Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Kraliçe Elizabeth'in Olası III. Dünya Savaşı Konuşması


Büyük Britanya Kraliçesi II. Elizabeth'in 1983 yılında olası bir nükleer savaş durumunda halka hitaben yapması planlanan konuşma, gizliliği kaldırılan arşiv belgeleri arasından çıktı.




Kamuoyuna açıklanan İngiliz gizli arşivlerinde Kraliçe Elizabeth'in olası bir yeni dünya savaşı durumunda halka hitaben yapması planlanan konuşma da yer alıyor.

İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'in 1983 yılında olası bir nükleer savaş durumunda halka hitaben yapması planlanan konuşma, gizliliği kaldırılan arşiv belgeleri arasından çıktı.

Kraliçe'nin dönemin nükleer gücü Sovyetler Birliği'nin tehdidi altında bulunan İngiliz halkına “tehlikeler tarihimizin hiçbir anında olmadığı kadar büyük” şeklinde hitap etmesi planlanıyordu.

"Bu yeni kötülüğe karşı hep birlikte mücadele etmeye çalışırken gelin ülkemiz ve nerede olurlarsa olsunlar iyi yürekli insanlar için dua edelim. Tanrı hepinizi korusun” ifadelerinin yer aldığı konuşmada Kraliçe II. Elizabeth'in ayrıca İngiliz halkına geçen iki dünya savaşında onlara özgürlüğü canlı tutan nitelikleri de hatırlatması bekleniyordu.

Ancak Kraliçe bu konuşmayı hiçbir zaman yapamadı. Metni de görmediği tahmin ediliyor.

Metin Soğuk Savaş döneminde hükümet yetkililerince hazırlanmış ve bir nükleer savaş durumunda atılacak olası adımları içeriyor.

Metin sadece bir simülasyon olsa da Kraliyet ailesinin ülkeyi tahmin edilemeyecek bir zorluğa karşı hazırlamaya çalışırken dönemin korkularını yansıtıyor.(DW)

Konuşmanın detayları için; 

2. Dünya Savaşı ve Amerikan Propagandası (Resim)











































Tarihin Yansıması

Normandiya Sahili, Fransa 1944-2004
Brandenburg Kapısı ve Berlin Duvarı 1989-2004
Paris Eyfel Kulesi ve Hitler 1940-2004
Lakehurst, New Jersey, ABD 1937-2004

Adolf Hitler'in Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye Mektubu

hitlerin-ismet-inonuye-mektubu


Türkiye Cumhurbaşkanı, Ekselans Bay İsmet İnönü Ankara
Bay Başkan,
Alman hükümetinin arzu hilafına ve İngiltere ve Fransa'nın 3 Eylül 1939'daki savaş ilanı kararıyla Alman halkına empoze edilen savaşta, Alman Reichi'nin şu sıradaki hedefi, Avrupa kıtasında İngiliz nüfuzunu bertaraf etmektir. Bu, yüz yıllardan beri devam eden Avrupa'daki devletleri birbirine karşı oynayarak yıpratma metoduna son vermenin bir koşulunu oluşturmaktadır. İngiltere'nin, Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde askeri nüfuz kazanma yolundaki çabaları, Alman Reichi'ni, bu bölgelerde, toprak kazanma yönünde veya siyasi nitelikte herhangi bir başka amaca yönelik olmayan önlemleri almaya zorunlu kılmaktadır.

Bu bakımdan Ekselans, size, Yunan topraklarına yerleşme yolundaki İngiliz önlemlerinin gitgide tehditkar bir nitelik aldığı şu sırada, bu koşulların gerektiği belirli karşılıklı önlemleri almaya karar verdiğimi açıklamak isterim.

Bu nedenle Bulgar hükümetinden, Alman Silahlı Kuvvetleri'nin bir kısım birliklerine, bu yoldaki belirli güvenlik önlemlerini uygulamak için izin vermesini rica etmiş bulunuyorum. Öteden beri Almanya'ya karşı dostluk ilişkileri içinde bulunan Bulgaristan, bu ilişkileri, Üçlü Pakta katılmak suretiyle daha da takviye etmiş ve alınacak önlemlerin Türkiye'ye yönelmeyeceğinden emin olarak, bunların uygulanması için gerekli izni vermiştir.

Ben de Ekselans, size bu fırsattan yararlanarak resmen bildiririm ki, Almanya'nın bu önlemleri, hiçbir şekilde Türkiye'nin toprak bütünlüğüne veya siyasi yapısına yönelmiş değildir. Aksine, birlikte yürüttüğümüz büyük ve hayati savaşın hatıralarıyla ve bu savaşı izleyen ıstıraplı yılların hatıralarıyla dolu olarak, size, Almanya ve Türkiye arasında gerçek dostluğa dayanan bir işbirliği için gelecekte dahi bütün koşulların var olduğuna kesin olarak inandığımı belirtmek isterim.

Çünkü;
1. Almanya bu bölgelerde hiçbir toprak çıkarı peşinde değildir. Alman birlikleri, söz konusu tehlikelerin giderilmesinden hemen sonra Bulgaristan ve Devlet Başkanı Antenoscu ile uyum içinde Romanya'yı terk edeceklerdir.
2. Savaşın sona ermesinden sonra Avrupa'nın yaralarını sarma yolunda başlayacak ekonomik gelişme, Almanya'yı ve Türkiye'yi zorunlu olarak, tekrar yakın ilişkiler içine sokacaktır.

Bu alanda önemli bir faktör, Almanya'nın çıkarlarını, yalnız kendi endüstri mallarının satışında görmediği, aynı zamanda en büyük alıcı olma eğilimini de taşıdığıdır.

Bunların dışında inanıyorum ki, savaştan sonra gerçekleşecek yeni anlayışlar düzeni, Almanya'yı hiçbir şekilde Türk hükümetinin hedefleriyle karşı karşıya getirmeyecek, aksine, iki devletin yakınlaşması, bu alanda hem Türkiye'nin hem de Mihver Devletleri'nin çıkarına olacaktır.

Bu bakımdan ben şimdi olduğu gibi gelecekte de, Almanya ile Türkiye'yi karşı karşıya getirebilecek hiçbir neden olmayacağı görüşündeyim. Bu düşüncelerle, Bulgaristan'da ilerleyen Alman birliklerinin Türk sınırlarından, orada bulunmalarının amacı hakkında yanlış bir yorum bulunulmasına meydan vermeyecek kadar uzak kalmalarını emrettim. Şu kayıtla ki, Türk hükümeti, bizi, bu tutumumuzda bir değişiklik yapmaya zorunlu kılacak önlemlere girişmeyi gerekli görmesin. Ancak böyle bir durum dahi, Almanya'nın Yunan topraklarına yerleşme amacını taşıyan İngiliz önlemlerine karşı çıkma konusundaki isteğinde bir değişiklik yapmayacaktır.

Bu mektubumu Ekselans, Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkileri hiçbir koşul altında kötüleştirmemek, aksine, mümkün olan her şekilde iyileştirmek ve uzak gelecekte dahi iki taraf için verimli olacak şekilde düzenlemek yolundaki içten isteğimin bir dile getirilmesi olarak kabul ediniz.

Çanakkale'de savaşa neden 9 saat ara verilmişti ?


Tarihin gördüğü en büyük savaşlardan biri olan Çanakkale Savaşı İtilaf devletlerinin Çanakkale boğazını aşarak İstanbul’u almak ve Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak için açtıkları bir cepheydi. En gelişmiş savaş gemileri ile Çanakkale boğazından geçmek için çabalayan İngilizler ve Fransızlar bunda başarılı olamayınca kara harekatına başladılar. Gelibolu yarımadasından 75 bin kişilik bir kuvvet ile saldıran itilaf ordusu kara üzerinden İstanbul’a varmayı planlıyordu. Ancak deniz harekatında yaşadıkları mağlubiyetin bir benzerini kara harekatında yaşayacaklardı. Çünkü Çanakkale İstanbul’un kilidiydi. Bu sebeple Çanakkale’yi yalnızca Osmanlı ordusu savunmadı on binlerce gönüllü de bu cephede görev aldı. 
Gelibolu yarımadası küçük bir yarımadaydı. Yüz binlerce askerin aylarca mücadele ettiği, on binlerce insanın hayatını kaybettiği bu küçük yarımada kısa sürede kan ve ceset ile kokmaya başlamıştı. Siperler birbirine yakındı ve aralarındaki  bölge cesetlerle yaralılarla doluydu. Bu durum hem insani ve hem de tıbbi nedenlerle kabul edilebilecek bir şey değildi. Çünkü cesetler bir an önce kaldırılıp gömülmediği takdirde çürüyecek ve  yayılacak mikroplar her iki tarafın da sağlını tehdit edecekti. Her iki tarafın sağlık ekiplerinin bu konuyu komutanlarına bildirmesi üzerine karşılıklı görüşmeler yapıldı. Görüşmelerde İngiliz tarafını Yarbay Aubrey Herbet, Osmanlı tarafını ise Yarbay Fahrettin Bey temsil etti.Yarbay Aubrey Herbet Türkçe biliyordu ve Türkleri yakından tanıyan bir insandı. 
İki tarafın görüşmeleri sürerken aslında cephede karşılıklı siperler arasında anlaşma yapılmıştı bile. İki taraf da siperler arasındaki yaralıları Kızılay ve Kızılhaç bayrakları çekerek topluyordu. Cephede başlamış olan bu hareket  23 Mayıs günü yapılan protokol ile resmileşti. İki taraf da 24 Mayıs sabahı 9 saat boyunca ateşi kesecekti. Üç ayrı bölge beyaz bayraklarla tespit edilecek ve bunlardan birine Türkler, diğerine İngilizler üçüncüsüne ise her iki tarafın ölüleri karışık gömülecekti. Bu işlerde görev alacak doktor ve din adamları kollarında beyaz bant taşıyacak, yanlarında dürbün bulundurmayacak ya da karşı taraf siperlerine inmeyeceklerdi. Sahipsiz tüfekler mekanizmaları çıkarıldıktan sonra kime aitse o tarafa iade edilecekti. 
Protokolün ardından 24 Mayıs sabahı iki taraf da ateşi kesti. Herbert ve Yarbay Fahrettin Bey kumandasındaki heyet beraberce binlerce cesedin bulunduğu bölgeye geldi. Herbert burada gördüğü manzarayı hatıralarında şöyle anlatıyor:  “4.000 Türk’ün yatmakta olduğu arazinin durumunu tarif edebilmek imkansızdı. Neyseki hava kapalıydı ve yağmur, görüş mesafesini kısıtlıyordu. Türk Kızılayı'ndan biri bana bir parça antiseptik pamuk verdi ve bunuma tutmamı söyledi. Sonra da sık sık ge1ip pamuğumu değiştirdi. İlk anlarda onca ölünün arasında sadece iki yaralı bulunabildi.’ 
Siperlerde bekleyen askerlerin elleri tetikte olmasına karşın omuz omuza mezar kazmak durumunda olan Türk ve Anzak askerleri arasındaki muhabbet artmıştı. Askerler birbirlerine sigara ikram ediyor, bildikleri İngilizce,Arapça kelimelerle şakalaşıyorlar, hatıra olarak rütbelerini değiş tokuş ediyorlardı. 
Türk ve Anzak askerleri beraberce işlerini yaparken Avustralya Kuvvetleri Sağlık Başkanı  yüksek rütbeli bir subayın göğsünde büyük bir eski Osmanlı nişanı görülmekteydi. Bilenler bunun Plevne gazilerine verilmiş meşhur madalya olduğunu anlamışlardı. Adı Charles Ryan olan Avusturyalı bunu 1877 Osmanlı-Rus harbinde Rusya’ya karşı Gazi Osman Paşa kuvvetleri arasında savarak kazandığını ifade etti. Bu cümlelerin ardından Türk subaylarına hikayesini anlatmaya başladı. Doktor Ryan,1877 savaşı başladığında Türklerin haklı olduğuna inanmış ve Osmanlı hizmetine girerek savaşta görev almıştı. Gönüllü olarak katıldığı bu savaştaki hizmetlerinin karşılığı olarak Plevne gazilerine verilen özel madalyadan bir tane de ona verilmişti. Ryan savaştan sonra ülkesine yani Avustralya’ya döndüğünde Plevne savaşını öyle çok anlatmış ki kendisine ‘Plevne Ryan’ diye hitap edilmeye başlanmıştı. 
Ryan, bu hikayeyi anlatırken hayatını kaybetmiş olan askerlerin defin işleri sona ermek üzereydi. Herbert de yine bildiği Türkçe ile iki taraf arasında çıkan ihtilafları çözmekle meşguldü. Bir ara Türkler onu siperlerine aldılar. Herbert de, siperde Balkan Savaşı sırasında Arnavutluk’ta tanışmış olduğu bazı eski arkadaşlarına rastladı ve aralarında sohbet başladı. sohbet öyle koyu idi ki gülüşmelerin sesinden defin işlemi yapan imamlar ve papazlar rahatsız oldular ve bir subayı göndererek susmalarını istediler. Açılan mezarlara cesetler konarken bir Türk subayı Herberte, ‘Bu gördüğünüz politika," dedi. Sonra da üst üste yığılmış başka cesetleri işaret etti: "Bunlar da diplomasi. Allah biz askerlere acısın!" diyordu. 
Saat 16’ya geldiğinde Türk sıhhiye erleri siperlerine çekilmeye başlamıştı. Herbert dekendi adamlarını geri gönderdi. İki taraf da siperlerine çekiliyordu. Herbert o gün bulduğu dostlarıyla vedalaşırken Türkçe olarak "Şimdi gülüyorsunuz. Ama yarın beni vuracaksınız” dedi. Türklerin cevabı ise “Allah göstermesin” şeklinde oldu. Siperdeki Türklerle Avustralyalılar tokalaştılar. Onlar yerlerine dönerken Türkler arkalarından “Güle güle gidin.” diye bağırıyordu. Böylece 9 saat süren ateşkes sona erdi. Saat  16.45’te atılan bir kurşun ile savaş kaldığı yerden devam etti. 
Kaynaklar:
Ebral Sözüdemir, Anzakların Gözüyle Çanakkale Savaşı
Çanakkale Savaları Tarihi


Alman İmparatorluğu Haritası 1940



Alsas-Loren 1936 Haritası / Elsaß-Lothringen Landkarte / Alsace-Lorraine Map


Alsas-Loren Bölgesi, 1. dünya savaşından sonra kısa süreliğine bağımsız kalmış Versay anlaşmasıyla tekrar Fransa'ya bağlanmıştır. 2. Dünya savaşında Almanlar bir kez daha yönetimi ele geçirse de savaşı kaybetmeleriyle Fransızlar kesin olarak geri almışlardır. Günümüzde Fransız toprağıdır.

Stalin Türkiye'yi işgal etmek istiyordu !

Vatan Gazetesi 9 Ocak 1946


ABD ve İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Moskova yönetimiyle yaptığı müzakerelerin tutanakları, ''Stalin liderliğindeki Sovyetlerin o dönemde Türkiye'den Kars ve Ardahan'ı talep ettiğini ve Boğazlar'da üs istediğini'' bizzat Stalin'in ağzından net biçimde ortaya koyuyor.

Belgeler ayrıca, Stalin'in dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri SSCB'ye getirttiğini ve onları, işgal etmek istediği Doğu Anadolu'ya yerleştirmeyi amaçladığını, Doğu Anadolu'yu işgaline haklı zemin oluşturma çabası içerisinde SSCB'ye getirttiği Ermenileri kullanmaya çalıştığını gösteriyor.

Nazilere karşı müttefik olan ABD, İngiltere ve SSCB arasında 16-26 Aralık 1945'te Moskova'da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının tutanakları, Sovyetlerin Türkiye'ye yönelik toprak ve üs taleplerinin en yetkili ağızdan, bizzat Stalin tarafından dile getirildiğini belgeliyor.

Sovyetlerin Türkiye'den toprak ve üs iddialarının varlığı bugüne kadar biliniyordu ancak Türkiye'ye verilen notalarda diplomatik ve belirsiz bir üslup kullanıldığı, talepler ayrıca bir propaganda savaşı biçiminde Sovyet gazetelerince veya Sovyet akademisyenlerince dile getirildiği için, tartışmaya çok açıktı.

Ancak Stalin'in bu talepleri bu kadar açıklıkla ortaya koyduğu bilinmiyordu.

Batı'nın açıkça Türkiye'nin yanında yer almasının da yardımıyla planı başarısızlığa uğrayan Stalin'in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953'te Ankara'ya yeni bir nota vererek, ''Sovyetler Birliğinin Türkiye'ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz'' demiş ve ''belirsiz kalmış bir konuyu netleştirmiş'' izlenimi yaratmaya çalışarak, aslında Stalin'in net biçimde dile getirdiği iddialarından geri adım atmıştı.

MOSKOVA KONFERANSI

Tutanaklara göre, Moskova konferansı sırasında İngiliz ve Sovyet heyeti arasında 19 Aralık 1945 tarihinde, saat 19.10'da Kremlin Sarayı'nda bir görüşme yapıldı.

Stalin, beraberinde Dışişleri Bakanı Vyacheslav Molotov olduğu halde, İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ve beraberindekileri kabul etti. İngiltere heyeti, bu görüşmenin tutanaklarını, ertesi gün Amerikan heyetine de verdi ve tutanakları içeren belge, 740.00119 Council/12-1745 kayıt numarası altında Amerikan arşivlerine girdi.

Bu belge, ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, ''Foreign relations of the United States: diplomatic papers'' adlı yayın (FRUS begeleri) içerisinde kamuoyuna açıldı.

Stalin-Bevin arasında yapılan bu görüşmenin tutanağına göre, toplantıda önce Bakü petrolleri ve İran konuşuluyor, sonra Türkiye ele alınıyor. Türkiye konusunu Bevin açıyor ve Stalin'e, ''Türkiye ile ilgili sorun nedir?'' diye soruyor, ''Terim yanlış anlaşılabilir ama bir 'sinir savaşının' sürdüğünü gösteren belirtiler var'' diye devam ediyor. Bevin, ''Biz Türkiye'nin müttefikiyiz ve bu sorunu anlamak istiyoruz'' ifadesini kullanıyor.

Bu konuda iki sorunun bulunduğu karşılığını veren Stalin, birincisinin Boğazlar olduğunu, ikinci olarak ise ''Kars ve Ardahan'ı Sovyet sınırları içerisine katmak istediklerini'' söylüyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı Bevin, ''Boğazlar'da bir Sovyet üssü kurulması konusunda konuşmalar olmuştu'' deyince, Stalin bunu teyit ediyor ve ''Boğazlar'da üs istediklerini, bu isteklerinin sürdüğünü'' ifade ediyor.

Kars ve Ardahan ile ilgili olarak da Stalin, buraların, ''Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar'' olduğunu iddia ediyor, ''Bu durum düzeltilsin, 1921 öncesi sınıra geri dönülsün'' diyor.

1870'ten itibaren Çarlık Rusyasının denetimine giren Kars ve Ardahan, Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ve Lenin yönetimlerinin mutabakatı sonucu 1921 Kars ve Moskova antlaşmalarıyla geri alınmıştı. Stalin dönemindeki Sovyet yönetimi ise ''1921'de zayıftık, Türkiye bundan faydalandı, bu haksızlık giderilsin'' iddiasını ortaya attı.

STALİN-BEVIN GÖRÜŞMESİNİN METNİ

Stalin-Bevin görüşmesinin tutanakları, ''United States Department of State / FRUS: diplomatic papers, 1945. General: political and economic matters Volume II (1945)'' adlı cildin 688-691'inci sayfalarında yer alıyor.

Türkiye açısından büyük bir tarihi belge niteliğindeki bu tutanakların ilgili kısmı şu şekilde:

''Sayın Bevin, Başkomutan Stalin'e başka bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Türkiye ile ilgili sorun nedir? Terimin yanlış anlaşılmasını istemediğini belirterek, bir sinir savaşının devam ettiği görünümünün var olduğunu söyledi. Türk-Sovyet sınırına ilişkin bir sorun olduğu izlenimine sahip olduğunu, Majestelerinin Hükümetinin (İngiltere Hükümeti) Türkiye'nin müttefiki olduğunu ve bu sorunu anlamayı çok arzu ettiğini belirtti.

Başkomutan Stalin, iki sorun bulunduğu yanıtını verdi.

Birincisi, Boğazlar. Montrö Sözleşmesine göre, savaş durumu olup olmadığını takdir etme ve buna göre Boğazları kapatıp kapatmama, kontrol altında tutma hakkı Türkiye'ye bırakıldı. Bu durum Rusya açısından güçlük oluşturuyor çünkü Türkiye böylece Sovyetler üzerinde isterse baskı kurma hakkına sahip oluyor. Dolayısıyla Sovyet Hükümeti, Boğazların serbestliğini korumak istiyor.

İkincisi, Türkiye'de Gürcülerin ve Ermenilerin yerleşik olduğu ancak Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar var. Bu durumun düzeltilmesi, en azından Çarlar zamanında var olan sınıra geri dönülmesi gerekiyor çünkü Gürcüler ve Ermenilerin iddiaları var. (Ancak) Türkiye'ye karşı savaş gibi bir şeyden söz etmek saçma olur.

Başkomutan Stalin, Sayın Bevin'in, bu sorunun nasıl çözümleneceği sorusuna karşılık, bu sorunun, (Sovyetlerin) ya Türkiye ile ya da Müttefiklerle (ABD ve İngiltere) yapacağı görüşmelerle çözümlenmesi gerektiğini belirtti.

Sayın Bevin'in, Sovyet Hükümetinin tam olarak ne istediği sorusuna karşılık olarak Başkomutan Stalin, söz konusu bölgelerde Gürcülere ve Ermenilere ait kısımları geri alma arzusunda olduğunu, 1921 Antlaşması öncesinde var olan sınıra geri dönülmesini istendiğini söyledi.

Sayın Bevin, bu bölgelerin Rusya'nın elinde uzun süreliğine kalmamış olduğunu söyledi.

Başkomutan Stalin bunu onayladı, ancak Gürcülerle Ermenilerin bu topraklarda her zaman var olduğunu belirtti.

Sayın Bevin, Başkomutan'ın (Stalin) Boğazlar konusunda tam olarak ne istediğini sordu. Daha önce Boğazlar'da bir Sovyet üssünün bulunması yolunda konuşmalar bulunduğunu belirtti.

Başkomutan Stalin, bu yöndeki isteklerinin (Boğazlar'da Sovyet üssü) hala devam ettiğini belirtti.''

İNGİLTERE'DEN TÜRKİYE'YE DESTEK
Bevin, Stalin'in tehditleri karşısında Türkiye'nin yanında yer alacaklarının işaretini de verdi.

Belgelere göre, ABD Dışişleri Bakanı James Francis Byrnes ile Moskova'da baş başa bir görüşmesi sırasında Bevin, ''Sovyet politikası rahatsız edici'' diyor.

Bevin, Amerikalı muhatabına, ''Majestelerinin hükümeti (İngiltere Hükümeti), Rusya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri karşısında tarafsız kalamaz, Türkiye'nin yanında yer alacaktır. Sovyetlerin Boğazlar'da üs ve Kars-Ardahan talepleriyle mutabık olmamız mümkün değil'' diyor.

ERMENİLERİN KULLANILMAYA ÇALIŞILMASI

Stalin, 1945 yılından itibaren planını aşama aşama uygulamaya başlıyor ve işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına Ermenileri yerleştirmek için, dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtmeye başlıyor.

SSCB lideri Stalin, işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına yerleştirmek, işgale gerekçe olarak kullanmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtti.

Sovyet yönetimi önce bu politikanın hukuki zeminini hazırladı ve SSCB topraklarına ayak basan her Ermeni'yi, o andan itibaren Sovyet yurttaşı saydı.

ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, ''Foreign relations of the United States: diplomatic papers'' adlı yayın olan FRUS 1947 cilt IV'teki bir nota göre, SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu 19 Ekim 1946'da aldığı kararda, ''Sovyet Hükümetinin belirlediği politika çerçevesinde gelmeleri şartıyla diğer ülkelerden gelen tüm Ermenilerin, SSCB topraklarına ayak basmalarından itibaren doğrudan SSCB vatandaşı sayılmalarını'' kabul etti.

Getirilen bu Ermenilerin, yine ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine göre, ''Stalin'in Türkiye'den toprak ilhak etmesinde gerekçe olarak kullanılmaları'' planlanıyordu.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Edwin C. Wilson, 19 Aralık 1945'te Washington'a gönderdiği bir mesajda (FRUS, 1945, cilt VIII), bu durum açıkça belirtiliyor. Büyükelçi, Ermenilerin SSCB'ye götürülmelerinin, ''bunların ileride ilhak edilmesi planlanan Türk topraklarına yerleştirilmesi planının bir parçası olduğunu'' belirtiyor.

Büyükelçinin mesajına göre, yalnız ABD, Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinden değil, Türkiye'den de Ermenilerin SSCB'ye götürülmesine çalışılıyor.

Büyükelçi, İstanbul'daki SSCB Başkonsolosluğuna yaklaşık 200 Ermeni'nin başvurduğunu belirttiği (22 Aralık'taki mesajında ise başvurunun 1500 dolayında olduğunu belirtiyor) mesajında, şöyle diyor:

''Sovyet planının, çok sayıda Ermeni'yi Ermenistan Sovyet Cumhuriyetine getirmek ve orada (bunların) yaşamaları için yeterli toprak bulamayacaklarından hareketle Türkiye'nin doğu bölgelerini ilhak taleplerine zemin hazırlamak olduğu tahmin ediliyor.''

Yine aynı ciltteki bir başka belgeye göre, ABD Dışişleri Bakanlığı 21 Aralık 1945'te Avrupa ve ABD'deki diplomatik misyonlarına (Ankara, Moskova, Londra, Paris, Beyrut, Şam, Kahire ve Bağdat) şu mesajı geçiyor:

''Türkiye ve İran gibi ülkelerdeki Sovyet Konsoloslukları, Sovyet Ermenistanına gitmek isteyen Ermeni kökenlileri kaydetmeye başlamıştır. Bilgilere göre (Sovyet Ermenistanı) çok fazla nüfusu kaldıracak durumda değildir. Böylece yaratılan suni nüfus sorunuyla Türkiye'nin doğu topraklarına yönelik taleplere (muhtemelen) güç kazandırılmak (zemin hazırlanmak) istenmektedir.''

HİKAYENİN SONU: GETİRİLEN ERMENİLER İŞLERİ BİTİNCE SİBİRYA'YA

Dünyanın çeşitli ülkelerinden SSCB'ye getirilen Ermeniler, işgal planlarının suya düşmesinden sonra bu kez SSCB yönetimi tarafından sorun olarak görülmeye başlanıyor.

ABD'de yayımlanan ''Cold War International History Project Bulletin'' adlı derginin ''14/15 - Winter 2003-Spring 2004'' no'lu sayısında yer alan bir belgeye göre, getirilen Ermeniler Türkiye'ye yerleştirilemeyince, Moskova yönetimi tarafından, ''bunlar Batı ülkelerinden geldi, aralarında casus olabilir'' gerekçesiyle Sibirya'ya sürülüyor.

'' http://www.wilsoncenter.org '' adresinden ulaşılabilen bu bültenin 403'üncü sayfasında, Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Komünist Partisi Sekreteri Grigori Arutinov'un, Stalin'e gönderdiği, 22 Mayıs 1947 tarihli bir mesaj yer alıyor. Bu mesajda, SSCB'den gelen Ermenilerin sayısının 50 bin 945 olduğu belirtiliyor.

Ermenistan Devlet Arşivlerinin bugünkü Müdürü Karen Haçatriyan'ın sağladığı belirtilen bu belgede, gelenlerin güç koşullar altında kaldıkları, içlerinde geri dönmek isteyenlerin bulunduğu, hatta 21'inin sınırdan Türkiye'ye kaçtığı kaydediliyor. 400'üncü sayfada yer alan değerlendirmede de Batı'nın Türkiye'nin yanında yer almasından ötürü işgalin suya düşmesi üzerine, gelen Ermenilerin binlercesinin, Sibirya'ya, Kazakistan'a sürgüne gönderildiği belirtiliyor.

Böylece on binlerce sivil Ermeni bir kez daha, büyük bir ülkenin, büyük politikalarında oyuncak gibi kullanılıyor, planların devri geçince de Sibirya'ya gönderilerek, bir kenara atılmak isteniyor.

Bir Saniyede 45 Bin Masumu Öldüren Amerikalı

Charles Donald Albury
Charles Donald Albury... Japonya'nın Nagasaki kentini yıkan atom bombasının atıldığı uçağın yardımcı pilotu kendisi. Bu yıl 88 yaşında, öldürdüğü masum insanlar gibi, öldü.Ama öldürdüğü insanlar gibi masum değil.

Albury'nin yardımcı pilotluğunu yaptığı Bockscar isimli, B-29 Superfortress tipi uçak 9 Ağustos 1945 tarihinde Nagasaki'ye "şişman adam" adı verilen atom bombasını attı ve gelişmiş bir endüstri kenti olarak bilinen Nagasaki'yi saniyeler içinde yok etti.
Amerikan kaynakları Nagasaki'ye atılan bombanın yaklaşık 40 bin kişinin anında ölmesine, 35 kişinin ise yaralanması ve radyoaktif zehirlenmesine yol açtığını söylerken, çeşitli kaynaklar bu sayının 100 binlerle ifade edilebileceğini belirtiyor.

Albury, yıllar sonra Nagasaki'ye atılan bombanın yol açtığı ölümlere ilişkin açıklamasında, "hiçbir pişmanlık duymadığını" belirterek, "bombanın atılmasıyla olası bir Japon saldırısı sonucu ülkesinde meydana gelebilecek büyük can kayıplarının önlendiğini" savunmuştu.

Japonya'nın Hiroşima kenti de Nagasaki'den 3 gün önce, 6 Ağustos 1945 tarihinde ABD'nin "Enola Gay" B-29 Superfortress tipi uçağından atılan ve"küçük çocuk" adı verilen atom bombasıyla yok edilmiş, bu süreçte de 100 binden fazla insan ölmüş, binlerce insan da radyasyondan etkilenerek kısa süre sonra hayatını kaybetmişti.

Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan bombaların kaç kişiyi öldürdüğü bugün bile kesin olarak bilinmezken, iki kentin atom bombasıyla yok edilmesi çeşitli çevrelerde "tarihin en büyük ve en temiz cinayeti" olarak da nitelendirilmişti.