Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Bir Yüzük: Vikingler ve Müslümanlar

İsveç'te 9 yüzyıla ait bir Viking mezarında taşında Arapça Kufi harflerle "Allah İçin" yazan bir yüzük bulunmuştur. Stockholm'den Björkö adasında yaklaşık 30 kilometre üzerinde Birka kentinde bir 19. yüzyıl mezar kazı sırasında tespit edilmiştir. Birka Viking çağında önemli bir ticaret merkezi idi ve 1993 yılında UNESCO Dünya Mirası yaptı. Yüzük başlangıçta yazıt, yaldızlı gümüş ve mor ametist yapılmış olarak Katalogda İsveç Tarih Müzesi'nin koleksiyonunda yer almaktadır.


Yüzük üzerinde burada yapılan teknik analize göre; Arapça kufi yazı ile yazılmış bir mor taş üzerinde "il-la-lah" yani "Allah İçin" yazılıdır. Taşın önce bir ametist olduğu düşünülüyordu, ancak mevcut sonuçlar, renkli cam olduğunu gösteriyor. Halkası yüksek dereceli gümüş alaşımı (94.5 / 5.5 Ag / Cu) dökümdür. Yüzüğün M.S. 850 yıllarına ait olduğu düşünülmektedir. 

Yüzük Vikingler ve İslam dünyası arasındaki bağlara yeni bir ışık tutmuştur.






İlgili Bağlantılar:



Tarihe Yön Veren Başarısızlıklar

Bu kişiler seçtikleri ilk yolda yenilgiye uğramasalardı belki de tarih çok farklı yazılacaktı ve biz onları hiç tanımayacaktık. Donald D. Besore’un Aykırı Yayıncılık tarafından yayımlanan “Tarihi Değiştiren Başarısızlıklar” (Success from Failure) adlı kitabı işte bu “büyük” adamların, kaderin cilvesi olarak tanımlayabileceğimiz, başarısızlıklarını ortaya koyuyor.

Dwight David Eisenhower


Küçük Eisenhower, hem ağabeyinin öğrenimini karşılayacak hem de kendisinin Deniz Harp Akademisi’nde okumasını sağlayacak parayı bir araya getirmek için bir süthanede çalışıyordu. Bu arada çok sıkı bir şekilde akademinin sınavına hazırlanıyordu. Sonuçta sınavı gerçekten de iyi bir dereceyle geçti, ancak yirmi yaşında olduğu için koşulları Annapolis’e, yani ABD Deniz Kuvvetleri Akademisi’ne girmeye yetmiyordu. Ama West Point’teki kara harp okuluna kabul edilmişti

Dostluk ve öğrenme arzusu ile amiral olmak ya da donanmada meslek edinmek isteyen bu dinç ve kuvvetli genç adam, bir general, tarihteki en büyük silahlı kuvvetlerin komutanı ve ABD’nin 34’üncü Başkanı olarak biliniyor. Eğitim konusunda ne kadar kararlı olduğunu ve Annapolist’e girse orada da başarılı olacağını tahmin edebiliriz.

Ne olursa olsun, askerler için zor geçen 1920’ler ve 1930’larda kariyerine devam edip yükselirdi. Askeri akademide de sınıf birincisi olmuştu. Ancak Annapolis’e kabul edilseydi ve Donanma Komutanı olsaydı belki de hiçbir zaman Amerikan Başkanı unvanını alamayacaktı.

Stalin


Joseph Stalin –veya okuldaki arkadaşlarının ona taktığı adıyla Soso – aslında bir papaz okuluna gidiyordu. Ancak bir dini okul için fazlasıyla asi bir öğrenciydi. Tolstoy ve Marx gibi “sakıncalı” yazarların eserlerini okuyor; bunları başka öğrencilerle paylaşıyor; iktidar, zenginlik ve bunlarla ne yapılabileceğine ilişkin dualar ediyordu. Bu ve buna benzer davranışları nedeniyle de sık sık okul müdürü tarafından hücre hapsine gönderiliyordu.

Ancak bu cezalar Stalin’i yıldıracağına daha da fazla hırslandırıyordu. Soso, okul içindeki bir grubun lideri olarak eylemlerine devam ediyordu. Grup üyeleri, müdürün otoritesini her geçen gün daha fazla sorgulamaya başlamışlardı. Tüm bunların sonucunda okuldan kovulması ve papazlık hakkının elinden alınması kaçınılmazdı. Daha sonraları annesi sağlık nedenleriyle oğlunu okuldan aldığını iddia edecekti ama Soso, ateist, yurtsever ve sosyalist eğilimli bir grup olan “Mesame Dasi”nin lideri olduğu için kovulduğunu biliyordu.

Eğer Soso’ya papazlar ve Tiflis’teki dini okulun müdürü Germogen daha farklı davransaydı 20. yüzyılın tarihi inanılmaz ölçüde değişebilirdi. Stalin’in hırsı Ortodoks Kilisesi’nde bir rahip olmaya yönlendirilseydi, bunun o dönemin Rusyası için çok önemli sonuçları olabilirdi.


Harry S. Truman


ABD’nin 33. Başkanı olan Harry S. Truman, Kansas City Üniversitesi’nde okuduğu Hukuk Bölümü’nden mezun olamadı. Buna rağmen, girişkenliği ve lider ruhu sayesinde kısa sürede kendini gösterdi ve 1922 yılında Jackson Bölgesi politika lideri Tom Pendergast önderliğinde bölge yargıcı oldu. Ancak 1924 yılında tekrarlanan seçimleri, dönemin etkili ırkçı örgütü Klu Klux Klan’ın üyelerini kızdıran ve onların oylarını istemediğine dair bir konuşma yapması sonucu, kaybetti.

Yargıç Harry S. Truman bundan sonraki siyasi hayatında hiçbir seçimi kaybetmedi. 1926’da yargıçlığa geri döndü ve 1934’te Missouri’den senatör seçildi. Tanınmış bir aileye mensup olması ve partisine karşı sadakati Demokrat Parti içinde yükselmesini, önem kazanmasını ve saygı görmesini sağladı.

Amerikan Başkanı Roosevelt’in, görevi devam ederken vefat etmesinin ardından ABD Başkanı seçildi. Başkanlığı boyunca, Japonya’ya atom bombası atılması, Kore Savaşı’nın başlatılması, Marshall Planı’nın uygulamaya konulması gibi dünya tarihini etkileyen kararlara imza attı.


Ulysses S. Grant


ABD’nin 18. Başkanı olan Ulysses S. Grant, gençliğinde bir çiftçiydi. Kayınpederinden kalan toprakları değerlendirmeye çalışıyordu, fakat bu meslekte geçirdiği birkaç sene içinde, gerek kuraklık, gerekse fazla yağmur yüzünden başarısız olmuş, mahsulleri zarar gördüğü için çok da para kaybetmişti. Son olarak çiftliğinin yakınında çıkan yangın, bardaktaki son damlayı da taşırdı: Grant artık çiftçilik yapmayacaktı

Aslında Grant’in hayatı adeta bir pembe dizi gibi geçmişti. West Point Askeri Akademisi’ni kazanmıştı, fakat okuldaki notları disiplin ve akademik başarı yoksunluğunu gösteriyordu. Buna rağmen binicilik ve eskrimde çok başarılıydı. Askerleri idare etmede de belirli bir yeteneği vardı. İçki ile olan ilişkisi efsane haline gelmişti. Ordudan da içki alışkanlığı yüzünden uzaklaştırılmıştı. Çiftçilik macerası da bundan sonra başlamıştı. Ancak kader onu yine ilk mesleğine döndürdü.

İç Savaş başladığında Kuzey ordusu, Illinois’den gelen gönüllülere komutanlık yapmak üzere albaylık rütbesiyle Grant’i geri aldı. General Grant girdiği tüm çarpışmaları zaferle bitiriyordu. Sonuçta Kuzey ordularının başkomutanlığına kadar yükseldi. Savaş sonrası yeniden yapılanmanın karmaşasında Grant Amerikan başkanlığına adaylığını koydu. Ancak 8 yıllık görevi boyunca Amerika’nın gördüğü en beceriksiz başkanlarından biri olmuştur. Savaşta insanları çok iyi değerlendirdiği halde aynı yeteneği politikada gösteremedi.


Adolf Hitler


1900’lü yılların başlarında, sanatla uğraşan iki genç adam, şanslarını aramak ve eğitim almak için Viyana’ya geldiler ve birlikte bir oda tuttular. Müzisyen olan Gus, giriş sınavlarını verdiği Müzik Akademisi’ne kaydını yaptırmıştı, ancak ressam olan Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilmedi. Bu da onu kıskanç ve öfkeli biri haline getirdi. 1908 yılında şansını tekrar denedi, ancak Akademi’den yine ret cevabı aldı. Ressam bundan sonra Viyana sokaklarında sefil bir hayat yaşamaya başladı. Başını yaslayacak nereyi bulursa orada uyuyordu. Bir süre sonra akıl sağlığını bile yitirir gibi olmuştu. Az da olsa para biriktirerek hayata tutunabilmek için kar küremeyi, bavul taşımayı ve hatta dilenmeyi bile denedi, ama beceremedi.

Sonunda, kaldığı barınakta kendisi gibi bir ressamla tanıştı. Beraber iş yapmaya karar verdiler. Bunun için genç ressam ilk defa ailesinden borç para istedi. Küçük bir otel odası tutarak çizimlerini yapmaya başladı. Kaldığı yerde başka insanlarla tanıştı ve kendini çok geçmeden siyasi tartışmaların ortasında buldu. Uzun süredir uyuşmuş olan düşünceleri, bir tartışma grubunun lideri olana kadar gelişti. Yeni aşkına kendini o kadar kaptırmıştı ki ortaklığı bozulmuştu.

Ressam, Viyana’da beş buçuk yıl kaldı. Burada arkadaşsız, umutsuz ve parasız geçirdiği yıllar boyunca dibin de dibine vurmuştu. Fakat şehri terk ettiğinde sertleşmiş, politika ateşiyle yanan bir adam haline gelmişti. Bu ressam, tarihin en gaddar ve en kötü adamı olarak kabul edilen Adolf Hitler’den başkası değildi. Hitler, birçok ülkenin nüfusundan da fazla sayıda insanın ölümünden sorumluydu. Tek başına karar vererek bir ırka, Musevilere karşı soykırımı resmi hükümet politikası yaptı. Viyana’da Güzel Sanatlar Akademisi tarafından yetenekli bulunsaydı belki de bu talihsizliklerin hiçbirisi yaşanmayacaktı.


Franklin Delano Roosevelt


İsim yapmış ve çok sayıda müşterisi bulunan bir avukatlık bürosunun iki ortağından biri olan Franklin Roosevelt, başarılı kariyerine rağmen yaptığı işten yeterince keyif almıyordu. Zamanının çoğunu geleceği düşünerek geçiriyordu. Mesleği olan hukuk, çok fazla vaktini almıyordu. Hatta yatırımları ile ilgili yaptığı işler de zamanını doldurmuyordu. Hukuk firmasındaki günlerinin çoğunu, eyaletin ve ülkenin her köşesinden, farklı sınıflardan insanları dinleyerek, durum değerlendirmeleri yaparak geçiriyordu.

Hep büyük ideallerin hayallerini kuran bu avukat, ilerde ABD’ye dört kez başkan seçilecekti. Düşmanı ve dostunun kısaca FDR dediği Roosevelt’in Amerika üzerindeki etkisi 20. yüzyıldaki hiçbir başkanla kıyaslanamaz. Bu lider ruhlu adam, avukatlık mesleğini siyasi bağlantılar kurabilme yolunda değerlendirmiştir. Her ne kadar otuzlu yaşlarının başlarında çocuk felci geçirerek yürüyemez duruma gelse de, tüm bu yaşadığı acılar FDR’yi Amerika’nın karşı karşıya kaldığı krizde ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yol gösterebilmesi için daha da güçlendirmişti. Ne kadar güçlü olduğunu, hiçbir zaman karamsarlığa kapılmayarak ve teslim olmayarak gösterdi.

1929 yılında ABD, Büyük Buhran adı verilen, tarihin en büyük ekonomik krizinin içine sürüklenmişti. FDR, tam da bu krizin yaşandığı günlerde (1933 yılında), güçlü bir liderliğe aç ve büyük bir şaşkınlık içinde olan Amerikan halkı tarafından, ezici bir çoğunlukla başkan seçildi. FDR ve teorisyenleri Büyük Buhran’a hiçbir zaman çözüm getiremediler ama FDR en zor günlerinde bile düzeni korumayı başarmış ve böylece ülkesine umut vermiştir

Henry Ford


Genç Henry Ford, yaşadığı çiftlikten, iş olanaklarının bol olduğu şehir merkezine para kazanmak için gelmişti. Makine atölyelerinde çıraklık yaparak işe başladı. Kazandığı para geçimine yetmediği için bir mücevher dükkânı için saat tamiri de yapıyordu. Makine atölyesinde yeterince tecrübe kazandıktan sonra Drydock adında büyük bir gemi yapım şirketinde çırak olarak çalışmaya başladı. Burada kendi işini yaparken bir yandan da diğer işçileri izliyor, onların işlerini de öğrenmeye çalışıyordu. Sonuçta sadece makinistin görevlerini değil, üretim işleminin tüm yönlerini öğrenmişti. Dikkatle izlemenin yanı sıra sürekli sorular sorarak üretimi bütünüyle kavramaya çalışıyordu.

Bütün bu iş deneyiminin sonucunda artık ne olmak istediğine karar vermişti: çok fazla sayıda mal üretebilen bir üretici olmak istiyordu. Temel bilgisi vardı. Şimdi bilgisini bir konuda yoğunlaştırıp yapmak istediklerini ondan başka kimsenin beceremeyeceği bir şekilde ve doğru bir zamanda yapmanın sırasıydı.

Bir zamanların tersane işçisi, saat tamircisi, çiftçisi ve bıçkıhane operatörü olan genç tamirci, mühendis, araba üreticisi, yenilikçi ve mucit Henry Ford’du. Ford, mekaniğe karşı doğal zekâsı ve becerisini bu konuyu öğrenmek için kullanmış, enerjisini ve direncini bilimsel anlamda ilerleme yönünde değerlendirmişti. Ve bunların hepsini doğru bir zamanlamayla gerçekleştirmişti.


Winston Leonard Spencer Churchill


Artık tam anlamıyla emekliydi. Kendisi için hiçbir gelecek görmüyordu. En azından kendini yeniden iyi hissettirecek bir gelecek yoktu. İflasla karşı karşıyaydı. Aslında çok iyi para kazanmıştı. Özellikle son birkaç yıldır. Fakat gelirinden fazla harcıyordu. Evini satılığa çıkartmamak için arkadaşından borç para istemek zorunda kaldı. Asıl endişelendiği konu, yüklü harcamalarını halkın duymasıydı.

İflasla flört eden bu adam Winston Leonard Spencer Churchill’di. Ressam, yazar, savaş muhabiri, asker, deniz kuvvetlerinde yönetici, politikacı, devlet adamı, tarihin koridorlarında adı sonsuza kadar yankılanacak bir adam. Batı medeniyetini karşı karşıya kaldığı en korkunç tehditten kurtardığı söylenen adam… İsa, Lincoln ve Napoleon’dan sonra belki de en fazla biyografisi yazılan kişi…

Churchill hayatında birçok siyasi yenilgi yaşamış, ama her zaman kendini kısa sürede toparlayıp tekrar düzlüğe çıkmayı da bilmişti. Ayrıca İngiliz dilinin belagati en güçlü kişiliklerinden biri olarak bilinir. Başbakan olduktan sonra ve savaşın sona ermesiyle birlikte, yazdıkları ona daha fazla kazanç getirmeye başladı. Para konusunda endişe duymadığı için de debdebeli yaşam tarzını sürdürmekte sakınca görmedi. Bu kadar uçarı ve parayla ilgili müsrif bir tutum sergilemesi, verdiği diğer kararların da yargılanmasına sebep olabilirdi. Bu, ulusal bir sorun haline geldiğinde parti liderleri de doğal olarak anlayış göstermeyeceklerdi.

Bu durum açığa çıksa ciddi bir siyasal ve sosyal çalkantıya yol açar ve başbakanlık Lord Halifax’a geçerdi. Tarih, Churchill başbakanlık koltuğunu bu şekilde kaybetseydi ne olurdu sorusunu yanıtlayamayacak, ama şu da bir gerçek ki; dünya yenilgiyi kabul etmeme iradesini gösteren bu adamı kolay kolay unutmayacaktır.

Kral Kuzenler [Tarihten Anekdotlar]



Kuzen George, kuzen Nikola, kuzen Wilhelm


Kraliçe Victoria, Avrupa büyük hanedanları arasında büyükanne vasfına sahiptir. İngiltere Kralı V.George, Rusya çarı II. Nikola ve Alman imparatoru Wilhelm birbirlerine çok benzerler. Çünkü kuzendirler ve hepsi de Victoria’nın torunudurlar. Üstelik Çar II. Nikola’nın karısı Alman Aleksandra Fyodorovna da Viktoria'nın torunudur. (evlenmeden önceki adı Alix von Hessen und bei Rhein)


2.nicolas-kaiser-wilhelm-king-george-5


Soldan itibaren Çar II.Nikola, Kral V.George ve Kayser Wilhelm



1. Dünya Savaşı'nda İngiltere ve Çarlık Rusyası aynı ittifakta yer alırken Almanya karşı ittifakta yer almıştı. 

Üç kuzenin tahtta kalma aralıkları;
V.George: 6 Mayıs 1910 - 20 Ocak 1936
II.Nikola: 1 Kasım 1894 - 15 Mart 1917
II.Wilhelm: 15 Haziran 1888 - 9 Kasım 1918

detay:NYT / bir kitap:George, Nicholas and Wilhelm: Three Royal Cousins and the Road to World War


İngiliz hanedanı da aslında bir Alman hükümdar soyudur


Hannover dükalığından gelen I. George, bugünkü hanedanın büyük babalarıdır. I. George doğru dürüst İngilizce bile bilmezdi ve Hannover ismini İngiliz hükümdarları I. Dünya Savaşı başında Almanya’ya karşı savaşa girerken değiştirip Windsor yaptılar. I. George Osnabrück doğumludur ve 1714'te İngiltere Kralı olmuştur.





İnsan kanı içen Papa

15. yüzyılda Papa VIII. İnnocent ölüm döşeğindeyken kendisine öldürülen 3 geç kurbanın kanı içirilerek iyileştirilmesi umulmuş, ancak bu tedavi işe yaramamış ve Papa 25 Temmuz'da hayatını kaybetmişti. 

Fransa Kralı I. François (Fransuva), yanında ufak bir mumya parçası taşırdı. O dönemde mumya parçasının kanı durdurmaya yarayışlı bir ilaç olduğuna inanılırdı. Buna inanların arasında ünlü aydınlanmacı Francis Bacon da vardı

Bu inançtan İngiltere Kralı II. Charles da nasibini almış, krala ölüm döşeğinde bol bol kafatası tozu içirmişlerdi. Buna ceset tıbbı denirdi. Ayrıca insan yağının da şifa kaynağı olduğuna inanılıyor, vücuda merhem olarak sürülüyordu.

Mumyalar, Yamyamlar ve Vampirler,Richard Sugg


Cezair ve Mısır arasında 20 yıl arayla yaşanan benzerlik


1962 yılında bağımsızlığını kazanan Cezair 80'li yılların sonuna kadar tek partili bir rejimle yönetildi. 80'li yılların sonuna gelindiğinde bu siyasi yapıya karşı demokratik reform isteyen muhalefet geniş bir kitleyle Ekim 1988'de sokağa döküldü. Bunun üzerine siyasal çoğulculuğa olanak veren ve özgürlükleri genişleten yeni bir anayasa hazırlandı. Bu anayasanın Şubat 1989'daki referandumda yüzde 74'lük bir çoğunlukla kabul edilmesiyle çok partili sisteme geçildi. Yeni anayasanın kabulüyle Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) tek parti niteliğini kaybederken, çok sayıda parti ortaya çıktı. 

İslami Selamet Cephesi (FIS) Haziran 1990'daki yerel seçimlerde yaklaşık 8,5 milyon seçmenin yüzde 54'ünün oyunu alarak beklenmedik bir başarı elde etti.  27 Aralık 1991'de yapılan Ulusal Halk Meclisi seçimlerinin ilk turu FIS adaylarının kesin üstünlüğüyle noktalandı.Ulusal Kurtuluş Cephesi ise çok düşük oy oranıyla ancak 3. sırada yer alabildi.

Bunun üzerine ülkedeki laik güçler harekete geçti. Cezayir şehrindeki İslami Selamet Cephesi karşııtı gösteriler düzenlendi. Ardından Yüksek Devlet Konseyi "anayasal darbe" olarak nitelendirilen bir girişimle seçimleri iptal ederek yönetime el koydu. Yeni iktidar organı olarak bütün yetkiler Devlet Konseyi'nin elinde toplandı. Bunu Milli Selamet Cephesi önderlerine yönelik geniş çaplı bir sindirme kampanyası izledi. Sonrasında yaşanan suikastler ve provakosyanlarla Cezair bir iç savaşa sürüklendi.

Hazırlayan; Sedat UYAR







20. Yüzyılın Önemli Olayları


Titanic'in Suya Gömülmesi(1912)




1.Dünya Savaşı (1914-1918)




1929 Ekonomik Krizi [Great Depression]




2. Dünya savaşı (1939-1945)




ABD'nin Hiroşima ve Nagazaki'de Atom Bombası Kullanması (1945)




Soğuk Savaşın ilk karşılaşması; Kore Savaşı (1950-1953)




Vietnam Savaşı (1959-1975)




John F. Kennedy Suikasti (1963)




Neil Armstrong ve Ay'a Ulaştı (1969)




Çernobil Kazası (1986)




1.Körfez Savaşı (1990-1991)




Srebrenitsa Katliamı (1995)






Dünya'da Şehir Savaşları

Sokak savaşları, diğer tüm muharebeler arasında en ölümcül olarak bilinenidir. Yerleşik yapılara sahip şehirler ortaya çıktığından beri bu böyledir. Dünya tarihinin görmüş olduğu en büyük konvansiyonel ordular bile sokak savaşlarında ağır kayıplara uğramış veya mağlup olmuşlardır.


Sokak savaşları, özellikle seri ateş gücüne sahip silahlar ortaya çıktığından beri daha da ölümcül hale gelmiştir. Yani, İstanbul’un fethinde Türk ordusunun şehre girdikten sonra yaptığı muharebeler ile, Napolyon’un ordusunun İspanya’yı işgal harekatında yaptığı ve İspanyol Seferi’nin, “İspanyol Ülseri”ne çevrilmesinde pay sahibi olan sokak savaşları bir değildir. Yine Napolyon’un ordusunun yaptığı sokak muharebeleri ile 2. Dünya Savaşı yıllarında yapılan bir Stalingrad veya bir Berlin Savaşı bir değildir. Aynı şekilde 2. Dünya Savaşı yıllarında yapılan sokak savaşları ile modern askeri birliklerin yaptığı (Mesela en bilinen örneklerden birisi Amerikan Ordusu’nun Somali’nin başkenti Mogadishu’da yaptığı muharebelerdir) sokak savaşları aynı değildir. Bundan sonra göreceğimiz sokak savaşları da gelişen teknoloji ve değişen silah sistemleri yüzünden bir öncekine benzemeyecektir. Ancak şurası kesindir ki, sokak savaşları en ölümcül muharebe tipi olma özelliğini koruyacaktır. 


Özellikle artık dünya üzerindeki kriz noktaları çoğunlukla zayıf askeri güce sahip bölgeler olduğu için, kendisine saldırılan küçük askeri kuvvetler, karşılarındaki mükemmel organize olmuş ve tehciz edilmiş askeri birliklere karşı muharebeyi sokaklarda yapmayı tercih edeceklerdir. ABD Ordusu’ndan Emekli Albay John F. Antal, City Fights isimli eserinde şunu söylemektedir: “Düşmanlarımız artık, bizim devasa ordumuzla açık arazide karşı karşıya gelip yok olmaktansa, bizi şehirlerin içine çekerek orada mücadele etmeye çalışmaktadırlar.” demektedir. Bugün Irak’ta gördüğümüz hadiseler, bu sözleri doğrulamaktadır. Düşmanın üstün ateş gücü karşısında bütün silah sistemlerini yitiren ve geriye dağıtılmış bir ordudan başka hiç birşeyi kalmayan Iraklıların verdiği gerilla savaşı çoğunlukla şehirlerde yaşanmaktadır. Bu muharebelerin, Amerikan askerlerini ne kadar zor duruma soktuğunu ise anlatmaya gerek yoktur.


Suriye'de Sokak Savaşları

Aslında Amerikan Ordusu sokak savaşları üzerine ilk sahra talimnamesini 1940′lı yılların başlarında çıkarmışsa da ve sürekli bu talimnameyi güncellemişse de, hiçbir düzene bağlı olmayan ve karmaşık bir muharebe tipi olan sokak savaşlarında hala kesin çözümler üretememektedir. Buna bir sebebi de, sokak savaşlarının hep savunandan yana avantaj sağlamasıdır. Dikkat edilirse görülecektir ki, Amerikan Ordusu’nun 20. Yüzyıl’da yaptığı tüm sokak muharebelerinde saldıran taraf yine kendisi olmuştur. Ama bu sebep asla asıl sebep değildir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, 2. Dünya Savaşı’na gelinene kadar, hiçbir ordunun sokak savaşları üzerine belli bir çalışması yoktu. Savaşın ilk yarısında en üstün askeri güç olan Alman Ordusu, Batı Avrupa topraklarında yaptığı savaşları şehirlere taşımaya fırsat vermeden “Yıldırım Harbi” (Blitzkrieg) taktiği ile halletmişti. Sıra Rusya’ya geldiğinde ise yavaş yavaş şehir savaşlarının acımasız yüzünü görmeye başlamıştı. Başlarda, şehirlerde karşılaştığı direnişleri tüm şehri haritadan silmek pahasına(Doğrudan Hitler yönetimindeki Alman yüksek komuta kademesinin şehirlerdeki sivil halkın güvenliğini düşünmesinden söz edilemezdi. Sonradan aynı şey Batılı Müttefikler için de geçerli olacaktı.) üstün ateş gücüyle ezdiyse de, Stalingrad Savaşı’nda işler bununla kalmayacaktı. Stalingrad’da yine aynı usüle uygun bir çözüm uygulanmış, tüm şehir ağır bombardıman altında moloz yığınına dönüşmüştü. Ancak şehre giren Alman 6. Ordusu birliklerine karşı direniş hala devam ediyordu. Ruslar Stalingrad’da kendilerince bir taktik geliştirmişler, sağlam binaları iyice tahkim ederek onları bir kale haline sokmuşlardı. Stalingrad şehrinde, ayakta kalan her bina bu şekilde tahkim edilmişti. Almanlar da boş durmamış, bu kaleleri fethetme (daha doğrusu yoketme) taktikleri geliştirmişlerdi.


Alev makineleri ve bol patlayıcı ile donatılmış birlikler (Sturmpioniere) oluşturmuşlar ve bu kalelere sızma taktikleri üretmişlerdi. Yaygın olarak kullanılan taktik, bu binalara çatıdan açılan bir delikle sızıp, içeriyi patlayıcılarla havaya uçurmaktı. Kalan düşman askerlerini ise alev makinesi hallediyordu. Tabi bu taktiğin sökmediği durumlar da yaşanmıştı. Örneğin Stalingrad Savaşı’nın simgelerinden biri haline gelmiş Pavlov’un Evi‘nde yaşananlar gibi. Almanlar bu binaya da kendilerine has taktiklerle sızmışlar ama bu 4 katlı binayı savunan Çavuş Yakov Pavlov emrindeki yaklaşık 20 kişilik müfreze tarafından mağlup edilmişlerdir. Bina içerisinde yaşanan, mermiler yerine süngü ve dipçiklerin kullanıldığı mücadeleyi Pavlov ve adamları kazanmıştı. (Bu bina 1 ay boyunca daha direnmiş ve teslim olmamıştır. Alman savaş haritalarında da kale olarak gösterilmiştir.) 

 Almanlar için her odanın ayrı bir muharebe anlamına geldiği bu savaş, büyük moral bozuntusu yaratmıştı. Pavlov’un Evi, sokak savaşlarının ruhunu yansıtması açısından tarihe geçmiş bir örnektir. (Aslında bu olayın bir benzeri daha Rus tarihinde mevcuttur. Mehmed Arif Bey’in Başımıza Gelenler isimli eserinde, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi esnasında Doğu Anadolu’daki kasabaların birinden geri çekilen Rus Ordusu’nun geride bıraktığı 2 tabur kuvvetindeki bir askeri birlik, taş bir binaya girerek, Türk Ordusu’na karşı tam 1 ay direnmiştir ve sonunda Rus Ordusu tarafından kurtarılmıştır.)

Stalingrad'da Sovyet Ordusu 

Nihayetinde Alman 6. Ordusu, Stalingrad cehenneminden çıkamayarak, komutanları Mareşal Von Paulus ile birlikte Ruslar’a teslim olmuştu. Onlar şehir içerisinde boğuşurken, Rus orduları da boş durmamış, onları kuşatmıştı. Doğal olarak, ikmal desteği alamayan ordu son takatini de kullanmış ve teslim olmuştu. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, sokak savaşlarında lojistik destek, özellikle de cephane ikmali hayati öneme sahiptir. Çünkü şehir içerisinde savaşan bir birlik, normal muharebeye oranla 10 kat daha fazla cephane tüketir. Ayrıca yine Stalingrad’da şehri daha iyi bilen tarafın avantajı ortaya çıkmıştır. Almanlar da bu yenilginin ardından sokak savaşları üzerine ciddi çalışmalara başlamışlardır.


Nihayetinde Alman 6. Ordusu, Stalingrad cehenneminden çıkamayarak, komutanları Mareşal Von Paulus ile birlikte Ruslar’a teslim olmuştu. Onlar şehir içerisinde boğuşurken, Rus orduları da boş durmamış, onları kuşatmıştı. Doğal olarak, ikmal desteği alamayan ordu son takatini de kullanmış ve teslim olmuştu. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, sokak savaşlarında lojistik destek, özellikle de cephane ikmali hayati öneme sahiptir. Çünkü şehir içerisinde savaşan bir birlik, normal muharebeye oranla 10 kat daha fazla cephane tüketir. Ayrıca yine Stalingrad’da şehri daha iyi bilen tarafın avantajı ortaya çıkmıştır. Almanlar da bu yenilginin ardından sokak savaşları üzerine ciddi çalışmalara başlamışlardır.



Amerikalılar ise, aynı yıllrda, Pasifik Cephesi’nde Japonlar’a karşı çeşitli sokak muharebelerine girmişler ve burada edindikleri tecrübelerle kendi talimnamelerini hazırlamışlardır. Sonradan Avrupa topraklarındaki muharebelerde de bu tecrübelerden faydalanmışlar, tecrüblerini İngiliz müttefiklerine de aktarmışlardır. Onlar da bu bilgilerden layıkıyla faydalanmışlardır. Öyle ki, dünya tarihinin en büyük en büyük hava indirme harekatı olarak bilinen Market Garden Operasyonu sırasında Arnhem şehrine inerek oradaki köprüyü zırhlı birlikler gelene kadar ellerinde tutmakla görevli olan İngiliz paraşüt birliği Arnhem sokaklarında Almanlar’a karşı inanılmaz bir mücadele vermiştir. İngiliz paraşüt alayının keşif bölüğü komutanı olan yüzbaşı Almanlar’a esir düştükten sonra, kendisini öğle yemeğine davet eden Alman binbaşısı ile ilginç bir diyalog yaşamıştır. Yemek sırasında Alman binbaşı, İngiliz yüzbaşıya: “Sizi sorguladığımı falan düşünmeyin, ama birşey sormak istiyorum. Bizim ordumuz sokak savaşlarını Rus Cephesi’nde öğrendi ve bu konuda gerçekten uzman olduğumuzu düşünüyorduk. Ama Arnhem’de size karşı oldukça zorlandık. Daha önceden hangi şehir savaşında bulundunuz, merak ettim.” İngiliz yüzbaşısının cevabı Alman binbaşıyı şaşırtmıştı:”Hiç!” İngilizler burada tamamen Amerikan müttefiklerinden öğrendikleri ve Normandiya’daki sınırlı sokak savaşlarında geliştirdikleri usüllerle savaşmışlar ancak, sayıca az olmaları, ikmal yetersizliği ve şehrin içindeki birlikler arasındaki haberleşme eksikliği yüzünden dayanamayarak teslim olmuşlardır. İngilizler birbirleri ile haberciler vasıtasıyla haberleşirken, Almanlar bu sorunu kendilerince halletmiş ve evlerdeki telefonlar aracılığıyla haberleşmişlerdir. İngilizler de sonradan bu üsulü denemişler ama iş işten geçmiştir.



Amerikalılar ise özellikle Fransa ve Almanya içerisindeki şehirlerde sokak muharebeleri yaşamışlardır. Örneğin, Fransa’da ilk kurtarılan yerleşim yeri olan St. Mere l’Eglise kasabasında Almanlar ile mücadele eden Amerikan paraşütçüleri halkın büyük desteğini görmüşlerdir. Fransa’daki en çetin sokak savaşlarının yaşandığı Cherbourg’da yine halktan oldukça destek almışlardır. Bu şehirlere giren Amerikan birlikleri kendilerini karşılayan ve çoğunlukla da direniş üyesi olan belediye başkanlarından şehrin detaylı planlarını edinmişlerdir. Amerikalılar’ın Alman topraklarına girene kadar girdikleri şehir muharebelerinde halkın büyük desteğini görmüşlerdir. Tabi farklı sınıfların (Hava kuvvetleri, piyade, zırhlı birlikler, topçu) müşterek harekat tarzlarının ustaca kullanılması da başarıya en büyük katkıyı yapan unsurdu.

Somali'de Sokak Savaşları

Ruslar ise, Mareşal Chuikov’un “Sokak çatışmaları, ateş gücüne bağlıdır.” sözüne uyarak şehir savaşlarında çok farklı doktrinler geliştirmeden Berlin önlerine kadar gelmişlerdir. Şehir savaşları için gerekli eğitimin askerlere verilmemesine, bir de Almanlar’ın fanatikçe mücadele etmeleri ve Mareşal Zhukov ile Mareşal Konev arasındaki Berlin yarışı eklenince Ruslar’ın Berlin’deki kayıpları korkunç olmuştur. Berlin için verilen 360.000 zayiatın yarısına yakının açık arazi olan Seelow Tepeleri’nde verildiğini, geri kalanının ise sokak çatışmalarında verildiğini düşünsek bile, ortaya çıkan rakam korkunçtur. Ama yukarıda belirttiğimiz nedenlerden en önemlisi şüphesiz Konev ve Zhukov’un, Stalin’in hedef gösterdiği Reichstag Binası’na varmak için verdikleri yarıştır. Zhukov ve Konev piyade ve zırhlı birliklerini Berlin gibi bir metropole tabiri caizse sürü gibi sokmuşlardır. Sonuçta eline “panzerfaust” tanksavar silahı verilmiş 12-13 yaşlarındaki Hitler Gençliği üyesi çocuklar veya Volksturm’a alınmış 1. Dünya Savaşı gazisi ihtiyarlar bile Rus tanklarını keklik gibi avlamışlardır. Değişik sınıfların müşterek harekat usülleri kesinlikle uygulanmamış, her sınıf ayrı ayrı kullanılmıştır. Ruslar belki kitle savaşının ustası olabilirler ama, Asya steplerinde uyguladıkları “insan dalgası” taktiğini kalkıp da Brandenburg Kapısı önlerinde veya Friedrich Strasse’de de uygulayınca ortaya kanlı bir sonuç çıkmıştır. Ama verilen kayıpların zaten Ruslar için önemi yoktu, çünkü insan kaynakları gibi bir sıkıntıları yoktu. Ruslar’ın göremedikleri veya önemsemedikleri bir husus da, sokak savaşlarının ince taktiklerle yapılacağıydı. Açık arazide yapılan savaşlar 2 boyutludur. Sokak savaşları ise 3 boyutludur. Çünkü bir askeri birlik caddede ilerlerken, hemen altındaki kanalizasyonda bir düşman birliği bulunabilir. Veya çok katlı bir binanın giriş katına giren birlik, üst kattaki düşman birliğinden haberdar olmayabilir. İşte bu yüzden sokak savaşları kaba taktiklerle yapılmaz. İnce taktikler için de iyi bir eğitim gerekir.



Sonuç olarak Ruslar, ağır kayıplardan etkilenmeyecek kadar çok insan ve silaha sahip oldukları için bu savaştan galibiyetle çıkmışlardır. Bu arada Almanlar’ın savaşma azimlerinin hızla azalması da etkili olmuştur.

Grozni

2. Dünya Savaşı’ndan sonra, 2 düzenli ordunun şehirlerde karşı karşıya gelmesi nadiren olmuştur. Kore ve Vietnam Savaşları’nda buna örnekler vardır. Macarların işgalci Ruslar’a karşı Budapeşte’de yaptıkları başkaldırı, Çeçen gerillaların Rus Ordusu ile Grozny’de yaptığı muharabeler (Ki, sokak savaşları doktrinleri açısından çok önemli muharebelerdir. Amerikan Deniz Piyadeleri Alınan Dersler Merkezi tarafından detaylıca incelenip, raporu çıkarılmıştır. İleride o raporu çevirip, burada yayınlayacağım umarım.), Somali’nin başkenti Mogadishu’da Amerikan askerleri ile yerli gerillalar arasındaki yaşanan muharebeler ise düzensiz bir birliğin, düzenli bir askeri güce karşı verdiği sokak çatışmalarına örneklerdir.

Orjinal adı:

Tarihte Soykırımlar

İspanyol ve Amerikalılar'ın Kızılderililere uyguladığı soykırım


1492`de, Kristof Kolomb`un ayak bastığında nüfusu 8 milyon olan Arawaks yerlilerinin sayısı 22 yıl içerisinde 28 bine indi. 

Norceçlilerin Taterler'e uyguladığı soykırım


Norveçliler, 1920-30`larda çıkardıkları yasalarla Nordik ırkın ariliğini korumak için etnik grup Tater (Göçerler) kızlarını zorla kısırlaştırdılar. Kısırlaştırma yoluyla ehlileştirilemeyen Taterler üzerinde insülin ve elektroşok yöntemleri uygulanıldı. 

İngilizler'in Avusturalyalı Yerlilere uyguladığı soykırım


İngiltere Krallığı 1788-1938 tarihleri arasında sömürge amacıyla gittikleri Avustralya`da yerleşik halk Aborjinleri sistematik olarak yok ettiler. İngilizlerin aralarına salgın hastalık yaydığı, bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı 750 bin siyah derili Aborjinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalabildi. 


Almanlar'ın Nambiya halkına uyguladığı soykırım


Nambiya Soykırımı
Almanlar 1891 yılında hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Güney Batı Afrika (Namibya)`ya sömürge kurmak amacıyla çıktılar. Bölgedeki çok zengin altın ve zümrüt madenlerini ele geçirmenin yolunun yerel Herero ve Nama halklarını yok etmek olduğuna karar veren Almanlar harekete geçti. Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden herkesi katlettiler. Katliamdan kurtulanlar işkenceyle öldürüldü. Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi. 


Bağlantılar:

Danimarkalılar'ın Alman Mültecilere uyguladığı soykırım

İkinci Dünya Savaşı`nın bitiminde Sovyet Ordusu`nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci Danimarka`ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, barsak iltihabı, ishal sonucu yaşamlarını kaybettiler. 

Fransa'nın Cezair Katliamı


1830’da Fransa işgaliyle başlayan acılar Cezair halkının yakasını hiç bırakmadı. Petrol ve maden yataklarıyla bütün emperyalistlerin iştahını kabartan Cezayir, 1832-39 arasında Abdülkadir Cezayiri önderliğinde ilk direnişine başladı. Yedi yıl içersinde binlerce ölü, sömürgeciliğin Cezayir’e armağanıydı. Daha sonra, sadece 1945’teki Sedif ayaklanmasında 45.000 ölü sayılabildi. 1954’te bağımsızlık hareketi yeniden başladığında bu kez sahnede Fransız İstihbarat örgütü OAS’ın işkencehaneleri ve suikastleri vardı. 1954-1962 arasındaki tablo korkunçtu: 1.5 milyon ölü, 2 milyon 800 bin tutsak... Bağımsızlıktan sonra ise kontra örgütler arasındaki iç savaş 100.000 Cezayirlinin canına mal oldu. 

Rusya'nın Türk ve Tatar Soykırımı


II. Dünya Savaşı esnasında "Almanlarla işbirliği yaptılar" uydurmasıyla birçok Azeri Türkü, ya öldürdüler ya da yerlerinden alınarak Sibirya’ya sürgüne gönderildiler. Kırım’daki 6 – 7 milyon Türk tamamen yok edildi.. Şu anda da Çeçenistan’daki taş üstünde taş bırakılmamaktadır. 5 – 6 milyonluk Çeçenistan’ın 7 – 8 yıl önceki savaşlarda yarısı yok edildi. İkinci yarısı da şimdi yok edilmektedir. Dünyanın gıkı bile çıkmıyor.. 



Hitler'in Yahudi ve Çingene Katliamı


Almanlar 1933-45 yılları arasında Büyük Alman İmparatorluğu`nu kurmak ve mükemmel Alman ırkını yaratmak hedefiyle diğer milletlerden 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Alman yönetimi öncelikle kendilerinden olmadığına inandığı bütün ırkları tespit edip harflerle sınıflandırdı. Bu kampanya uyarınca Çingenelerin yüzde 94`ü kısırlaştırdı. ikinci hedef grup olarak Yahudiler seçildi. Milyonlarca Yahudi sistematik bir biçimde öldürüldü. 

Dresden'de Amerikalılar ve İngilizler'in Almanlara uyguladığı katliam


Dresden Saldırısı

Amerikalılar ve İngilizler, Almanlar`ın savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdılar. Savunmasız insanların sığındığı Dresden kentine intikam amacıyla uygulanan bombardıman sırasında 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı. Bu yok etme harekatında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü. Japonya`nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları sonucu 135 bin kişinin öldüğü gerçeği Dresden`e uygulanan soykırımın büyüklüğünü gözler önüne serdi. 


Kıbrıs'ta Türklere uygulanan soykırım


İngilizler 1912-1974 döneminde Kıbrıs Adası üzerindeki egemenliklerini sağlamak amacıyla Rumlar`ın ENOSİS`i gerçekleştirmelerine göz yumup Türkler`e karşı saldırı başlattırdılar. 1912`de adada yasayan Rumlar Kıbrıs`ın 35 ayrı noktasında Türkler`e ait işyerleri, camii ve evleri yakıp yıkmaya insanları katletmeye başladılar. 1952 yılında kurulan EOKA terör örgütü sistematik bir biçimde başlattığı saldırılarda 100 Türk`ü, 100 İngiliz vatandaşını öldürerek 30 Türk köyünü yaktı. 1963 yılında EOKA`cılar yeni bir etnik temizleme planını devreye soktular, bu saldırılarda 500 Türk öldürüldü, 130 Türk köyü yakıldı, 25 bin Türk evlerini terk etmek zorunda kaldı. 

Yahudi Soykırımı, Holokost: (Yunanca: yanıp kül olan), ya da Shoa (İbranice: Felaket), Almanya'nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon Yahudinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudilerin yanında Sinti, Roman, Yenişler ve diğer "Çingene" denilen insanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova'nın Şahitleri, entellektüeller, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır.

Bu insanların neredeyse hepsinin öldürülme nedeni, Nazi döneminde doruğuna varmış olan Yahudi nefretinin ve Nazi ırkçılığı görüşüne göre "yaşamaya hakkı olmıyan alt-sınıf insanlar" olarak görülmüş olmalarıdır.

Ruanda Soykırımı 



Ruanda Soykırımı, Ruanda'da 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu'nun, aşırı uç Hutular (Interahamwe) tarafından öldürülmesi olayıdır. Katliam, Tutsi destekli isyancı Ruanda Vatansever Cephesi lideri Paul Kegame'ye bağlı güçlerce, Hutu ağırlıklı hükümetin düşürülmesi ile son buldu. Ardından yönetimden güç alan Tutsilerin öç bahanesiyle saldırması sonucu yüzbinlerce Hutu, komşuZaire'ye (Kongo Cumhuriyetine) sığındı.

Boşnak Soykırımı


Bosna ve Hersek'te 6 Nisan 1992 tarihinden 14 Eylül 1995 tarihine kadar sürmüş olan bir savaştır. Üç yıldan fazla süren bu savaş sırasında 200.000 kadar insan ölmüş (Uluslar arası Kızılhaç Örgütü verilerine göreBosna Hersek’te 312.000 kişi hayatını kaybetmiştir), 2 milyon kadar insan da yerini yurdunu terketmek zorunda kalmıştır. Yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından biridir. Bu kayıpların 200.000 kadarı Boşnak halkına ait olup bu halk dünyanın gözü önünde sistematik bir soykırıma tabi tutulmuştur. 1992'de Devlet Başkanı Miloseviç ve Genelkurmay Başkanı Perisiç’in desteği ile sözde Bosna Sırp Devleti ve Sırp Demokrat Partisi (SDS) Başkanı olan eski bir psikiyatri doktoru Radovan Karadziç ve General Ratko Miladiç'in öncülüğünde Bosna Hersek’te etnik arındırma çalışmalarına başladılar. 

Üç yıl boyunca Sırplar uluslar arası hiçbir konvansiyona kulak asmayarak insanlık dışı uygulamalarını pervasızca sergilediler. Soykırım ise savaş başladığından beri Sırpların başvurduğu yegane savaş yöntemiydi. Daha savaşın ilk evrelerinde Nisan 1992’de Srebrenica’nın hemen dışında bulunan Bratunac köyünde yaklaşık 350 Bosnalı Müslüman Sırp paramiliterleri ve özel polis güçleri tarafından ölümcül işkenceye tabi tutulmuş ve katledilmişti. Miloseviç’in eski korumalarından Nasır Oriç’in kurduğu Müslüman direniş örgütü ilk yıllarda Srebrenica’yı var gücüyle savundu. Dünyanın en büyük ordularından Yugoslavya ordusunun tüm imkanlarını kullanan Sırplara karşı Müslümanlar bölgeye uygulanan ve en çok kendilerinin zarar gördüğü ambargodan ötürü hafif silahlarla ve az sayıda mermi ile karşı koymaya çalışıyordu. Bosna Savaşı’nın sonlarına doğru Müslümanların birçok cephede zafer kazandığı bir sırada öne çıkarılan Dayton Barış müzakereleriyle savaşın sona ereceğini gören Sırplar, avantaj elde etmek için iki stratejik kent olan Gorajde ve Srebrenica’yı ele geçirmek maksadıyla bütün güçleriyle bu iki kente saldırdılar ve tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini tüm dünyanın seyirci bakışları arasında sergilediler. 



BM tarafından güvenli bölge olarak ilan edildikten iki yıl sonra Srebrenica, 1995 yılının yaz ayında II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen en büyük toplu katliamının kurbanı oldu. Uluslararası camianın olanlar karşısındaki tepkisizliği vahşi Sırplara cesaret vermiştir. Srebrenica çevresindeki ilk toplum mezarları ortaya çıkararak Pulitzer Ödülü kazanan Amerikalı gazeteci David Rohde bu tavrı tenkit ederek şöyle der: “Uluslar arası camia taraflı bir şekilde binlerce insanı silahsızlandırmış ve sonra da onları en azgın düşmanlarına teslim etmiştir. Srebrenica, uluslar arası camianın felaketin uzağında durduğu bir durum değildir. Bilakis, uluslar arası camianın eylemleri katilleri cesaretlendirmiş, onlara yardım etmiş ve işlerini kolaylaştırmıştır. … Srebrenica’nın düşmesi gerçekte olması gereken bir durum değildi. Binlerce iskeletin Doğu Bosna’da oraya buraya saçılmasına hiç gerek yoktu. Binlerce Müslüman Bosnalı çocuğun Sırplar tarafından boğazlanmış babalarının, dedelerinin, amcalarının ve kardeşlerinin hikayesi ile büyümesine hiç gerek yoktu.” (Rohde, Son Oyun, s. 351, 353.)

Olimpiyat Sloganı: “Citius, Altius, Fortius”



Olimpiyat sloganı, üç Latince sözcükten oluşur: “Citius, Altius, Fortius”. Yani, “Daha hızlı, Daha yüksek, Daha güçlü.” Sloganın arkasında yatan düşünce, bir sporcunun amacının birinci olmaktan
çok, elinden gelenin en iyisini yapmasıdır.


Bu üç sözcük, Pierre de Coubertin’in önerisiyle 1894′te, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin kuruluşuyla birlikte resmi slogan olarak kabul edilmiştir.

Birinci Dünya Savaşında Yıkılan İmparatorlukların Hanedanları

OSMANLI HANEDANI

 Osmanlıların kökeni, zamanında Orta Asya’dan Anadoluya yerleşmiş Oğuz Türklerine dayanır. Batı Andolu’da Anadolu Selçuklu Devletine bağlı bir uç beylik iken, bu devletin zayıflamasıyla beraber 13.yy’da bağımsızlığını ilan etti.(1) İzlediği başarılı politika ile diğer küçük devletlerden sıyrıldı ve çok uluslu bir imparatorluğa dönüştü. 18.yy’a doğru üstünlüğünü kaybetmeye başlayan devlet, Birinci Dünya Savaşı’nada kaybettiği bu üstülüğü geri kazanmak amacıyla yüzden girdi . 

 Birinci Dünya Savaşından çok ağır bir yenilgiyle ayrılan imparatorluk tam bir karışıklığa sürükleniyordu. Gerçi her ne kadar İttihat ve Terakki, devletin savaşa girmesinde ve hayalci politikalar izlemesinde sorumlu olsa bile hanedanlığın bu durumdan zarar görmeden çıkması kaçınılmazdı. Zaten İttihatçılar İtilaf devletleri tarafından yargılanmaktan korktukları için yurt dışına kaçtılar.(2) Yeni ve hanedanlığın son padişahı olacak VI. Mehmed tahta geçti ve İngiltere yanlısı bir politika izlemeye başladı. İşte belki de bu politika Osmanlının sonu demekti. “Sultan Vahdettin, İttihatçıların kuklası olmuş selefinin aksine,İttihatçı aleyhtarı, milliyetçi aleyhtarı ve İngiliz taraftarı çizgiyi yerleştirmek için siyasete etkin şekilde müdahalede bulunduğu görünüyordu.”(3) Mustafa Kemal’in bağımsızlık hareketine karşı çıkan,Ankara hükümetine karşı düşmanca tutum sergileyen padişah her ne kadar Kurtuluş Savaşının amaçlarından biri Osmanlı başkentini düşman işgalinden çıkarmak ve Padişah’ı kurtarmak olsa da savaş sırasında Mustafa Kemal’in Osmanlı saltanatını ve hanedanlığın siyasi gücünü kafasından sildiği açıktır. Olaya bir de Sultan Vahdettin’in bakış açısından bakarsak aslında Padişah’ın çok fazla seçeneğe sahip olmadığını, 650 yıllık bir geleneğin sürdürücüsü konumunda olduğu ve İttihatçıların bu devletin başına açtığı sorunlardan dolayı Ankara hükümetini destekleyen bir maceracı politika izleyemeyeceğini görebiliriz. 

 Kurtuluş Savaşı sonunda kazanan taraf Ankara hükümeti olunca Vahdettin ülkeyi anında terk etti. Daha sonra Barış Konferansına hem İstanbul hem de Ankara hükümetleri çağrılınca TBMM, iki taraf arasında oluşabilecek sorunların milli çıkarlara zarar verebileceği düşüncesiyle 1 Kasım 1922’de aldığı bir kararla Osmanlı saltanatı resmen kaldırdı. Fakat halifelik statüsü hala devam ettiği için halife hanedanın en yaşlı erkeği olan Abdülmecid Efendi’ye bırakıldı ve hanedan sarayda yaşamaya devam etti. 

 Halifelik kökeni çok eskilere dayanan, neredeyse İslam’la yaşıt olan bir pozisyondu.Osmanlı İmparatorluğuna 16.yüzyılda geçmiş ve her padişah aynı zamanda halife olmuştur.Yıllar geçtikçe önemini kaybeden ve içi boşalan halifeliğin sanıldığının aksine eskiye nazaran birleştirici ve hareket edici bir rol oynamadığını herkes 1.Dünya Savaşında dönemin Osmanlı Padişah’ı tarafından yapılan Cihat çağırısının diğer ülke Müslümanlarını neredeyse hiç etkilemediğini görerek anlamıştı. Ama sonuçta ne olursa olsun halifelik Osmanlıda bir gelenek haline dönüşmüştü ve saltanat gidince halifelik hanedanın tutunacağı bir dal haline gelmişti. 

 Murat Bardakçı kitabı, “Son Osmanlılar: Osmanlı Hanedanı’nın Sürgün ve Miras Öyküsü”nde Halife Abdülmecid Efendi’nin Ankara’nın gönderdiği talimatlara uymadığını,saltanat günlerini anımsatan cuma selamlıklarına çıkmasını, mecliste halife ve saltanat yanlı bir grubun oluşmasını ve hilafetin mi yoksa Meclis’in mi daha fazla güce sahip olduğunun tartışılmasını, genç hükümetin halifeliğe ve dolayısıyla Osmanlı hanedanlığına son noktayıkoymasının nedenleri arasında sıralıyor.(4) Jakoben bir yaklaşımla devrimleri gerçekleştiren veyeni devletin İslami kökenleri azaltmak isteyen genç hükümet için halifelik ne olursa olsunbir gün kaldırılacaktı.

 İşte meclis bu durumda 3 Mart 1924’te halifeliği lağvetti ve hanedanın yurt dışınagönderilmesini isteyen yasayı kabul etti. Hanedanın erkeklerine 1 gün, kadınlarına ise 10 gün tanınmıştı ülkeyi terk etmeleri için. Kuşkusuz bu karar bu toprakları 650 yıl boyunca iyisiyle kötüsüyle yönetmiş bir aile için çok ağır bir karardı. Daha henüz 1 yaşını bile doldurmamış yeni cumhuriyet yeni bir sayfa açmakla kalmıyor adeta geçmişte yazılanları defterden siliyordu. Sonuç olarak toplam 155 kişi, yurt dışına sürgün ediliyor, az bir miktar para verilip bu ülkeye geri dönüşleri yasaklanıyordu.

Osmanlı Hanedanı Nice Garında, 1930'lar.

Sürgün özellikle ilk kuşak için çok zor geçti. Kimisi Fransa’ya kimisi daha önce ülkeden Vahdettin gibi İtalya’ya, kimisi İngiltere’ye kimisi de Lübnan’a gitti. Geçim sıkıntısıen büyük problemlerinden birisiydi. Sultan Abdülhamid’in torunu Osman Nami Osmanoğlu şöyle diyor : “Her işi denedim… Hamallık yaptım, yağlı boya sattım.”(5) Orhan Osmanoğlu ise durumu nedeniyle açıklıyor: “O zamanlar hanedan üyelerinin para kazanma, ticaret yapma,geçim sağlama gibi bilgileri yoktu. Herkesin bildiği gibi saraylarda din, dil, edebiyat ve ney çalmayı öğrenmişlerdi. Gittikleri ülkelerde çok sıkıntı çektiler ve turizmcilik, taksicilik gibi basit işler yaptılar.”(6) Şu an çeşitli ülkelerde yaşayan üçüncü ve ikinci nesil, dedelerinin,babalarının ve annelerinin evde ne olursa olsun Türkçe konuştuklarını bunun nedeninin deyakın bir zamanda af çıkacağını umdukları için olduğunu söylüyorlar. Fakat bu af beklentisi hanedanın erkek üyeleri için tam 50 yıl boyunca sürdü. Hanedanın kadın mensupları için ise bu süre 28 yıldı. Bu süre zarfında doğan yeni nesil yaşadıkları ülkeye adapte oldu ve kısmen Osmanlı kimliğinden çıktılar. Kimileri de Avrupa’da ki diğer soylu ailelerle evlendi. 

 Şu bir gerçek ki sürgün edilen Osmanlı hanedanlığının hiçbir üyesi saltanat lehinde bir davranışta bulunmadı. Üstelik muhafazakârlığın yüksek olduğu bir ülkede bu konu çok kolay bir biçimde suistimal edilebilirdi. Fakat bunu akıllarının ucundan bile geçirmediler. Hatta içlerinde sürgünü anlayışla karşılayanlar bile var. Mesela, 2.Abdülhamid’in torunu Cemil Adra biraz kırgın olsa bile bu kararın alınmasının kolay olmadığını ve ülkede bir karışıklığın çıkmadığı için mutlu olduğunu belirtiyor. Aynı şekilde hanedan üyesi Bülent Osman şöyle düşünüyor: “Hanedan ailesinin yurtdışına çıkarılması kararı doğruydu. Yapmalılardı, mecburlardı. Mustafa Kemal bunu yapmasaydı, Türkiye bugün Arabistan gibi bir şey olacaktı”(7) Hanedanlığın bu duruşu saltanat ve hilafet meselesini cumhuriyetin büyük birproblemi haline gelmesini engellemiştir denebilir. 

 ROMANOV HANEDANI 

 Rusya’yı 1613’den 1973’e kadar yöneten Romanov hanedanı, Rusya İmparatorluğunu kurmuştur.(8) Toprak büyüklüğü olarak dünya’nın en büyük imparatorluğu olan Rusya ,Birinci Dünya Savaşı’na katılırken içinde büyük politik sorunlarla boğuşuyordu.

Birinci Dünya Savaşına bakıldığı zaman savaşı itilaf devletlerinin kazandığı görülür.Ama Rusya İmparatorluğu da kaybedenler tarafına yazılabilir. Henüz savaş sürerken geri çekilmek zorunda kalmış ve Ekim Devrimi ile Rusya İmparatorluğundan Sovyet Rusya’yadoğru dönüşüm başlamıştır. Rusya İmparatorluğunun en son hanedanı olacak kişi ise Çar 2.Nikolay’dan başkası değildi. 

 Pierre Lorrain, Romanovlar: Bir Hanedanın Sonu adlı kitabında çarı, zeki, sağduyusahibi, ailesine fazlasıyla düşkün ama gösteriş ve kendine güven eksikliği olan bir kişi olaraktanımlar.(9) Bunun dışında 2.Nikolay Almanya İmparatoru olan 2.Wilhelm ile kuzendi.Kayserin Nikola’dan 9 yaş büyük olması onu kolay bir şekilde etkisi almasını sağlamıştı.Hatta bu durum kayserin siyasi yönlendirmeleri doğrultusunda Rusya’nın o sırada batıdünyasına yeni açılan ve genişlemekten olan Japon İmparatorluğu ile savaşmasına yol açacakve bu savaş sonunda gelen yenilgi çarlığı tehlikeye atacaktır. 

 Rusya’da gerçekleşen devrimin kökeninde şüphesiz pek çok sebep yatar: işçi ve köylü sınıfının kötü şartlar altında yaşaması, otokrasinin aşırı güç kullanması ve savaşlar sonucunda yılmış bir halk. Bunlara ilaven yoksulluk, askeri başarısızlıklar, çarlığın itibarını kaybetmesi…(10) Tüm bu nedenler Rusya’da bir devrime yol açar ve Lenin önderliğindekiBolşevikler yönetimi devirerek çarı ve ailesini esir alır.



 Yaklaşık 1 yıl boyunca Bolşevikler tarafından esir tutulan aile 16 Temmuz akşamı vahşi bir şekilde katledildi. Bolşeviklerin amacı kral yanlısı Menşeviklerin Romanovları elegeçirip sahiplenmesini önlemekti.(11) İnfazcılar ilk önce ailenin tüm fertlerini ve onlarınyanında duran gönüllü kişileri uykularında kaldırmış, fotoğraf çekme amacıyla bir duvarın önüne getirmiş ve daha sonra hepsini tarayarak öldürmüşlerdir. Bunların içinde çarın beş çocuğu da vardır. Bolşeviklerin çocukları bile öldürmesinin amacı tahta hiçbir varis bırakmamaktır ama bu olayın iğrençliğini örtbas etmez. 

 Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla ve belgelerin açığa çıkmasıyla aydınlanabilen olay Rusya’da tekrar tartışılmaya başlandı ve ilk olarak 2000 yılında Rus Ortodoks Kilisesi,hayatını o gece hayatını kaybeden çarın ailesine aziz ünvanını verdi. Daha sonra açılan davada mahkeme, son Rus Çarı 2. Nikolay ve ailesinin Sovyet rejiminin siyasi kurbanı olduğuna ve itibarlarının iade edilmesi gerektiğine karar verdi. (12)

 HOHENZOLLERN HANEDANI 

 Almanya İmparatorluğu, tarih sahnesinde 19.yüzyıla kadar adının rastlanılmayacağı bir imparatorluktur. Bazı yönlerden Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun mirasçısı sayılabilir. Bunun yanında, milli birliğini geç tamamlamış ve hatta ömrü yüz yılı bile bulmamıştır fakat direk veya dolaylı yoldan tüm dünyayı etkilemiştir. Bu imparatorluğunkurucusu ve yöneticisi olan hanedanlık ise Hohenzollern hanedanıdır. Hohenzollern hanedanıilk olarak 1400’lerde Prusya’yı yönetmeye başlamıştır. Prusya’nın küçük bir krallıktan güçlüve modern bir devlet halini alması ise 17.yüzyıla rastlar.(13) Daha sonraki yüzyılda devletin Avusturya’yı ve Fransa’yı yenmesi birliği pekiştirir ve Prusya Krallığını büyütür. 18 Ocak 1871’de de resmi olarak Almanya İmparatorluğu Hohenzollern hanedanlığının altında birleşir ve ilk imparatoru I. Wilhelm olur. Ek olarak, dünya siyasetinde ayrı bir yere sahip olan Ottovan Bismarck bu devletin ilk başbakanı olur.

 Hızlı bir şekilde sömürge arayışına giren ve çıkarları gereği Britanya ile ters düşen Almanya, Birinci Dünya Savaşında istediğini elde edemedi ve savaştan yenik çıktı. “Savaştüm işçi ve köylü yığınları açlık ve sefalete sürüklemişti. Ücretler düşmüş, temel ihtiyaç maddeleri temin edilemez olmuş, ısınma ve barınma en büyük çile haline gelmişti. Bunun yanında, savaşa şenliklerle uğurlanan on binlerce asker, cephelerde sapır sapır ölüyordu.Köylüler sefalete sürüklenmiş, bununla birlikte bir umutsuzluk dalgası tüm yığınları kaplamıştı.”(14) Yenilgi ve yenilginin neden olduğu tüm olumsuzluklar, aynı diğer hanedanlıkların başına geldiği yada geleceği gibi Hohenzollern hanedanlığınında sonunu getirecekti.



Alman Devrimi pek çok kişi için daha önce hiç duyulmamış bir ifadedir. “ 1918/19 Alman Devrimi, dünya tarihinin büyük ya da klasik devrimleri arasında sayılamaz: 1789 Fransız Devrimi ya da 1917 Rus Ekim Devrimi tarzında olduğu gibi kökten bir siyasi ve toplumsal kırılma için, 1918 dolaylarındaki Almanya fazla “modern” sayılırdı. ”(15) Devrimin başlangıcından sonra Almanya imparatoru II. Wilhelm baskılar yüzünden tahtı bıraktı ve imparatorluktan feragat etti. Onun düşüncesi, kendisinin hala Prusya kralı olduğu yönündeydi.(16) Fakat bu durum 9 Kasım 1918’de şansölye tarafından yapılan açıklamayla ortadan kaldırıldı. Özellikle monarşiye en fazla desteği veren kişi olan ve askeri gücü elinde bulunduran mareşal Paul von Hindenburg bile Kayzer’e krallığı bıramasını ve hanedanlığa son noktayı koymasını istemiştir. Anılarında kayzer, askerlerin kendisine destek çıkmamasına oldukça üzüldüğünü belirtir.(17) Sonuç olarak, devrim Almanya’nın toplumsal dinamiklerini fazla değiştirmemiş ama İmparatorluğun ve monarşinin sonunu getirmiştir. Demokrasiye geçilip, imparatorluk yerini tarihte Weimar Cumhuriyeti olarak bilinen devlete bırakmıştır. 

 Kayzer’in görevini bıraktıktan sonra hala Almanya’da kalması zordu ve 10 Kasım’da savaş boyunca tarafsız kalan Hollanda’ya sürgüne gitti. Bu bir nevi adaletten de kaçış demekti çünkü gelecek yıl imzalanan Versay antlaşması sonucunda mahkemeye çıkarılması isteniyor,Britanya kralı V George (ki aynı zamanda kuzeni ), onu “dünya tarihinin en suçlusu” ilanediyor ve Britanya başbakanı onu asma önerisi getiriyordu.(18) Bu durumda Almanya’da kalsakendisine pek sempati beslemeyen yeni hükümet tarafından rahatlıkla galip devletlere teslimedilebilirdi. İşte bu durumda Hollanda kraliçesi, Wilhelmina, kayzer’i teslim etmeyi reddetti.Nisan 1921’de eşi, imparotoriçe hayatını kaybetti ve cenazesinin Almanya’ya gömülmesineizin verildi. Fakat II. Wilhelm’in cenaze töreni için Almanya’ya girmesine izin verilmedi.Kayzer 1941 yılında, Hollanda’da öldü. 

 Naziler ve Hohenzollern Hanedanı arasındaki ilişkilerde bir dönem Alman iç siyasetinde önemli yer tuttu. Monarşiyi Almanya’ya tekrar getirme fikri bir kaç kez ortaya atılsa da çeşitli engellere takıldı. Örneğin Hitler 30’lu yıllarda bu yönde bir tutum izlemiş ama sözünü tutmamıştır. Burada ki amacı büyük ihtimalle kral yanlısı kişilerin desteğini almaktı.Hitler’in iktidara gelmesi Wilhelm’i umutlandırsada onun için bir anlam ifade etmeyeceğini anlayacaktı. Hatta Naziler sürgündeki kral’ı kendileri hakkında olumsuz konuşmamaları konusunda uyarmış ve buna uymazsada çocuklarının ve kendisinin bir takım haklarını kaybedeceğini söylemişlerdir.(19) Bunun dışında 1940’da Almanlar Hollanda’yı işgal ettiğinde komutanlar askerlerine II.Wilhelm’in yanına gitmemeleri konusunda uyarmış ve askerlerin Kayzer’le görüşmesini engellemeye çalışmışlardır. Kısacası Naziler ve hanedan arasındaki ilişkiler gergin olup, Nazilerin iç siyaset politikasına göre şekillenmiştir. 

 Bugün baktığımızda, Hohenzoller hanedanının başında II.Wilhelm‘in torunun torunu olan Georg Friedrich bulunuyor. Şu an Almanya’da şirket danışmanlığı yapan Friedrich,Almanyada ki siyasi yönetim ve monarşi hakkında soru sorulduğunda, sistemin değişmesi için bir sebep göremediğini ve bundan son derece mutlu olduğunu söylüyor. Ayrıca hanedanın herhangi bir siyasi görüşünün bulunmadığını ekliyor. (20) 

 HABSBURG HANEDANLIĞI 

 Kökeni İsviçre’ye dayanan hanedan, Avrupa’nın en ünlü hanedanlarından biridir.Tarih sahnesine ilk olarak 13.yüzyılda Avusturya’nın yöneticisi olarak çıkan hanedanlık, daha sonra gücünü arttırarak Avrupa’nın en önemli krallıklarının yönetiminde söz sahibi olmuştur.İspanya Krallığı, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu ve nice diğer devletler bir dönem bu hanedanın buyunduruğu altına girmiştir.(21) Gerek akraba evlilikleri, gerekse diğer faktörler hanedanın gücünü kaybetmesine neden olmuştur. Habsburgların siyasi gücünü tamamen kaybettiği dönem ise Avrupa’da monarşilerin artık rafa kaldırıldığı döneme rastlar.

Avusturya-Macaristan imparatorluğunun I.Dünya Savaşı sonunda savaşı kaybetmesiyle Habsburg hanedanı siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kalır. Avusturya- Macaritsan İmparatorluğu savaş sırasında liderini değiştirmek zorundakalır. Franz Joseph’in 1916’da gelen ölümüyle beraber, I. Charles amcasının yerine liderliği devralır. Yeni kral tahta çıktığında 29 yaşındadır ve deneyimsiz olması imparatorluğun çöküşünü hızlandıracaktır. Habsburgların halkın önünde düşüşünü hızlandıran en önemli olayise Sixtus Skandalıdır. “... 1917 yılında uzayan savaş nedeniyle kaynakları tükenme ve imparatorluğu dağılma noktasına gelen Avusturya-Macaristan'ın yeni kralı Karl I, bu çöküşü önlemek için çoktan savaşı bitirme düşüncesine gark olmuş ve çabalarına girişmiştir. Bu çabalarına bir sonuç verdirmeye çalışan Karl, Belçika ordusunda subay olarak görev yapan Bourbon-Parma sülalesinden uzak akrabası Prens Sixtus'u arabulucu olarak kullanarak Almanya'dan habersiz olarak İtilaf devletleriyle barış anlaşmasına varmaya girişiminde bulunmuştur. İki tarafın istediği şartların uyuşmaması nedeniyle bu görüşmeler başarıya ulaşmamış, daha sonra ise Fransız başbakanı Georges Clemenceau'nun yönetiminde Fransız diplomasisi akıllı bir hamleyle teklifin ve görüşmelerin tutanaklarını uluslararası düzeyde sızdırınca skandal, Almanya ve Avusturya-Macaristan ilişkilerinin gerilmesine ve ittifak yönetimleri içinde güvensizliğe yol açmıştır.”(22) Kısacası I.Charles’in tecrübesizliği yada barışçıl yapısı ittifağın içerden çökmesine yol açmıştır.



Savaşın sonunda Amerikan başkanı Wilson’un yayınladığı ilkelerine uyarak parlementoda reform yapılmasına izin veren kralın amacı aynen Osmanlı gibi pek çok farklı etnik kökenden gelen halkını bir arada tutmaktı. Fakat milliyetçilik düşüncesi her topluma kendi devletini kurma düşüncesi aşıladığından reformlar kontrolden çıktı ve bütün uluslar kendi bağımsızlığını ilan etti. Yeni kurulan Avusturya Cumhuriyeti de monarşiyi kaldırdı ve kraldan haklarından feragat etmesini istedi.(23) Diğer tüm hanedanlarda olduğu gibi baskılara dayanamayan I.Charles 11 Kasım 1918’de , ki aynı zamanda savaşın bitiş tarihidir, devlet yönetiminden tamamen çekildiğini belirtir. Bu aynı zamanda Habsburg hanedanın politika sahnesindeki resmi olarak son günüdür. 

 I.Charles yönetimden çekildikten sonra ailesi ile beraber, Habsburgların kökeninin geldiği yere, İsviçe’ye gitti. Buna bir nevi sürgün gözüyle bakılabilir. Her ne kadar devlet yönetiminden çekilsede kendisini bir kral olarak görmekten vazgeçmedi. 1921’de Macaristan’da tekrar krallığını kurmak için girişimde bulundu fakat gerekli desteği göremedi. 

 Charles’in bu girişiminden sonra onun daha farklı bir yere sürgün edilmesine karar verildi. Sürgündeki kral’ın yeni adresi Portekiz’e ait bir ada olucaktı. Bu sürgün zamanında Napolyon’a verilen sürgün cezasını anımsatıyor. Konuya dönmek gerekirse, eşiyle birlikte burada yaşayan I. Charles hastalığa yakalanarak yaşamını adada kaybetti. Cenazesinin Viyana’ya sokulmasına izin verilmediğinden adada bir kiliseye gömüldü. 

 Avusturya hükümeti, aynen Türkiye Cumhuriyetinin aldığı karar gibi, Habsburg ailesine bağlı kişilerin Avusturya’da yaşamasına izin vermedi ve onları sürgüne yolladı. Örneğin, I.Charles’in oğlu, hanedanın başı konumunda bulunan Otto von Habsburg, 1935 ve 1938 yıllarında geri dönmek istesede başarılı olamadı. Fakat herşeye rağmen faşizim ve Hitlerle mücadelesini sürdüren Otto von Habsburg, aldığı idam cezasına rağmen, hem müttefik güçleriyle iletişime geçerek o dönem Alman işgal, altında bulunan Avusturya şehirlerinin bombalanmasını önledi hem de 15,000 Avusturya vatandaşını(bunların içinde Yahudilerde vardı) kaçırarak Hitler’den ve belki de ölümden kurtardı.(24) Tüm bu olaylardananlaşıldığı üzere kendisinin bir halkını önemsediği ve vatansever olduğu açıktır. Sonuç olarakOtto von Habsburg ancak 1966’da anavatanına geri dönebilme hakkını kazandı.Günümüzdede Habsburg hanedanının zamanında önüne konulan engeller kaldırılıyor. Daha önce Habsburg hanedanı üyelerinin Avusturya’da cumhurbaşkanı olması yasakken artık bu yasakyapılan düzenlemeyle kaldırıldı. (25) 

 DİPNOTLAR


  1.  “Osmanlı Devletinin Kuruluşu”, Tarih Notları, http://www.tarihnotlari.com/osmanli-devletinin-kurulusu/ 
  2. Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev. Yasemin Saner (İstanbul, İletişim, 2011 ), s.203 
  3. Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.206
  4. Murat Bardakçı, Son Osmanlılar: Osmanlı Hanedanı’nın Sürgün ve Miras Öyküsü (İstanbul, İnkılap, 2007), s.12 
  5.  Bardakçı, Son Osmanlılar: Osmanlı Hanedanı’nın Sürgün ve Miras Öyküsü,s.2 
  6.  “Osmanlı torunları yeniden buluştu”, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/2006/09/22/yasam/yas03.html 
  7.  “Osmanlı torunları yeniden buluştu”, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/2006/09/22/yasam/yas03.html 
  8.  “Rusya İmparatorluğu”, Wikipedia , http://tr.wikipedia.org/wiki/Rusya_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu 
  9.  Pierre Lorrain, Romanovlar: Bir Hanedanın Sonu (İstanbul, Doğan Kitapçılık, 1998), s.33 
  10.  Nicholas Werth, 1917 Rus Devrimi, çev.Esra Özdoğan, (İstanbul, YKY, 2003), s.28 
  11.  Lorrain, Romanovlar: Bir Hanedanın Sonu, s.227 
  12.  “Çar’a iade-i itibar”, Milliyet , http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=dunya&KategoriID=&ArticleID=998182&Date=02.10.2008&b=Cara%20iade-i%20itibar 
  13.  “Zamanın Tini- Prusya”, Felsefe Ekibi, http://www.felsefeekibi.com/sanat/zamanintini/zamanin_tini_prusya.html 
  14. “Savaş, Devrim ve Faşizm Üzerine” , Marksist Tutum, http://marksist.com/akin_erensoy/savas_devrim_ve_fasizm_uzerine.htm 
  15.  “1914–1918: Birinci Dünya Savaşı”, İşte Almanya, http://www.tatsachen-ueber-deutschland.de/tr/gecmis-ve-guenuemuez/main-content-03/1914-1918-birinci-duenya-savasi.html1
  16. “Wilhelm II, German Emperor” , Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Wilhelm_II,_German_Emperor 
  17.  Wilhelm II, THE KAISER'S MEMOIRS, HARPER & BROTHERS PUBLISHERS, s.289 
  18.  “Wilhelm II, German Emperor” , Wikipedia 
  19.  William J. Gilwee, “The Passing of the Hohenzollerns”, World War I, http://www.worldwar1.com/tgws/rel008.htm 
  20.  “Georg Friedrich, Prince of Prussia” , Wikipedia,http://en.wikipedia.org/wiki/ Georg_Friedrich,_Prince_of_Prussia 
  21.  “HISTORY OF THE HABSBURGS”, History World, http://www.historyworld.net/wrldhis/PlainTextHistories.asp?historyid=ac77 
  22.  “Sixtus Skandalı”, Transandantal Dervişler Ocağı,http://transandantaldervislerocagi.blogspot.com/2011/01/sixtus-skandal.html 
  23.  “Charles of Austaria”, New World Enyclopedia, http://www.newworldencyclopedia.org/entry/Charles_I_of_Austria 
  24.  “Otto von Habsburg dies at 98; son of Austria-Hungary's last emperor”, Los Angeles Times, http://www.latimes.com/news/obituaries/la-me-otto-von-habsburg-20110706,0,7956397.story 
  25.  “Avusturya'da Habsburglar Cumhurbaşkanı Olabilecek”, Aktif Haber, http://www.aktifhaber.com/avusturyada-habsburglar-cumhurbaskani-olabilecek-433950h.htm
Mehmet Utku ACAR