Seferi'nde Hazreti Muhammed'in kullandığı bayrağın rengi siyahtı ve bu renk, Peygamber'in sancağı­nın rengi olarak kabul edildi. Bir rivayete göre, Hz. Mu­hammed'in bayrağının üzerin­de Kelime-i Şehâdet yazılıydı.

Mute Savaşı sırasında Hz. Muhammed, beyaz renkteki bayrağı ordu komutanı Zeyd bin Harise'ye vermiş, onun şehit olması sonucu, bayrağı ikinci komutan Cafer almıştı. Savaş sırasında Cafer de haya­tını kaybedince, Abdullah bin Revaha komutan olarak bay­rağı taşımıştı.

Bayrak her yeni ölümle el değiştirmiş, sonunda Halid bin Velid'e kadar gelmişti... Mute Savaşı'nda yaşananlar, Arap tarihinde bayrağın, sa­vaşın seyri açısından ne kadar önemli bir unsur olduğunu açıkça ortaya koyar. 


Emeviler beyaz, Abbasiler siyah bayrak kullandılar


Bayraklar sonraki devir­lerde de kullanılmaya devam etti. Emeviler, beyaz bayrak kullandılar. Emevi hanedanı, egemenliği altındaki toprakla­rı beyaz bayrak altında geniş­letti. Abbasilerin bayrağı ise Emevilerin beyaz bayrağının tam zıttı olan siyah renkteydi.


Yeşil renk, ilk ola­rak Mısır'da Fa­timiler tarafından kullanıldı


Tarih sahnesinde siyah bayraklarıyla yerlerini alan Abbasiler, Hz. Muhammed'in siyah sancağından ilham al­mışlardı. İslam diniyle özdeş­leşmiş olan yeşil renk, ilk ola­rak Mısır'da hüküm süren Fa­timiler tarafından kullanıldı. Hariciler ise bayraklarına renk olarak kırmızıyı seçmişti.



İsyancı Mekke Emiri'ne bağlı güçler Haşimi hanedanı rengi olan kırmızıyı kullandılar


Şerif Hüseyin'in başında bulunduğu Haşimi hanedanı­nı temsil eden renk de kırmı­zıydı. İsyancı Mekke Emiri'ne bağlı güçler, Hicaz bayrağının doğuşuna kadar, düz kırmızı bayrak altında çarpıştılar. Bu düz renkli, sade bayraklar, ge­lecekteki pek çok Arap bayrağında yer alacak olan renkle­rin temelini oluşturdu.


Birinci Dünya Savaşı'nın ve bölgedeki Osmanlı ege­menliğinin sona ermesiyle bir­likte, tasarım olarak Hicaz bayrağını temel alan Suriye ve Irak bayrakları tarih sahnesi­ne adım attılar. 

İsyancı Araplara verilen 'birleşik krallık' sözü rafa kaldırıldı

1923 Mısır Bayrağı
1923 Mısır Bayrağı

İngilizlere Ürdün, Irak, Filis­tin üzerinde egemenlik hakkı tanıyan, Suriye ve Lübnan'ın ise Fransız man­dası altına gir­mesini öngören Sykes-Picot Ant­laşması yürürlü­ğe girdi.


Antlaşma 1920 yılında İtalya'nın San Remo kentinde toplanan Yüksek Müttefik Meclisi tarafından hayata ge­çirildi. Sykes-Picot Antlaşma­sı'nın sonuçları, umduğunu bulamayan Arap dünyasında büyük bir düş kırıklığı yarattı. 





“Birleşik Arap Krallığı” hayalinin bayrağı kaldı yadigar…


Bayrağına beyaz bir yıldız koyan Suriye ve iki yıldız yer­leştiren Irak, bir hayalden öte­ye gidemeyen 'ana devlet'ten doğan sırasıyla birinci ve ikin­ci ülke oldular.

Yatay olarak sıralanmış üç şerit ve sola yerleştirilen bir üçgen ya da yamuktan oluşan 'birinci jenerasyon' Arap bay­rakları, tasarımları açısından Şerif Hüseyin'in bayrağına dayanıyorlardı.

Günümüzün Ürdün, Ku­veyt, Filistin, Sudan ve Birle­şik Arap Emirlikleri bayrakla­rı, bu kümede yer alır. 

1924 Irak Bayrağı
1924 Irak Bayrağı


Panarap 'ikinci jenerasyon', aynı renklere yeni anlamlar verdi


Panarap renklere sahip 'ikinci jenerasyon' bayraklar Mısır'daki 1952 Devrimi sıra­sında doğdu. Mısırlı genç su­baylar, krallık rejimini devire­rek iktidara geldiler ve 1923'ten beri kullanılan, yeşil zemin üzerinde hi­lal ve üç yıldızlı Mısır bayrağını değiştirdiler. Yeni Mısır bayrağı, ye­şil haricindeki Panarap renk­leri, yani siyah, beyaz ve kır­mızıyı taşıyordu. Ancak, artık bu renklerin anlamları değiş­mişti: Siyah, zulüm dönemini; kırmızı, kanlı mücadeleyi; be­yaz, aydınlık bir geleceği simgeliyordu. İkinci kuşak Arap bayrakları, ağırlıklı olarak, yönetim biçimi cumhuriyete dönüşen ülkelerde kullanılma­ya başlandı.

Değişen bayraklar


Mısır'da iktidarı 1954 yı­lında ele geçiren Nasır'ın sos­yalizan ve Arap milliyetçisi çizgisiyle özdeşleşen yeni renk üçlüsü, 60'lı yıllar boyunca, Baas rejimleriyle tanışan Suri­ye ve Irak'ın yanı sıra; Yemen, Güney Yemen, Libya ve Sudan tarafından da ar­ka arkaya benim­sendi. Ancak ön­ce 1970'de Su­dan, arkasından 1977’de Kaddafi'nin 'Yeşil Devrim’i sonucu Libya, üç renkli bay­rağı terk ettiler. Sovyetler Bir­liği'nin etkisindeki Güney Ye­men'in kızıl yıldızlı bayrağı ise, bu ülkenin Kuzey Ye­men'le birleştiği 1990 yılına kadar varlığını sürdürdü.


Suriye ve Irak örnekleri incelen­diğinde, yeşil ren­gin bayraktan çı­karılmasına iliş­kin şu yorumu yapmak da mümkün: Baas ideolojisi, seküler bir devlet öngörüyordu. Dolayısıyla, di­ni bir çağrışım yapan yeşil renge bayrakta yer verilmeme­si son derece anlamlıydı.

Popüler Tarih

İbn Battûta’nın Gözünden Mısır

Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tancî ya da bilinen adıyla kısaca İbn Battûta 14. yüzyılın en büyük Arap seyyâhlarından biridir ve hattâ gezip dolaştığı 13 bin millik mesâfe göz önünde bulundurulduğu takdirde en büyük seyyâh olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Dile kolay gelen bu mesâfeyi İbn Battûta, seyâhatine başladığı 13 Haziran 1325 tarihinden Aralık 1353’e kadar; Kuzey Afrika’dan Mısır’a, Ortadoğu’dan Arabistan’a, Yemen’den Doğu Afrika sahillerine, İran’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Deşt-i Kıpçak’a, Çin’den Güneydoğu Asya’ya, Akdeniz adalarından Endülüs’e ve dahi İç Batı Afrika’ya uzanan çok geniş bir coğrafyada, 28 yıl boyunca kâh karadan kâh denizden adımlayarak kat etmiştir.





Gezdiği memleketlerle ilgili döneminin şartları göz önünde bulundurulduğunda oldukça teferruatlı ve kıymetli bilgiler veren İbn Battûta’nın Seyâhatnâmesi’nde, genel tarih, dil tarihi, antropoloji, iktisat tarihi ve sosyal tarih alanları için önemli bir başvuru kaynağıdır. Bulunduğu ülkelerin o dönemdeki siyasi tarihinden tutun da idari görevlileri, bina ve yapılarının nitelikleri, para birimlerinin mukayeseli değerleri, geçim kaynakları gibi ayrıntı teşkil eden birçok mevzuyu oldukça sade bir üslûp ve sağlam bir tasvir yeteneğiyle okuyucuya takdim etmeyi başaran İbn Battûta’nın, döneminin diğer seyyâhlarına göre daha gerçekçi bir tavır takındığı da araştırmacı ve şârihler tarafından belirtilmiştir. Bu yazımızda biz de okuyucularımızı bu büyük seyyâhın verdiği kıymetli bilgiler ışığında Mısır coğrafyasında kısa bir gezintiye çıkaracağız.

İskenderiye


İbn Battûta, sırasıyla Mağrib-i Aksâ (Fas), Ifrîkiyye (Tunus ve Cezayir) ve Atrablus (Libya) istikametinde yol alarak Mısır’daki ilk durağı olan İskenderiye’ye 5 Nisan 1326 tarihinde varır. İskenderiye’yi edebi bir dille “ışıltısıyla gözleri alan bir zümrüde” ve “baştan aşağıya süslenmiş bakire bir kız” olarak tasvir eder.

İskenderiye şehrinin dört kapısı Bâbü’s-Sidre, Bâbü’r-Reşîd, Bâbü’l-Bahr ve Bâbü’l-Ahdar’ı sayan İbn Battûta, ardından İskenderiye Limanı’ndan söz açarak gezdiği Hindistan’ın Kavlem ve Kalikût, Kırım’ın Suğdak ve Çin’in Zeytûn limanlarını hariç tutarak gördüğü diğer limanların İskenderiye’ye denk tutulamayacağını belirtir.

Günümüzde dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen ve o dönemlerde henüz bir kısmı harab olmuş olan İskenderiye Feneri’ni ayrıntılı bir şekilde inceleyen Battûta, bu yapının oldukça ihtişamlı olduğunu belirtmektedir. 1349’daki ikinci Mısır ziyaretinde ise fenerin tamamen yıkılmış olduğunu bildirmektedir. Dönemin önemli İslâm coğrafyacıları Kalkâşandî, Kazvînî ve Mes’ûdî’nin verdiği bilgiler de Battûta’nın verdiği bilgilerle örtüşmektedir.

İbn Battûta’nın İskenderiye’nin harikalarından biri Amûdü’s-Sevârî’yi (Ulu Sütun) anlattıktan sonra Memlûklere sığınmış Ifrîkiyye’nin eski Muvahhid hükümdarlarından Zekeriya Ebû Yahya Lihyânî’den bahseder. Lihyânî’nin oğullarıyla beraber İskenderiye’de siyasi mülteci olarak yaşadığını ve kendisine Memlûk sultanı Nâsır tarafından ihsan olarak günde bin dirhem verildiğini bildirir.

İskenderiye’nin bilgin şahsiyetlerine değinen İbn Battûta, dilbilim üstatlarından bir mihrabı dolduracak denli büyük bir sarık saran İmâdüddin Kindî’den, kerametleriyle ve adaletiyle ünlenmiş İskenderiye kadısı Fahreddîn Rigî’den, namazda verdiği selâmına görünmeyen varlıklar tarafından selâmla karşılık verildiği dilden dile dolaşan Şeyh Abdullah Fâsî’den, yine kerametleriyle ünlü Şeyh Halife’den, İbn Battûta’nın seyâhat aşkını gördüğü bir rüya ile körükleyen Şeyh Burhâneddîn A’râc’dan ve Şazeliyye tarikatının kurucusu Şeyh Ebu’l-Hasan Şazilî’nin müritlerinden Şeyh Yâkut Habeşî’den bahseder.

İbn Battûta İskenderiye’de bulunduğu esnada şehirde büyük bir isyan hareketi olmuştur. Müslüman tüccarlar ile Hıristiyan tüccarlar arasında çıkan bir tartışmanın kavgaya dönüşmesi ve halkın da bu kavgada taraftar olmasıyla olaylar çığırdan çıkmıştır. İskenderiye valisi Kerekî’nin de Hıristiyan tüccarlardan yana bir tavır takınması halkın sabrını taşırmış ve valinin konağı basılmıştır. Vali posta güvercinleri vâsıtasıyla durumu Sultan Nâsır’a bildirince, İskenderiye’ye Alâeddin Moğoltay Cemâlî ve Doğan Şemsî adlı iki emîr gönderilmiştir. Bu emîrler İskenderiye kadısı İmâdeddîn’in boynuna zincir geçirerek işkence etmişler ve şehrin ileri gelenlerinden 36 kişiyi katlederek sükûneti sağlamışlardır.

İskenderiye’den ayrılan İbn Battûta, şehrin dışında Münyet-i Benî Mürşid kasabasında inzivaya çekilmiş olan Şeyh Ebû Abdullah el-Mürşidî’nin zaviyesine vararak onun hayır duasını alır ve şeyhin bir rüyasıyla yine seyâhat isteği kabarır. Bu noktada İbn Battûta’nın Fas’taki tasavvuf eğiliminin yansımaları açıkça görülmektedir ve anlattığı bu rüya hikâyeleri gerçek olsa dahi, bu hikâyelerde Battûta’nın büyük seyâhatini dinî bir meşruiyete istinad etme kaygısı belirgin biçimde göze çarpmaktadır. Bilindiği üzere Battûta, seyâhatini Fas’a döndükten sonra Merinî hükümdarı Ebu İnan Fâris’e bildirecek, hükümdar da İbn Cüzeyy adlı saray kâtibini İbn Battûta’nın seyâhatini yazıya geçirmekle görevlendirecektir. Yani İbn Battûta seyâhatini bitirdikten sonra, eserini hafızasının yardımıyla kaleme aldıracaktır.

Şeyh Abdullah’ın yanından ayrılan İbn Battûta sokakları ve pazarlarıyla ünlü Nehrâriyye’ye, oradan da Şam, Irak ve pek çok yerde rağbet gören kaliteli kumaşlarıyla ünlü Abyâr şehrine geçer. Burada “yevm-i rakebe” merasimlerine tanık olur. Şaban ayının 29. günü yöre halkı Ramazan ayının gelip gelmediğini anlamak için Ay’ı gözetlerler ve şehrin ileri gelenleri at sırtında şehir dışındaki yüksek bölgelere giderek halı ve kilimle döşenmiş yerlerde Ramazan’ı karşılamaya hazırlanırlar. Abyâr’dan Mahalle-i Kebire’ye geçerek şehrin ileri gelenleriyle görüşen İbn Battûta, oradan Dimyat yolundaki konaklardan Bürüllüs’e varır. Buranın her türlü meyve ağacı, deniz kuşu ve “Bûrî” denilen balık türü bakımından zengin olduğunu belirterek Dimyat’tan önceki son konak olan Tinnîs’e ulaşır.

Dimyat


Tinnîs’ten Dimyat’a geçen İbn Battûta, şehir halkının Dimyat yerine Zimyat dediğini belirtir; ancak doğru olanın hâdîs ilminin önderlerinden Ebû Muhammed Dimyâtî’nin “Dimyat” telâffuzu olduğunu söyler. Battûta, Dimyat’ın muzlarının meşhur olduğunu ve gemilerle Kahire’ye gönderildiğini bildirir. Ayrıca Dimyat şehrinin görünüşünü tanımlayan “surları helva, köpeği koyun” tabirini bildirmeyi de unutmamıştır. Şehre giriş-çıkışın sıkı bir denetim altında olduğunu bildirerek, şehre girenlerin eline mühür vurulmuş bir kâğıt parçası verildiğini, eğer bu kişi sıradan biriyse koluna mühür vurulduğunu söyler. Muhtelif ve leziz deniz kuşlarından bahseder, ayrıca Dimyat’ın meşhur manda sütünü anlatmayı da ihmal etmez. Bürüllüs’te rastlanan Bûrî balıklarının Dimyat’ta da bulunduğunu ve Anadolu ile Kahire taraflarına bu balığın ihrac edildiğini belirtir. Battûta, bulunduğu Dimyat’ın yeni inşa edildiğini, Eski Dimyat’ın Melik Sâlih zamanında Franklar tarafından tahrip edildiğini bildirir.



Kalenderiyye tarikatı şeyhi Cemâleddîn Sâvî’nin tekkesini de ziyaret eden İbn Battûta, Anadolu’daki Babaî İsyanı’nda da önemli rol oynayan Kalenderîlerin saç, sakal ve kaşlarını tıraş etme sebebinin Cemâleddîn Sâvî’nin başına gelen bir olaydan kaynaklandığını belirterek olayı nakleder:

Şeyh Cemâleddîn Sâvî’nin yakışıklı ve gösterişli olması bir kadının ilgisini çekmiştir ve kadın, kimi zaman işveli bakışlarla, kimi zaman da mektup göndererek şeyhi kendine davet eder. Ancak ne yaparsa yapsın, şeyh bir türlü ona yüz vermez. En sonunda bir kocakarıyı şeyhe gönderir ve şeyh mescide gittiği sırada kocakarı şeyhin yolunu keserek, okuma-yazma bilmediğini ve şeyhten oğlunun kendisine gönderdiği mektubu okumasını rica eder. Şeyh olumlu yanıt verince kocakarı, ilerideki bir evde oğlunun karısının oturduğunu ve mektubu onun da duymasını talep eder. Şeyh yine kabul eder ve kocakarıyla beraber bahsedilen eve gider. Şeyhi arzulayan kadın evde beklemektedir. Kadın zorla şeyhi eve sokar ve kapıyı ardından kilitleyip bedenini şeyhe sunar. Şeyh, kurtulamayacağını anlayınca kadından kendisine helâyı göstermesini ve bir tas su vermesini rica eder. Kadın kabul edince, helâda saç, sakal ve kaşlarını tıraş eder. Kadın şeyhin bu çirkin hâlini görünce arzusu söner ve şeyhi evinden kovar. İşte bu sebeple Kalenderiyye (Cavlâkıyye) tarikatının müritleri saç, sakal ve kaşlarını tıraş etmektedirler.

İbn Battûta, Şeyh Cemâleddîn Sâvî’nin kerametlerinden birini naklettikten sonra Dimyat’tan ayrılır. Önce Dimyat’ın dışındaki uğurlu olduğu kabul edilen bir ziyaretgâh olan Şetâ’ya geçer. Ardından Münye’de Şeyh İbn Nu’man’ın zaviyesinde kalır ve ertesi gün Eşmünü’r-Rummân’a geçerken Dimyat valisi Muhsinî kendisine bir süvarisi aracılığıyla harçlık gönderir ve ne durumda olduğunu sordurur. Narlarıyla ünlü Eşmünü’r-Rummân’a geçer. Nar, Mısır’ın tüm bölgelerine buradan gönderilmektedir. Eşmünü’r-Rummân’dan Semennûd’a geçen Battûta, buradan gemiye binerek Kahire’ye doğru yol alır.

Kahire



“…Mısır (Kahire), şehirlerin anası, Firavun’un diyarıdır. Semtleri ve bağlı bulunduğu kasabaları fevkalade bayındırdır. Burası yolcuların toplandığı, her sınıftan insanın; zayıfların ve güçlülerin bulunduğu yerdir. Geniş bir alana yayılır. Bilgili, bilgisiz, ciddi, şakacı, iyi kalpli, kötü kalpli, alçak, şerefli, mümin, kâfir… Hepsi burada mevcut! Nüfusu deniz dalgası gibi arttığından son derece geniş arazisi artık dar gelmeye başlamıştır. Çok eski zamanlarda kurulduğu hâlde güzelliğini sürekli muhafaza etmektedir. Şansı açıktır! Kahire, bütün ulus ve orduları kahrettmiş, buranın hükümdarları, Arap ve Arap olmayanların ileri gelenlerini hâkimiyet altına almıştır. Kahire’de kutlu Nil’in etkisi vardır. Bu yüzden Mısır arazisinin yağmura ihtiyacı yoktur. Gariplerin ve yabancıların dostu, toprağı bereketli, arazisi geniş ülke!”

İbn Battûta Memlûk payitahtı Kahire’yi bu sözlerle tanımlıyor. Battûta Kahire’ye 20 Mayıs 1326’da ulaşmıştır ve biraz vakit geçirerek önce Saîd bölgesine (Güney Mısır) gidecek, ardından tekrar Kahire’ye dönüp Temmuz 1326’da Kudüs’e doğru yola çıkacaktır.

İbn Battûta, Kahire ile ilgili belki biraz abartılı rakamlar olmakla beraber, develerle su taşıyan sakaların sayısının 12.000, katırcıların sayısının 30.000, Nil’de dolaşan sultana ait gemilerin sayısının ise 36.000 olduğunu belirtmektedir. Bu gemilerin İskenderiye ve Saîd bölgesine gidip geldiklerini ve taşıdıkları malların paha biçilemez olduğunu bildirmektedir. Mısır halkının zevk ve sefaya düşkün olduklarını belirten Battûta, Melik Nâsır’ın incinmiş elinin iyileşmesi sebebiyle düzenlenen bir şenliğe iştirak etmiştir.

Kahire’nin abidevî yapıtlarını tasvir ederken Battûta hayranlığını gizleyememektedir. Amr bin Âs Câmii, İmam Şâfiî Medresesi, Bimâristan-ı Kalâvûn bu yapıtlardan bazılarıdır. Özellikle Kalâvun Bimâristanı (hastane) karşısında Battûta “buranın güzelliklerini tarif etmede kaleminin âciz kaldığını” itiraf etmiştir. Ardından Kahire’deki tekke, zaviye ve hangâhları gezen Battûta’nın gözünden bu kurumların işleyiş biçimindeki farklılık kaçmamıştır. Yeme-içme âdetlerinden, ibadet usûllerine, kıraat tarzından, zikir âdetlerine dek müellifin kendi coğrafyasıyla bulunduğu coğrafya arasındaki ayrımlar su yüzüne çıkmış ve Battûta bu duruma bir tür garipsemeyle yaklaşmıştır.

İbn Battûta’nın bahsettiği, Kahire’nin en tuhaf ziyaretgâhlarından biri de Karâfe’dir. Sahîh olmayan hadîslerdeki “Tanrı’nın Karâfe semtinin de içinde bulunduğu Mukattam Dağı’nı cennet bahçesine dönüştüreceği” vaadine inanan Battûta, Karâfe’den oldukça etkilenmiş görünmektedir. Mezarevler tarzındaki yapılar karşısında hayretini gizleyemeyen Battûta Kahire ahalisinin her Şaban ayının 15. gecesi bu bölgedeki zaviyelere yatıya kalmak için gelerek ibadet ettiklerini bildirir. Akabinde Hz. Hüseyin’in kesik başının gömülü olduğu Meşhed-i Mukaddes türbesini de Kahire’nin önemli merkezleri arasında saymaktadır. Hz. Ali’nin soyundan gelen Zeyd bin Ali’nin kızı Seyyide Nefise’nin türbesi de bu merkezler arasındadır.

Kahire’de gezmeye devam eden İbn Battûta, Şâfiî mezhebi önderi Ebû Abdullah Muhammed bin İdris Şâfiî’nin türbesini ve Karâfe kabristanını tasvir eder. Karâfe kabristanında pek çok âlim, ermiş ve peygamber ashabının yattığını belirten seyyah, kabristanda yatanlardan hangi mezarın kime ait olduğunun bilinemediğini bildirmektedir.

İbn Battûta tam bir Nil âşığıdır. Nil’e müteallik şiirler ve güzel sözleri paylaşmaktan kendini alamamış ve Nil’in ehemmiyetine dair Kur’an-ı Kerîm’e ve bazı hâdislere müracaatta bulunmuştur. Nil’in ilginç özelliklerine değinen Battûta, o dönemin coğrafya bilgisine muvazi olarak Nil’i dünyanın beş büyük nehrinden biri olarak saymıştır. Diğer dört büyük nehir ise Fırat, Dicle, Seyhun ve Ceyhun’dur. Battûta, burada, gördüğü diğer nehirlerden kısaca bahsetmekten geri durmaz: Pencâb, Kenk, Cûn, İtil, Sarûırmak.

Nil’i anlattıktan sonra Mısır’ın en önemli sembollerinden biri olan ehramları (piramitler) tasvir eden Battûta, bu tapınakların Mısır Kralı Ahnûh (I. Hermes) döneminde yapıldığını bildirdikten sonra, dönemin bütün İslâm tarihçilerinin de üzerinde uzlaştıkları şekilde bu hükümdarın İdris Peygamber olduğunu belirtmiştir. Ehramların yapılış hikâyesini seyyahın dilinden dinliyoruz:


“…Eski bir anlatıya göre Tufandan önce Mısır hükümdarlarından biri, gördüğü rüyanın verdiği dehşet ve korkudan ötürü, bilimin ve hükümdarlara ait cesetlerin muhafaza edilmesi gayesiyle Nil’in batısında Ehramları yapmaya kendini mecbur hisseder. Güya o devrin müneccilmerine ileride ehramın bir tarafından delik açılıp açılamayacağını sorar. Müneccimler, kuzey tarafından bir delik açılacağını söyleyerek yerini gösterirler. Ayrıca bu iş için ne kadar masraf gerekeceğini de ilâve ederler. Bunun üzerine lüzum görülen meblâğın delik için belirlenen bölüme konulmasını emreder. Hükümdar, bu koca binaya büyük emek sarfetmiş, 60 senede tamamlandıktan sonra üzerine şu ibareyi yazdırmıştır: Ehramı 60 senede yaptık. İsteyen 600 senede yıksın. Yıkmak yapmaktan elbette kolaydır.”

Bahsedilen deliğin Hâlife Me’mun döneminde açıldığını söyleyen Battûta, halifenin deliği açmak için ehramın kuzey tarafına ateş yaktırarak sirke döktürdüğünü ve mancınık attırarak amacına ulaştığını, ehramın içindeki Mısır hükümdarının deliğin açılması için sarf edilmesi gereken meblağa ulaştığını bildirmektedir.

Ehramlar gezisinden sonra Mısır’daki Memlûk Sultanı Melik Nâsır Ebu’l-Feth’ten bahseden Battûta, sultanın iyi huylu ve erdemli biri olduğunu söylemekte ve Mekke ile Medine’de hizmetler verdiğini, hacılara her türlü kolaylığı sağladığını belirtmektedir. Memlûk payitahı Kahire’nin ileri gelenlerine dair oldukça ayrıntılı bilgililer veren seyyah, sarayda görevli üst düzey emirlerden, kadılara kadar pek çok önemli eşhâs ile münasebet kurma imkânı bulmuştur. Dönemin en önemli kültür başkentlerinden biri olan Kahire’nin önde gelen âlimlerinden söz açan Battûta, bu noktada devrin en önemli İslâmi ilim adamlarını tanımamıza imkân vermiştir.

Son olarak Mısır’daki Mahmil Günü etkinliklerine katılan İbn Battûta, buradaki kutlamalara iştirak etmiş, buradaki coşkuya şahitlikte bulunmuştur. Mahmil etkinliklerinden sonra 20 Mayıs 1326’da Kahire’den ayrılan seyyah, yaklaşık iki ay süreyle Güney Mısır’da seyâhat etmiş, Ayzâb limanı üzerinden hac vazifesini yerine getirmek için Hicaz’a geçmek niyetindeyse de bu niyetini gerçekleştiremeyip –Şeyh Ebû Muhammed Abdullah Hasenî’nin tesiriyle- hac vazifesini Şam üzerinden gerçekleştirmek üzere Temmuz 1326’da Kahire’ye dönmüştür. Aynı ayın ortalarında ise Kahire’den Şam’a doğru seyâhatine başlamıştır.



Yazar: İbrahim Tolga Kara

Kaynak: Aksi Tarih

Irak Türkmenleri ve Türkmen Politikasında Stratejik Hatalar

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’den koparılan ve günümüzde nüfusu 2,5 milyon olarak tahmin edilen Irak Türkmenleri, çok büyük sıkıntılar ve baskılar içinde yaşam savaşı vermektedirler. 36. paralelin üstündeki bölgede varlığını devam ettiren Türkmenlerin yaşadığı sıkıntılar bir türlü giderilememiştir.

25 Haziran 2013 tarihinde Tuzhurmatu ilçesinde Türkmen vatandaşlar tarafından başlatılan eylem yerinde bombalı saldırı meydana geldi. Eylem yapanların arasına giren intihar eylemcisi üzerindeki patlayıcıları patlattı. Saldırıda Irak Türkmen Cephesi Başkan yardımcısı Ali Haşim Muhtaroğlu ve Salahattin eski vali yardımcısı Ahmet Abdülmecit Koca ve çok sayıda vatandaş şehit oldu.

Makalenin Sahibi: Prof.Dr. Metin AYIŞIĞI

Türkiye’nin Türkmen politikası ise tarihimizin en büyük fiyaskolarından biri olduğu gibi, yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’nin Irak konusunda millî bir politikası da olmamıştır. Ne yazık ki Türkiye’nin ısrarla ortaya koyduğu kırmızı çizgi bugün yoktur. Üstelik iki aşiret reisi, “Türkleri vururuz!” diye tehditler savururken; bizden çıt çıkmamaktadır!

Aslında Türkiye, konumu itibarı ile bölge üzerinde büyük bir etkinliğe sahiptir. Fakat Türkiye, sanki bunun farkında bile değildir. Belki de bu yüzden 10 yılı aşkın bir süreden beri, Kuzey Irak’ta ihdas edilen ve ne yazık ki ülke için bir çıban başı olan Güvenlik Bölgesi’ni besleyerek, ayakta kalmasına yardımcı olan Türkiye, büyük bir hataya düşmüştür.



5 Şubat 1926 Ankara Antlaşması’yla Türkiye; Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’yi 500.000 sterlin karşılığında Irak’a bırakmış, alınan para Düyun-u Umumiye ödemesi ile İngilizlere verilmiştir. Misak-ı Milli’ye dahil bir bölge olduğundan elden çıkmaması için uzun süre uğraş verilmesine rağmen başarı sağlanamamıştır.

1926 antlaşmasında Irak’ta kalan Türklerin huzur ve emniyetini muhafaza edecek bir madde bulunmadığı gibi ilk Körfez Savaşı sonrası oluşan yeni şartları da iyi değerlendirememiş, Kürtlere verdiği desteğin % 1’ini bile soydaşlarına vermemiştir. Türkiye, başarısız olduğu için Irak’ta Türk toplum liderliği çok cılız ve dağınıktır.

Türkiye’nin elinde bulunan en önemli kozlardan biri de Musul eyaleti üzerinde taşıdığı tarihî haklarıdır. Bilindiği gibi Musul eyaleti, 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’na göre Irak’a bırakılmıştır. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Irak parçalandığı takdirde Ankara Anlaşması’nın hükmü sona erecek ve Kuzey Irak bölgesinin eski adı olan Musul eyaleti tekrar eski sahibine iade edilecektir. Bu yüzden Türkiye, bu bölge üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Daha açık bir ifade ile Türkiye’nin bilgisi ve rızası olmadan, Irak’ın kuzeyinde yeni yapılanmaya gidilmesine izin verilmeyecektir. Bu hususta Türk siyaset bilimcilerinin, Ankara Anlaşması’nı yeniden yorumlayarak, Türk dış politikasının bilgisine ve gündemine sunmaları gerekir. Sonuç olarak;

Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten siyasi irade, oportünist beyanatlarla bir yere varılamayacağını artık görmelidir.

Irak’ın toprak bütünlüğünden yana bir politikanın savunucusu olan Türkiye, bunun bedeli olarak Irak’ı, Türkmenler üzerindeki şiddetli ve dayanılmaz baskıdan caydırabilmelidir.
Türkiye, üniter yapıdan yana olacaksa, bölgenin yeni egemen gücü olmaya çalışan Amerika’ya karşı pazarlık masasında elini güçlendirmelidir. Bu tercihin başarıya ulaşması için Irak’taki Arap toplumunu yanına çekmelidir.

Geçmişte Kıbrıs örneğinde olduğu gibi, derhal ‘Türk Mukavemet Teşkilatı’ kurularak disiplin altına alınmalıdır. Türklerin yaşadığı bütün şehir, kasaba ve köylerdeki asayiş, giriş-çıkış ve kontrol düzeni bu mukavemet teşkilatına verilmelidir.

Talabani ve Barzani’nin sindirme ve zorla göç ettirme operasyonuna karşı direnilmeli ve Türk beldelerine Kürt göçleri olabildiğince engellenmelidir.

Türkiye’nin desteğiyle yazılı-sesli ve görüntülü kitle iletişim araçları, Türkmenlerin yaşadığı her yerde takip edilebilir hale getirilmelidir.

Türk çocuklarının eğitim gördüğü okullardaki tek eğitim dili Türkçe olmalıdır. Gerekirse evler ve camiler Türk okulu olarak yapılandırılmalıdır.

BM tarafından Kürtlerin yaptığı insan hakları ihlalleri tespit edilmeli ve sorumluların cezalandırılması sağlanmalıdır.

ABD tarafından dikkate alınmayan Türkmen Cephesi’nin siyasi konularda daha geniş yetkiler kullanması için harekete geçilmelidir.

Barzani ve Talabani’nin yan gelir kaynaklarından olan uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı işine mutlaka darbe vurulmalıdır. Esasen Kuzey Irak’taki bölgeyi besleyen tek önemli unsur olan, Türkiye’nin açık tutmaya izin verdiği Habur Sınır Kapısı gerekirse kapatılarak, Türkmen bölgesine uzanan koridora yeni bir kapı açılmalıdır.

Ankara, Irak’taki yeni yapılanmada bölgedeki tüm Türkmenlerin haklarının korunması için gerekli uluslararası girişimleri ısrarla sürdürmelidir.

Türkiye, adeta etrafı tsunami dalgalarıyla çevrilmiş bir Türkmen adası durumunda kalan karındaşlarına sahip çıkmak zorundadır. Bu tarihi misyonunu harekete geçirmeli, başını dik tutmalı ve kararını vermelidir.

Napolyon'nun Mısır Seferi ve Nizam-ı Cedid Ordusu

Napolyon 1797’de Direktuvar hükümetini Mısır’ı işgale ikna ederken temel dayanak olarak, İngiltere karşısında Fransa’yı avantajlı duruma getirmek tezini savunmaktaydı. Napolyon’a göre, donanması sebebiyle denizlerde güçlü olan İngiltere’yi, Britanya Adası’nda vurmak mümkün değildi. Fransa ancak sömürgeler üzerinden İngiltere’ye zarar verebilirdi. Mısır da İngiltere’nin sömürgelerine giden yol üzerinde bulunmaktaydı. Direktuvar yöneticileri Napolyon’a bu konuda katılmıyorlardı. Onlara göre denizlere hakim olan İngiltere, Fransa’yı denizaşırı topraklarda daha kolay mağlup edebilirdi. Ayrıca böyle bireylem Avrupa’da Fransa’yla bir sorun yaşamaya belki de tek ülke olan Osmanlı Devleti’ni Fransa’ya düşman ederdi. Fakat Napolyon’un Paris’te çok önemli bir yardımcısı vardı. Dış politikada büyük tecrübeye sahip bir devlet adamı olan Talleyrand. Ona göre, seferin Osmanlı Devleti’ne karşı değil, Mısır’da bir hayli zamandan beri isyan halinde bulunan gruplara karşı yapılacağı şeklinde takdim edilmesi halinde, padişah bu sefere ses çıkarmayabilirdi. 


Sonunda Direktuvar yönetimi ikna oldu. Ancak ikna olmasında en büyük etken, Napolyon gibi Paris’te yönetim için tehlikeli olabilecek, halk tarafından sevilen bir komutanı başkentten uzaklaştırma isteğiydi. Büyük bir gizlilik içinde sefer hazırlıkları tamamlandı. 280 parça gemiyle 45.000 asker Mayıs 1798’de Toulon limanından yola çıktı. Napolyon önce Malta Adası’nı ele geçirdi. 30 Haziran 1798’de Fransız ordusu hemen hemen hiç mukavemet görmeden İskenderiye’de karaya çıktı. 21 Temmuz 1798’de Vali Bekir Paşa komutasındaki Osmanlı ordusuyla, Kahire yakınlarında Piramitler Muharebesi (Ehramlar Muharebesi) yapıldı. Osmanlı ordusu yenildi. Kahire düştü. Ekim sonuna kadar tüm Mısır’ın Fransızlarca istilası tamamlandı. İşgale rağmen Osmanlı Devleti Fransa’ya önce savaş ilan etmedi. Çünkü savaştan galip çıkamayacağını biliyordu. 


Bunun yerine İngiltere’nin Fransa’ya karşı Akdeniz’de tahrik edilmesi ve İngiltere donanmasına Osmanlı limanlarında iaşe verilmesi kararlaştırıldı. Nitekim Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması 1 Ağustos 1798’de İskenderiye önlerine geldi ve Abukir koyunda demirli bulunan Fransız donanmasını ani bir baskınla, 8-10 gemi hariç, yok etti. Böylece Fransız kuvvetlerinin Fransa ile irtibatı kesildi. III. Selim Nelson’un bu başarısından o kadar memnun oldu ki, kendisine altın işlemeli bir kılıç yolladı. Ardından İngiltere ile ittifak arayışı içine girildi. Ancak, Rusya böyle bir ittifak için daha istekli görünüyordu. Çünkü Fransa, Compo Formio anlaşmasıyla Dalmaçya sahillerine çıkarak, Rusya’nın kendisi için etki alanı olarak gördüğü Balkanlar’da etkili olmaya başlamıştı. Rusya buna izin veremezdi. Rusya’nın istekli ve ısrarcı olması üzerine 22 Aralık 1798’de İstanbul’da Osmanlı-Rus ittifak anlaşması imzalandı. Anlaşmayla savaş boyunca Boğazların Rus donanmasına açık olması kabul edildi. Anlaşma yedi yıl geçerli olacaktı. Taraflar Fransa ile ayrı ayrı barış anlaşmaları yapmayacaklardı. Taraflardan biri taarruza uğrarsa diğeri yardım edecekti.


Genel bölümleri aynı olan bir anlaşma 5 Ocak 1799’da İngiltere’yle de imzalandı. Bunun ardından Osmanlı Devleti Avrupa’da Fransa’ya karşı kurulan İkinci Koalisyon’a (1798-1802) dahil olarak, Fransa’ya savaş ilan etti. Bu arada Napolyon Mısır’dan Filistin’e girmiş, Akka önlerine gelmişti. Akka kalesinin İngiliz mühendisler tarafından tamir edilmiş olması Napolyon’un işini güçleştirdi. Üstelik kaleyi, yeni silahlarla donatılmış Nizam-ı Cedit askerileri savunuyordu. 7 Mart 1799’da Akka muhasara edildi. 63 günlük bir kuşatmadan sonra Napolyon Akka’yı alamayacağını anlayıp, daha fazla ilerleyemeden Mısır’a geri döndü. Napolyon’un Mısır’a hızla dönmesinin bir nedeni de İngiltere’nin 12.000 kişilik bir kuvvetle Kızıldeniz’e girdiğinin haber alınmasıydı. İngilizlerin Süveyş’e çıkartma yapması bekleniyordu. Bir yandan da 40.000 kişilik bir Osmanlı kuvveti Anadolu’dan hareket etmişti. Napolyon askeri açıdan sıkıştığını anlayınca yerine bir generalini bırakarak 22 Ağustos 1799’da Mısır’dan Fransa’ya döndü. Osmanlı ordusu Mısır’a girdiyse de, Fransızların mukavemetiyle, Filistin’e geri çekilmek zorunda kaldı. İngilizler ise 12.000 kişiyle Süveyş’e
çıktılar. Sonunda Fransızlar Mısır’ı boşaltmayı kabul ettiler, bir anlaşma imzaladılar. İkinci Koalisyon savaşları 1802’de Amiens barışıyla sona erdi. Mısır Osmanlı Devleti’ne bırakılırken, Yedi Ada’da (Cezair-i Seb’a) Osmanlı-Rus ortak denetiminde bir cumhuriyet kuruldu.



Bu arada, Napolyon bir hükümet darbesiyle Fransa’da yönetimi ele geçirmiş, kendisini önce “birinci konsül”, ardından da “imparator” ilan etmişti. 1805’de Napolyon komutasındaki Fransız ordusu, Austerlitz’de (Osterliç) Rusya ve Avusturya ordularını yenince, Osmanlı padişahı III. Selim “iki imparatoru birden yenen bir imparatoru tanımamak olmaz” diyerek, Osmanlı Devleti’nin Napolyon idaresini tanımasına karar verdi. Ancak bu tanıma Osmanlı Devleti açısından çok olumlu bir sonuç sağlamadı. Napolyon’un elçi olarak İstanbul’a gönderdiği General Sebastian, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı kışkırttı. Evvelce yapılan Osmanlı-Rus ittifakının, Rusya tarafından Osmanlı Devleti’ni yıkmak için kullanıldığı propagandasını yaptı. Rusya ve İngiltere ise, Osmanlı Devleti’ni bir kez daha Fransa’ya karşı savaşa sokmak istiyordu. Ama III. Selim, ordunun yeterince güçlü olmadığını bildiğinden bu taleplere direndi. Bu arada, Osmanlı Devleti 1806’da Eflak ve Boğdan beylerini Rusya’nın emellerine hizmet ettikleri gerekçesiyle azledince, Rusya Eflak ve Boğdan’a girdi ve ilerlemeye başladı. Rusya’nın amacı Balkanlar’da, 1804’ten beri isyan halinde olan Sırplarla birleşmekti. Osmanlı ordusu Tuna’da ciddi bir mukavemetle Rusları durdurdu. Osmanlı Devleti bu kez Ruslara karşı, Fransa’dan yardım talebinde bulundu. Napolyon ile Rus Çarı I. Alexander, Tilsit’te yaptıkları anlaşmada Osmanlı Devleti’nin taksimini planlamakla meşgullerdi. Böyle bir ortamda,Fransa’nın Osmanlı’ya yardım etmesi söz konusu olamazdı. 

Fransa-Rusya ilişkileri sıcak olduğu sürece, Osmanlı Devleti Rusya’yla kendi başına mücadele etmeye çalıştı. Üstelik başkent İstanbul o dönemde çok ciddi siyasi istikrarsızlıklarla çalkalanıyordu. Nizam-ı Cedit reformlarına karşı olan kesimlerin kışkırtmasıyla başlayan Kabakçı Mustafa ayaklanmasıyla, 1807’de III. Selim tahttan indirildi. IV. Mustafa padişah yapıldı. Ancak bu durumu tanımayan Rumeli ayanlarından Alemdar Mustafa Paşa’nın müdahalesiyle IV. Mustafa yerine, III. Selim’in yeğeni Mahmut (II. Mahmut) tahta çıkarıldı.  III. Selim ise, kendisini kurtarmaya gelen Alemdar kuvvetleri yetişemeden, isyancılar tarafından öldürüldü. 

Napolyon’un İngiltere’ye karşı uyguladığı kıta ablukasının başarısızlığa uğramasından  yararlanmak isteyen I. Alexander’in Tilsit Antlaşması’nı ihlal etmeye başlaması üzerine,  1811’de Fransa’nın Rusya’yla yeniden arası açıldı. Napolyon 1812’de Moskova seferine çıktı. Fransa tehdidi ciddileşince, Rusya 1812’de Osmanlı Devleti’yle Bükreş Antlaşması’nı  imzaladı. Buna göre, daha önce yapılan antlaşmaların geçerliliği kabul edildi. Prut ve Tuna iki ülke arasında sınır kabul edildi. Tuna ticaret gemilerine açık olacaktı. Rusya, Eflak ve 
Boğdan’ı Osmanlı devletine iade etti. Besarabya ise Rusya’ya verildi. Osmanlı Devleti’nin Sırbistan’da bazı reformlar yapılması kabul edildi.