Anasayfa » Avrupa Tarihi
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Bismarck, Alman Birliği'ni nasıl kurdu ?
19.yüzyılın başlarına kadar siyasi bir birlik kuramayan Almanlar, "milliyetçilik" ve "bağımsızlık" akımlarının da etkisiyle, ulusal bir Alman devletini kurmak için harekete geçtiler. 1815 yılına gelindiğinde, Alman toprakları üzerinde sayıları otuz sekize varan Alman devleti bulunuyordu. Bu devletler arasında ulusal birliği sağlayabilecek devlet ise, bugünkü Almanya'nın çekirdeğini oluşturan ve iki yüz yıllık bir geçmişi bulunan "Prusya" idi.
Bu gücünün farkında olan Prusya, ulusal birliği sağlamak amacıyla ilk olarak 1818'de bir gümrük kanunu çıkardı ve ülke içerisindeki tüm gümrükleri kaldırdı. Ardından diğer Alman devletleri arasında da ortak bir gümrük oluşturulmasına çalıştı. Nitekim bu çalışmalar sonunda 1819'dan 1836 yılına kadar ," Alman Gümrük Birliği" (Zollverein) büyük ölçüde gerçekleşti. Sağlanan bu ekonomik birlik, siyasi birliği de beraberinde getirecekti.
1848'e kadar geçen sürede Prusya dahil olmak üzere, Alman devletlerinde toplumsal talep neticesinde , anayasal yönetimler kuruldu. Bir yıl sonra 1849' da Frankfurt'ta toplanan Alman Meclisi, Prusya Kralı I.Friedrich Wilhelm'e İmparatorluk tacını sundu ise de Wilhelm, ülkesindeki ekonomik ve askeri sorunlar nedeniyle ve Avusturya'dan çekindiği için bu teklifi reddetti. Fakat, Almanya'nın kaderi 8 Ekim 1862'de Prens Otto von Bismarck'ın Almanya Başbakanı olmasıyla tamamen değişecekti.
1848'e kadar geçen sürede Prusya dahil olmak üzere, Alman devletlerinde toplumsal talep neticesinde , anayasal yönetimler kuruldu. Bir yıl sonra 1849' da Frankfurt'ta toplanan Alman Meclisi, Prusya Kralı I.Friedrich Wilhelm'e İmparatorluk tacını sundu ise de Wilhelm, ülkesindeki ekonomik ve askeri sorunlar nedeniyle ve Avusturya'dan çekindiği için bu teklifi reddetti. Fakat, Almanya'nın kaderi 8 Ekim 1862'de Prens Otto von Bismarck'ın Almanya Başbakanı olmasıyla tamamen değişecekti.
Yaşadığı döneme damgasını vuran ve Almanya'nın kuruluşunda büyük rol oynayan Bismarck, uzun zamandır hedeflenen birliği gerçekleştirmek için, "önce savaş, sonra barış" ile "sürekli düşmanlık ve dostluklar yoktur, sadece Almanya'nın çıkarı vardır." politikasıyla harekete geçti. Ona göre, Alman birliğini sağlamanın yolu sadece "demir ve kan" dan geçiyordu. Yani kendi güç ve kuvvetiyle savaşmaktan!.
Bismarck, amacına ulaşabilmek için, aslında bir Alman devleti olmakla beraber, içerisinde farklı ulusları da barındıran Avustuya'nın, kurulacak Almanya dışında kalması ve böylece Prusya'nın diğer Alman devletleri üzerinde nüfuzunun artmasıyla mümkün olacağını biliyordu. Fakat Avusturya ile yapılacak bir savaşta, Fransa ve İtalya'nın Prusya tarafında olması gerekiyor, ayrıca Rusya ve İngiltere'nin de tarafsız olması lazım geliyordu.
Bütün bu şartları Bismarck' a sağlayan olay ise 1863 Polonya Ayaklanması oldu. Daha fazla özgürlük için, Polonya milliyetçileri Rusya'ya karşı ayaklandılar. Aradığı fırsatı yakalayan Prusya, Rusya ile antlaşma yaparak, Polonya'ya destek vermeyeceğini hatta gerekirse Rusya'ya yardım edebileceğini bildirdi. İngiltere ise Polonya'nın bağımsızlığına karşıydı, çünkü Fransız nüfuzu altına girebilirdi. Ayrıca Avusturya ile birlikte , Fransız-Rus dostluğunu bozmak istiyordu. Bu ortamda Fransa'nın, Polonya tarafını tutmasıyla Fransa-Rusya yakınlığı sona erdi. Büyük devletler arasındaki bu rekabet ve uluslararası konjüktörü iyi değerlendirmek isteyen Bismarck, ordusunun gücünü denemek ve Avusturya'yı, Almanya dışına itmenin ilk adımını atmak üzere harekete geçti. Hedefinde Danimarka vardı.
![]() |
| Otto von Bismarck |
1848'den beri zaten gergin olan Danimarka-Prusya ilişkileri, Elbe dükalıkları adı verilen, Schleswing, Holstein ve Lauenburg dükalıklarının yönetimi üzerindeki anlaşmazlık sebebiyle savaşa dönüştü. Bu dükalıklardan Schleswing'i ilhak ettiğini açıklayan Danimarka'ya, Alman devletleri itiraz ettiler. Prusya'da bu devletleri destekledi. Bu vesileyle Prusya'nın nüfuzunun artacağını düşünen Avusturya da soruna karıştı. Prusya ile anlaşan Avusturya, sorunun çözümünde destek vereceğini bildirdi. Bismarck, bu öneriyi kabul etmekle birlikte, Elbe dükalıklarını Prusya'ya katmak ve Avusturya ile hesaplaşmak istiyordu. Sonuçta, Prusya ile Avusturya 19 Şubat 1864'te Danimarka'ya savaş ilan ettiler. İngiltere ise, Prusya'nın bu dükalıkları alarak denize çıkmasını ve güçlenmesini istemediğinden, Rusya ve Fransa'yı müdahale etmeye çağırdı. "Polonya Ayaklanması"nda Prusya'nın verdiği destek sebebiyle Rusya buna yanaşmadı. Fransa ise ,bu ayaklanmada Rusya karşısında yalnız bırakıldığı için destek vermedi. Neticede İngiltere, tek başına hareket etmeyi göze alamayınca, Damimarka ile savaşa tutuşan Bismarck, kısa sürede Danimarkalıları yendi. Viyana Antlaşması ile son bulan savaş neticesinde, Prusya ilerideki hesaplaşma için, birer yem olmak üzere dükalıkları Avusturya'ya verdi. Böylece Bismarck , satrancı andıran bu oyundaki ilk hamlesini başarıyla sonuçlandırmış oldu.
![]() |
| Bismarck ve 3.Napolyon |
Kısa sürede , bu dükalıkların yönetimi yüzünden iki devlet arasında sorunlar baş gösterdi ve Avusturya ile Prusya 14 Ağustos 1865'te "Gastein Anlaşması"nı imzaladılar. Fakat bu anlaşma iki devlet arasındaki sorunun çözümü için değil, birliğin kurulmasının önündeki engellerden Avusturya'ya karşı, askeri ve diplomatik hazırlığın tamamlanması için yapılmıştı. Bismarck, bu amaca binaen yapacağı mücadelede Avrupa devletlerinin yardım ve tarafsızlığını sağlamak üzere harekete geçti. İtalya'nın yardımıyla Avusturya'yı iki cephede savaşmaya zorlamak ve Fransa'nın tarafsızlığını elde etmek üzere, Fransa Kralı III.Napolyon ile görüştü ve istediklerini elde etti. Sıranın kendisine geleceğini hesap edemeyen Fransa, güçlenmekte olan Prusya'nın yapacağı savaşla, düşmanı olan iki Alman devletinin yıpranacağını ve bundan da karlı çıkacağını düşündüğünden tarafsız kalmayı kabul etti.
Ardından Bismarck, İtalya ile de anlaşarak, Venedik karşılığında savaşa ikna etti. Sonuçta Avusturya, iki cephede birden savaşmak zorunda kaldı. Daha önce değinilen sebeple, Rusya tarafsız kalırken, İngiltere de, Prusya'nın Orta Avrupa'da hareket etmemesinden ve doğu ile uğraşmasından memnun olarak, tarafsız kaldı.
Tüm bu hazırlıkların ardından Bismarck "Gastein Anlaşması"na uyulmadığını iddia ederek Avusturya'ya savaş açtı. İki cephede savaşan Avusturya'ya karşı kısa sürede üstünlük sağlayan Bismarck orduları 3 Temmuz 1866'da Sadowa(Königgraetz) Savaşı'nda Avusturya'yı yenilgiye uğrattı ve Viyana önlerine kadar geldi. Kral Wilhelm ve General Moltke'nin Viyana'yı işgal etmek istemesine karşı çıkan Bismarck, bu savaştan sonra Fransa'yla savaşacağı için, bir Alman devleti olan Avusturya'nın onurunu daha fazla zedelenmemesi ve Avrupa'daki dengelerin bozulmaması gerektiğini ifade ederek, şartları oldukça hafif olan bir anlaşma yapılması taraftarı olduğunu bildirdi. Bismarck'ın görüşleri kabul edilerek 23 Ağustos'ta Avusturya ve Prusya arasında "Prag Anlaşması" imzalandı. Anlaşmayla, Avusturya dışarda kalmak üzere, Almanya yeniden şekilleniyor, Elbe dükalıkları Prusya'ya geçiyor, Venedik, İtalya'ya bırakııyor ve Kuzey ve Güney olmak üzere, İki Alman Federasyonu kuruluyor ve Kuzey, Prusya başkanlığına geçiyordu. İkinci hamlesini de başarıyla gerçekleştiren Bismarck, Alman devletleri üzerinde gücünü artırdı ve birliğin karşısındaki en büyük engeli ortadan kaldırdı. Bu anlaşmayla "Kuzey Almanya Konfederasyonu"nu kuran Almanya, ulusal birliğin yarısını gerçekleştirmiş oluyor ve karşısında bir tek engel kalıyordu Fransa !
Ortaya çıkan bu sonuçla, Fransa yaptığı hatanın farkına vararak güçlü bir Alman devletinin kurulduğunu gördü. Avrupa'da kendisine rakip olarak ortaya çıkan Almanya'ya karşı çalışmaya başlayan III.Napolyon savaş hazırlığına girişti. Bunun yanında diplomatik olarak da destek arayan Fransa, istediğini elde edemedi. Buna karşın Prusya, büyük devletlerin tarafsızlıklarını elde etmeyi, bu savaş öncesinde de başardı. 1868'de İspanya Krallık seçimlerinde, Prusya'nın etkin olmak istemesi sebebiyle, güneyden de kuşatılacağını düşünen Fransa, 19 Temmuz 1870'te Prusya'ya savaş ilan etti. Başından itibaren Prusya'nın üstünlüğüyle devam eden savaş, 1 Eylül 1870'te "Sedan Meydan Muharebesi"yle Fransızların kesin yenilgisiyle sonuçlandı ve III.Napolyon 80.000 kişlik ordusuyla esir düştü. Prusya ordusu, Fransa'ya girerek, Paris'i işgal etti.10 Mayıs 1871 'de Frankfurt'ta yapılan barış anlaşması ile Bismarck, Fransa'nın Avrupa'daki üstünlüğüne son verdi ve birlik yolundaki tüm engelleri ortadan kaldırmış oldu. 18 Ocak 1871 Versailles Sarayı'nda I.Wilhelm'e, 22 yıl sonra tekrar sunulan Alman İmparatorluk tacı törenle giydirildi ve Alman Ulusal Birliği resmen kuruldu. Böylece Bismarck, üç adımda diplomatik ve askeri başarılarla Almanya'nın birliğini gerçekleştirdi ve eserini tamamlamış oldu.
KAYNAKLAR: Fahir Armaoğlu, 19.yy Siyasi Tarihi (1789-1914), Ankara, TTK, 2003
Rifat Uçarol, Siyasi Tarih,Der yay. İstanbul,2008
Otto von Bismarck,(Çev.N.Akipek), Düşünceler ve Hatıralar,c.1, İstanbul,1965
Herman Pinnow,(Çev.F.Baldaş), Almanya Tarihi, c.2, İstanbul, 1940
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Belçika Kralı II. Leopold'un Kongo Katliamı
![]() |
| Çocuğunun kesilen ellerine bakan Afrikalı bir köle baba |
Bu fotoğraf, 1900′lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo’da, bir din adamı tarafından gizlice çekildi.
Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve yeterince kauçuk toplayamadığı için cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor.
Bu korkunç fotoğraf 1885 ve 1908 yılları arasında Kral Leopold’un Afrika’daki hâkimiyeti süresince işlenen 5 milyon cinayet ve sayısız işkenceden sadece birisinin tanığı ve Kral Leopold’un, Afrika’da sahip olduğu topraklardan elini çekmesi ile sonuçlanan medya tepkisini başlatan belgelerden birisi.
Belçika'nın 1835 ile 1909 seneleri arasında yaşayan kralı İkinci Leopold bir "sömürge" imparatorluğu kurma hayaline kapılıp adamlarına Kongo'yu işgal ettirmiş ve bu hevesi yüzünden en az on milyon Afrikalı işkence ve kötü muamelelerden dolayı hayatını kaybetmişti. 1897'de genç bir memur tarafından ortaya çıkarıldı. Memurun olup bitenlerden şüphelenip Kongo'da meydana gelenleri yansıtmasına rağmen, Belçika'da ve Leopold ile işbirliği yapan diğer ülkelerde tık çıkmadı ve cinayetlere o zaman hiçbir tepki gelmedi.
![]() |
| Belçika Kralı 2.Leopold |
İkinci Leopold, Afrika'nın ortasındaki bu bölgeyi işgal etmeye çalıştı ama parlamento arzusuna sıcak bakmayınca farklı bir formül geliştirdi. Hazinesinden borç alarak bir yardım cemiyeti gibi görünen "Uluslararası Afrika Derneği"ni kurdu, dönemin en ünlü kâşiflerinden Stanley'i Kongo'ya gönderdi, kendi başına bir sömürge yönetimini kurdurdu ve 1885'te toplanan Berlin Konferansı'nda büyük güçler tarafından "Kongo'nun Hakimi" olarak kabul edildi.
Artık insanlık tarihi boyunca yapılan en arsız ve acımasız soykırımlardan birinin mimarıydı ve bir Belçika başbakanının da dediği gibi "İnsanlara limon muamelesi yaptı, suları bitinceye kadar sıktı ve sonra bir kenara fırlattı."
Leopold, Afrika'ya hiç gitmedi ama Kongo'yu dev bir toplama kampı haline getirdi. Kongo'da terör estiren adamları, yerlilerin kellelerini bahçelerinde heykel olarak sergiliyor, Naziler'in benzer hareketlerinin ilk örnekleri, Kongo'da yaşanıyordu.
Kongo'da, sadece 1890 ile 1905 yılları arasında, yaklaşık on milyon yerli öldürüldü. Leopold'ün adamları köle olmak istemeyen çocukların ellerini kesiyor, kestikleri elleri tütsüleyip saklıyordu ve pazar günleri çalışmak istemeyen 60 yerli, Bir Belçikalı "görevli" tarafından herkesin gözü önünde vuruluyordu.
Leopold, lastik ve fildişi ticareti için zorla çalıştırılan milyonlarca kişinin dışında boşduran çocukları da çalıştırmak için üç ayrı koloni kurdu ve ordusunu güçlendirmeye uğraştı. Bütün bunlar uluslararası camiada ses getirmiyor ama başı özel zevkleri yüzünden derde giriyordu. Mesela, İngiltere'den getirttiği ve yaşları on ila on beş arasında olan bakireler yüzünden İngiliz mahkemelerinde adı geçiyor ama zamanın anlı şanlı kâşifleri ve gazetecileri tarafından "Kongo'ya medeniyet götürdüğü" iddaalarıyla yere göğe sığdırılamıyordu.
![]() |
| Belçikalılar tarafından elleri kesilmiş Kongolu çocuklar |
Belçika Kralı'nın bu zorba rejimi, bir denizcilik şirketinde çalışan yarı Fransız yarı İngiliz olan Edmund Dene Morel sayesinde sona erdi. Morel, Kongo'da olup bitenlerden şüphelenmiş ve araştırmaya başlayınca patronları tarafından başka yere gönderilmeye çalışılması üzerine istifa ederek gazeteciliğe başlamıştı.
Gazetelerde 1900'lü yılların başından itibaren çıkmaya başlayan yazıları Avrupa'nın gözünü açtı ve Morel, destek sağlamak için üç yıl boyunca pekçok ülkeyi dolaşıp dünya tarihinin ilk sivil toplum protestosunu başlattı. Leopold'ün yaptıklarını manşetlere taşıdı, yakılan köyler ile sakat edilmiş Kongolular'ın resimlerini yayınlattı, Mark Twain ve Sir Arthur Canon Doyle gibi o zamanın tanınmış yazarlarının desteklerini sağlayıp Leopold'ü kınayan yürüyüşler düzenledi.
Leopold, bu protestolar sayesinde 1908'de elerini Kongo'dan çekmek zorunda kaldı ve bir yol sonra da ölüp gitti.
Ve bir not: Köleleri kendi yediğinden yedirip, kendi giydiğinden giydiren, şefkatle muamele edip para karşılığı çalıştıran ve sonunda özgürlüğünü veren Osmanlı'yı gözü dönmüş gibi eleştirenler milyonlarca Afrikalı'yı insanlık dışı muamelerle kişiliksizleştirdi, yer altı ve yer üstü zenginliklerini tüketene kadar gaspetti ve korkunç yöntemlerle insanlarını katletti.
"Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise beyazların olmuştu."
Jomo Kenyatta [Kenya'nın kurucu devlet başkanı]
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Oliver Cromwell: İngiltere'yi İngiltere yapan adam
Britanya’yı tarihte ilk kez gerçek anlamında birleştiren ve büyük bir güç haline getiren Oliver Cromwell, bütün yaptıklarına rağmen uzunca bir süre ülkesinde, “nefret edilen” kişiler arasında yer almıştır.
Ama zaman geçtikçe, muhafazakârlar tarafından, ‘anarşiyi durduran lider’ olarak övülmeye, her türden radikal tarafından da, ‘modern çağın ilk devrimcisi’ olarak yüceltilmeye başlanır.
Ayrıca zaman içerisinde liberaller de onun politikalarının ateşli savunucusu olurlar. Böylesine farklı kesimler tarafından övülen bir lider, ancak Sezar veya Napolyon ile karşılaştırılabilir.
Sezar, diktatörlüğünden korkan Romalılar tarafından Senato’da öldürülür. Napolyon ise, acemi bir darbeci olarak meclis kürsüsünde ne yapacağını bilmez bir halde bocalayıp dururken, kardeşinin kararlılığıyla durumu kurtarır; onun çağırdığı askerler, milletvekillerini süngüleriyle dürtükleyerek salondan kovalar...
Cromwell daha kararlıdır; bağırıp çağıran milletvekilleri karşısında kılı kıpırdamaz, askerlerini çağırıp onları kapı dışarı ettikten sonra, Westminster’in kapısına kilit astırır...
17. Yüzyıl’ın ilk yarısında İstanbul’da yeniçeriler II. Osman’ı katlederken ve Bağdat’a sefer açılıp da İran ile savaşlar sürerken, Londra’da bambaşka gerilimler yaşanır... Yeni Stuart Hanedanı’nın kralları I. James (1603-1625) ve I. Charles (1625-1649), hükümdarlık güçlerini kullanabilmek için, Parlamento ile boğuşmaktadırlar.
Tıpkı Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ve Fransız İhtilâli’nde de görüleceği gibi, çatışma, vergi nedeniyle su yüzüne çıkar: Parlamento’nun onayı olmadan yeni vergi getirilemiyordu ve giderek güçlenen burjuvazi, Charles’ın masrafları için vergi yükünün artmasını kabul etmiyordu.
Charles, başdanışmanı Strafford Kontu Thomas Wentworth’un teşvikiyle, 1629 yılında Parlamento’yu kapattı. Ancak önünde iki engel vardı: Bir kere, Parlamento kapalı kaldıkça, yasal olarak vergi salamıyordu. Daha da önemlisi ise, ordunun denetimi tümüyle onun elinde değildi...
Yani ‘karşılaştırmalı’ olarak düşünürsek; yeniçeriler Sultan Osman’ı boğarken, İngiliz ordusu da Kral Charles’ın kafasını kesebilecekti!..
Charles orduyu denetleyebilmek için Wentworth’u İrlanda’ya gönderdi. Orada, bir isyanı bastırma bahanesiyle yeni bir ordu kurulacaktı. Ancak bu sırada, İskoçlar da İngiliz monarşisine ve Kalvinist düşüncenin aldığı yerel biçim olan Presbiteryanizmi tanımayan İngiliz Kilisesi’ne karşı ayaklandılar.
Ordusu uzakta olan ve parasız kalan Charles, 1640 yılında Parlamento’yu tekrar toplamak zorunda kaldı. Sarayda, ‘Westminster Yılanları’ diye anılan milletvekilleri, tekrar işbaşında olacaklardı.
Nitekim kralın iki isyan karşısında sıkıştığını gören milletvekilleri gerçekten de ona karşı daha da sıkı muhalefet yapacaklardı.
1653’e kadar kimse kapatmayı göze alamayacağı için, tarihe ‘Uzun Parlamento’ olarak geçen bu meclisin ilk icraatlarından biri, kralın has adamı Wentworth için ihanet bahanesiyle idam cezası çıkartmak olacaktı.
Bunu mutlak monarşiyi savunan Başpiskopos Laud izledi. Vergi yetkisini sıkıca eline alan Parlamento, ülkedeki tüm önemli atamalar için de, kendisinden güvenoyu alınması koşulunu getirdi.
Bunlar mutlakiyetin önde olduğu bir çağda İngiltere hükümdarının bile kabul edemeyeceği şeylerdi. Ne var ki kralın muhalefet liderlerini tutuklamak için 400 muhafızıyla birlikte Parlamento’yu bastığı gün, liderler çoktan Londra’ya dağılıp karşı örgütlenmeye geçmişlerdi.
1642 yılının başında kral, Londra’da barınamayarak kuzeye çekildi ve aynı yaz Parlamento’ya savaş ilan etti. İngiltere ve o güne kadar sakin bir hayat süren Oliver Cromwell için, yeni bir dönem bu şekilde başlamış oldu...
Kuzeydeki feodal aristokrasi kralı desteklerken, kapitalizmin daha gelişmiş olduğu güney bölgelerinin burjuvazisi ile, aristokrasinin ticaret çıkarlarıyla bütünleşen kesimi, Parlamento’nun arkasında toplandı.
Ama en önemlisi, donanmanın Parlamento’yu desteklemesiydi ki, bu durum, özellikle kralın Kara Avrupa’sı monarşilerinden yardım almasını engellediği için, önemliydi.
İlk başta profesyonel subayların çoğuna sahip olan kralcılar daha başarılı oldular; ama Cromwell’in eğittiği ‘Ironsides’ adı verilen son derece disiplinli süvari birlikleri, 1644 yılındaki Marston Moor Muharebesi’nde, kralın ilk kez yenilgiye uğratılmasında büyük rol oynadılar.
Parlamento, yıldızı parlamaya başlayan Cromwell’e giderek artan bir sorumluluk verdi. Bu arada Parlamento’nun oluşturduğu ‘Yeni Model Ordu’ savaşa ağırlığını koyuyordu. 1645’deki Naseby Muharebesi’nde, kralın bütün topları ve diplomatik yazışmaları, Parlamento güçlerinin eline geçti.
Bu evraklarda, Charles’ın Avrupa monarşilerinden yardım istekleri ve zafere ulaştığı taktirde, bütün asileri nasıl imha edeceği anlatılmaktaydı. Bunlar kralın itibarını daha da azalttı ve 1646 yılında, İngiltere’deki tüm kalelerini yitiren Charles, İskoçya’ya çekildi.
Ne var ki İskoçlar, 1647 yılında kralı Cromwell’e teslim ettiler. Parlamento galip gelmişti; ama İngiltere’de iç savaş daha birçok aşamadan geçecekti...
Her devrimin bir aşamasında, bazı kesimler, devrimin amacına ulaştığını ve artık sona erdirilmesi gerektiğini savunurlar. 1647 yılının İngiltere’sinde bunlar, burjuvazinin daha varlıklı kesimini temsil eden Parlamento’daki Presbiteryenlerdi.
Bu muhafazakâr kesim, kralın ve kilisenin el konulan topraklarından aslan payını almışlardı. Söz konusu dönemde Parlamento’daki muhafazakâr kanada ‘Presbiteryenler’, radikal kanada da ‘Bağımsızlar’ denilmekteydi.
Savaş biter bitmez, Presbiteryen çoğunluk ordunun dağıtılmasını istedi. Askerlere ve subaylara İrlanda’ya gitme seçeneği tanınıyordu; bunu kabul etmeyenler, birikmiş maaşlarını bile alamadan ordudan atılacaklardı. Ordunun bunu kabul etmesi olanaksızdı.
Ayrıca beş yıllık savaş sonunda, ellerine hiçbir şey geçmemiş olan küçük mülk sahipleri, John Lilburne liderliğinde ‘Levelers’ (Eşitlikçiler) adı verilen bir parti oluşturarak toprakların halka dağıtılmasını istediler.
Bu arada, daha yoksulların ‘Diggers’ adı verilen daha radikal partisi de, siyasî tabloda yer almaktaydı.
Toplumdaki bu karmaşık durum orduya yansıyarak bu kurumda da karışıklığa neden olunca, Cromwell gelişmeleri denetim altına almak için, Genel Ordu Konseyi’ni kurdu ve Londra’yı işgal etti.
Ne var ki, askerler ile subaylar arasındaki bölünme giderek çatışmaya dönüşürken, Kral kaçtı ve İskoç asilzadelerine sığınarak yeni bir ordunun başında, güneye yürümeye başladı.
Ordu bu tehdit karşısında tekrar birleşerek İskoçları yendi ve kral yine esarete düşürüldü. Cromwell, askerlerin ve tabii kendisinin istemediği milletvekillerini, yani Presbiteryenleri Parlamento’dan uzaklaştırdı ve olağanüstü bir mahkeme kurarak kralı idama mahkûm ettirdi.
Çünkü bu dönemde, Presbiteryenlerin kral ile bir ittifak yapmaları gündeme gelmekteydi. Buna rağmen karardan sonra paniğe kapılan yargıçlar belgeleri imzalamadan kaçışınca, Cromwell bunları buldurup getirtti ve ölüm tehdidiyle imzalarını aldı.
Karar ertesi gün infaz edildi. Tarihler 1649’un 30 Ocak gününü gösteriyordu. İdam sonrasında bir şeyler söylemek gereğini hisseden Cromwell, cenazenin başına gelerek, “Ne kadar zalimce bir gereklilik” dedi. Kralın kafası uçurulurken İngiltere, kralı ve Lordlar Kamarası olmayan bir cumhuriyet haline getiriliyordu.
Cromwell 1653’te ülkenin yeni bir anayasa ile yeni bir politik yapıya kavuşturulması için, 13 yıldır seçim yapmayan ‘Uzun Parlamento’yu, daha doğrusu bu parlamentodan geri kalanı feshetti ve bir ‘Geçici Meclis’ oluşturdu. Aynı zamanda ülkenin tek lideri olarak durumunu meşrulaştırmak için, Cumhuriyetin Koruyucusu (Lord Protector) unvanını aldı.
1654’te artık rakibi kalmamıştı; ama genel bir muhalefetle karşı karşıya bulunuyordu. İrlanda ve İskoçya’daki isyanları bastırdı; hem küçük mülk sahiplerinin muhalefetini, hem de kralcıları acımasızca ezdi.
Oluşturduğu püriten diktatörlük, politik olarak herkesi sindirmişti; ama yurttaşlarının, esas olarak da büyük tüccarların çıkarlarını sonuna kadar destekliyordu. Uluslararası planda İngiltere’nin dünya çapındaki ticarî rakibi Hollanda’yı yenmesi, Cromwell’in ülke içerisindeki durumunu güçlendirdi.
İspanya’dan Karayibler’deki ticaret merkezi Jamaika’yı, Habsburg Hanedanı’ndan da Dünkerk’i aldı.
Bunlar İngiliz burjuvazisinin giderek dünya ticaretinde öne çıkmasını sağlayacak adımlardı. Ne var ki, Cromwell, 1658’de gücünün doruğunda iken ölecekti.
Cromwell’den sonra yerine oğlu Richard Cromwell geçti; ama kısa bir süre sonra, İngiltere’nin yöneticileri yeni bir devrim dalgasından korkuya kapılıp 1660’ta II. Charles’ı tahta çıkardılar.
Cromwell tarafından on yıl kadar geciktirilen Presbiteryen-kralcı ittifakı nihayet başa geçmişti. Daha basit ifadesiyle, büyük mülk sahiplerinin ittifakı küçük mülk sahiplerinin ittifakını yenmişti.
II. Charles’ı II. James takip etti. Bu krallar tekrar mutlakiyet peşinde koşunca, İngiliz burjuvazisi Stuart Hanedanı’nı ebediyen tasfiye ederek yerlerine onların akrabası olan Orange Hanedanı’nı getirdiler. Bu yeni hanedan artık Paramento’nun üstünlüğünü kabul edecek ve bu kurumla çatışmaya girmeyecekti.
Böylece İngiltere, Avrupa’nın ilk burjuva devrimini yapan ülkesi oldu; ama bu aynı zamanda eski düzenle en fazla uzlaşmış olan burjuva devrimiydi. Çoğu yorumcu buna devrim demenin zor olduğunu ifade etmişler ve eski temel kurumlar ile monarşinin varlığını sürdürdüğünü ifade etmişlerse de, sonuçta monarşi, Parlamento’ya boyun eğecek ve bu da tarihe bir ‘devrim’ olarak geçecekti.
Öte yandan Cromwell, İngiltere’nin İskoçya, İrlanda ve Galler’de yüzyıllardır süre gelen savaşlarına ve buralardaki bağlı yönetimlere son vererek, hepsini Britanya adı altında birleştirmiş ve etkili bir devlet yönetimi oluşturmuştu.
Ayrıca Cromwell, donanmanın modernleşmesi için de büyük bir gayret gösterdi. Güzel sanatları, üretimi ve ticareti destekledi. Böylece bilim ve düşünce alanının önü açılmış oldu. İngiltere’nin 1650’den sonra, 100 yıl içerisinde dünyanın en büyük gücü olmasında Cromwell’in küçümsenmeyecek bir payı vardı.
Popüler Tarih Aralık 2006
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Çar 1.Nikola ve Hasta Adam (!)
Aralık 1825'te Petersburg'da muhafız birliği kendisine bağlılık yemini ederken patlak veren Dekabristlerin ayaklanmasından canını ve tahtını zor kurtaran Rus Çarı I. Nikola'dan sonra, hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca Rusya'yı ilerleten bir adam olmamıştı. Tam tersine Rus tarihi içindeki değerlendirilmesinde kendisi için söylenen şey "Rusya'nın gelişmesini donduran Çar" olacaktı.
9 Ocak 1853'de bir konserden çıkarken sohbet etmekte olduğu İngiltere'nin Rusya elçisi Hamilton Seymour'a Osmanlı İmparatorluğu için de "hasta adam" diyecekti. Aslında yakında dağılıp, parçalanmasını beklediği bu ülkenin topraklarını paylaşmak için nabız yokluyordu. İngiliz elçisi de bu değerlendirmeyi Londra'ya rapor edince I. Nikola'nın bu sözleri hızla yayıldı ve Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi için "hasta adam" deyimi Avrupalıların çok hoşuna gitti.
Ancak bu deyimin asıl sahibi bir süre sonra bu "hasta adam" ve müttefiklerine karşı giriştiği Kırım Savaşı'nı kaybetmekle kalmayacak, daha da önemlisi, çok sağlam sandığı kendi imparatorluğu Osmanlı'dan önce çökecekti!
Rus Çarı'nın "hasta" ilan ettiği Osmanlı İmparatorluğunun sağlığının yerinde olduğu tabii ki söylenemezdi. Çeşitli reformlar yapmaya, modernleşmeye çalışan imparatorluk gerçekten de bir türlü kendisini toparlayamıyordu. Ama bu durum sadece Osmanlı için geçerli değildi. Gelişmekte olan kapitalizm benzer imparatorlukların tümünü sarsıyor, kapitalizmin ilerlemesi ve giderek bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte klasik imparatorluklar tarihin gerisinde kalırken yeni koşullar ulus-devletleri öne çıkarıyordu.
Temeldeki bu iktisadi-siyasi süreç Osmanlı için de geçerliydi, Rusya veya Avusturya için de. Kapitalizmin gelişimine ayak uydurma koşullan olanlar bu durumdan daha az etkilenir görünürken, kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapısı olan Osmanlı İmparatorluğu ise diğerlerine göre daha hızlı bir şekilde tarihin dışına itilmekte olduğu izlenimini veriyordu. Ama hepsi o kadar! Çünkü bütün bu imparatorluklar sonuçta uluslararası bir sistem haline gelen kapitalizmin dünyayı ilk kez paylaştığı Birinci Dünya Savaşı sırasında şöyle veya böyle tarih sahnesinden çekileceklerdi.
Rus Çarı I. Nikola Osmanlı'yı "hasta adam" ilan ettikten sonra orada durmadı tabii. Hastayı bir an önce öbür dünyaya gönderip malına-mülküne el koymak için çabalarını da yoğunlaştırdı. Nitekim İngiliz elçisine bu sözleri söylemesinin üzerinden çok geçmeden Prens Alexander Mençikof'u İstanbul'a özel elçi olarak gönderen Çar, Sultan Abdülmecit üzerinde bir nüfuz elde etmeye çalıştı.
Abdülmecit ona istediklerini verdiği ölçüde de Sultanın güvenliğini sağlamak üzere gizli bir anlaşma teklif etti. Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda yaşayan Ortodoksların hamiliğini kazanmaya çalışan Rusya, böylece imparatorluk dağıldığında hamisi olduğu yerlerin de kendisine kalacağını düşünüyordu.
Prens Mençikof İstanbul'da üç ay kadar kaldı ve ortalığı hayli kırıp geçirerek Çarın isteklerini kabul ettirmeye çalıştı. Ancak diplomatik kabalıklarının ötesinde pek bir şey gerçekleştiremeden Mayıs ayında İstanbul'dan St. Petersburg'a dönerken Sultan Abdülmecit'e ateş püskürüyordu. Osmanlı sarayı da Rus prensinden çok rahatsız olmuştu ve böylece Osmanlı-Rus ilişkileri yeni bir savaşa doğru yol almaya başladı.
Sonuçta patlak veren Kırım Savaşı'nda Ruslar sadece Osmanlılarla değil, onların müttefiki İngiltere ve Fransa ile de savaşmak zorunda kaldı. I. Nikola'nın kaba ve aç gözlü politikaları Rusya'yı tecride sürüklemiş ve karşısındaki güçler yelpazesini genişletmişti.
Öyle ki, Fransızlarla İngilizler tarihte ilk kez Rusya'ya karşı birlikte savaşıyorlardı. 1854 başından 1856 sonlarına kadar yaklaşık üç yıl süren Kırım Savaşı sonunda Rusya kaybetti ama Çar I. Nikola bu yenilgiyi göremedi. Çünkü savaş devam ederken 2 Mart 1855'de ölmüştü. Kırım Savaşı'nda "hasta adam"a yenilen Rusya'nın öngörülü Çarını bekleyen sadece bu değildi.
Öykünün daha sonrasında ise Çarlığın 1917'deki Bolşevik Devrimi ile tarihten silinmesi de yer alıyordu. Mirasını paylaşmak için ölümü beklenen "hasta adam" da Birinci Dünya Savaşı'nın anaforunda boğulacaktı ama yine de Rus Çarlığından beş yıl daha fazla yaşayacak, Çarlığın yıkılışını gördükten sonra o da son nefesini vererek tarih sahnesinden çekilecekti.
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Zorunlu askerlik Fransız İhtilali'yle yayıldı
Osmanlı'da profesyonel askerlik varken Avrupa ordularında paralı askerler ve asillerin gönderdiği birlikler ağırlıktaydı. Osmanlı ordusu 100 bin kişilik bir büyüklüğe ulaşırken Avrupa ordularının çoğu 25-30 bin kişiyi geçmiyordu.
Aristokratlar komutan ve onların adamları da askerleriydi. 17. yüzyılda Fransa Kralı XIV. Louis aristokratları sarayında topladı ve asillerin askerlerinden büyük bir ordu meydana getirdi.
Fransa'da profesyonel askerlik Fransız İhtilali'nin bir sonucudur. İhtilal yüzünden Avrupa'da savaş çıkınca "Levee en masse" olarak bilinen ve kitlelerin topluca askere alınmasını öngören kanun 23 Ağustos 1793'te Milli Konvansiyon'da kabul edildi. Bu kanuna göre bütün vatandaşlar askerdi. Genç erkeklerden savaşmaları, evli erkeklerden nakliyata ve mühimmat teminine yardımcı olmaları, kadınlardan üniforma ve çadır dikmeleri, çocuklardan bez toplamaları, yaşlılardan ise meydanlarda toplanmaları isteniyordu. Bu uygulama Fransız İhtilal Savaşları boyunca geçerliliğini korumuştu. Bu durum Fransız ordusunun çok büyük bir sayıya ulaşmasını sağladı. Bu yeni sistem Fransa'dan sonra Kıta Avrupası'na da yayıldı.
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Atilla ve Avrupa Hun Devleti
------------------------------------------------------------------------------------
Siz de yazılarınızı Tarihi Keşfet'e gönderin, burada yayınlayalım
------------------------------------------------------------------------------------
"Me and my race are the scourge of God, God sends us to punish you."
447 yıllarına yaklaşıldığında, Attila'nın Doğu Roma politikasının daha sertleştiği görülmekteydi. Çünkü I. Balkan seferinden beri İmparator II. Theodosios, Balkanlarda Hunlara karşı bir müdafaa hattı teşkil etme teşebbüsünde bulunmuş ve Magister Officorum olan Nomus'u görevlendirerek yeni bir limes tanzimine girişmişti. Ayrıca Doğu Roma'nın ağır malî kriz içerisinde bulunması, 446'da ortaya çıkan salgın hastalık ve 447'deki büyük deprem İstanbul başta olmak üzere imparatorluğun birçok şehrinde hasarlar meydana getirmiştir. Öyleki depremin tesiriyle İstanbul surlarında çok sayıda burç da yıkılmıştı. Doğu Roma'nın askerî ve malî bakımdan içine düştüğü çok zor şartların yanında, Attila'nın hareketinin altında yatan esas sebep ise, Bizansı kat'î surette hâkimiyet altına alıp Batı Roma'ya yönelmekti. Yani alt yapısı oluşturulan cihan hâkimiyeti ülküsünü gerçekleştirmekti. Bu arada II. Theodosios zamanında Attila, Romalı-lardan, daha önce ödenmeyen borçların karşılığı olarak zorla vergi topladı. Kendisine elçilerin gelmesi, kaçakların iade edilmesi ve vergiler hususunda mektup yazdı. Bu mektubu, isteklerini bildirmek üzere Doğu Roma'ya gönderdiği elçiler ile yolladı. Kendi elçileri geri dönerken de, Romalı elçilerin onlarla birlikte gelmesini istedi. Eğer bunlar yerine getirilmez ise, Doğu Roma'ya savaş açacağını belirtti. İmparator, Attila'nın mektubunu okuyunca, kendilerinde bulunan kaçakları iade etmeyeceğini, fakat derhal bir elçilik heyeti göndereceğini söyledi. II. Theodosios, Attila'nın asıl isteklerini geri çevirince Attila ordusuyla Tuna'yı geçti ve birkaç küçük kalenin alınmasından sonra çok kalabalık bir şehir olan Ratiaria'ya başarılı bir saldırı yaptı. Burası Tuna Bölgesi'nin anahtar yeri idi. Ostrogot Kralı Valamir ile Gepidlerin Kralı Ardarik'in kuvvetlerinin de katıldığı Hun ordusu, bu günkü Bulgaristan'a girerek Oescus (Gigen) kasabası yakınında Utus Irmağını (Vidin Çayı) geçti. Burada, Moesia bölgesi Magister Militium'u olan ve Hunlardan Bizanslılara firar eden Got asıllı Arnegisclus komutasındaki Doğu Roma ordusunu ağır bir hezimete uğrattı. Arnegisclus da savaş meydanında hayatını kaybetti. Bu başarıdan sonra Attila Hun ordusunun bir kolunu Nikopolis (Niğbolu) civarındaki Asemus (Osem) kalesinin muhasarasına memur etti. Tuna boyundaki yerleri almak üzere de doğu istikametine başka kuvvetler sevk etti. Kendisi ise esas Hun ordusu ile güneye doğru ilerliyerek, Serdica (Sofya), Philippopolis (Filibe)'i zaptederek Adrianopolis (Edirne)'i kuşattı. Kuvvetlerinin bir kısmını Edirne muhasarasına bırakarak, Durostorum (Silistre), Marcianopolis (Preslav)'i ele geçirdikten sonra, İstanbul istikametine yöneldi. Arcadiopolis (Lüleburgaz), Kallipolis (Gelibolu) ve Sestos (Akbas Limanı) şehirlerini de fethetti.
Bu sırada Attila, geride mukavemet edebilecek yerleri yok etmek gayesiyle ansızın geri döndü. Trakya'dan geçerek Teselya'ya girdi ve Thermopylae (Termopil Geçidi) civarına geldi. Artık Hun tehlikesi başkent İstanbul'u tehdit ediyordu. Doğu Roma, Hunların başarıları karşısında tamamen ümitsizliğe düştü. Bu arada Vandallara karşı Sicilya'da bulunan Doğu Roma birlikleri ile İran sınırındaki garnizonların geri dönmesi ve Prens Aspar komutasındaki bu kuvvetlerin 447 yılında Chersones'de Hunlara mağlûp olması Roma için herşeyin sonu oldu. İmparator II. Theodosios, Attila'dan barışı adeta dilenmek mecburiyetinde kaldı. İmparatorluğun Doğu Ordusu komutanı Senatör Anatolius vasıtasıyla, Athyra (Büyükçekmece)'da ordugâh kuran Hunlar ve Doğu Romalılar arasında barış görüşmeleri yapıldı. 447'de imzalanan ve tarihte Anatolius Barışıdiye bilinen antlaşmanın maddeleri şöyle idi.
Savaş nerdeyse bir gün sürdü.Her iki tarafta ağır kayıplar verdi. Gündüz yapılan savaştan kesin sonuç çıkmadı, ancak gece olduğu zaman Roma ordusu dağılmıştı. Birlikleri arasındaki irtibatı kaybeden Aetius yanlışlıkla düştüğü Hun birlikleri arasından güçlükle kurtuldu. Roma'nın müttefiki olan Batı Gotlarının kralı Theodorik savaş meydanında ölmüştü.Ertesi sabah, babasının cesedini almaya gelen yeni Got kralı, ordusunu toplayarak savaş meydanını terk etti. Ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onları takip etti. Aetius müttefiksiz ve desteksiz kalmıştı. Buna karşılık Attila gayesine ulaşmış oldu. Bunun sonucu olarak ünlü Aetius Roma'da gözden düşmüş oldu. Attila, ordularını Galya ortasından oldukça sağlam ve disiplin içerisinde 20 gün gibi kısa bir süre içinde kendi başkent bölgesine getirdi.
Siz de yazılarınızı Tarihi Keşfet'e gönderin, burada yayınlayalım
------------------------------------------------------------------------------------
"Me and my race are the scourge of God, God sends us to punish you."
''Ben ve milletim Tanrı'nın Kırbacıyız. Tanrı yoldan çıkan milletleri cezalandırmak için bizi gönderir!''
Muncuk 'un öz oğlu. Yassı burunlu, kısa boylu, tıknaz yapılı, geniş omuzlu, büyük başına rağmen gözleri küçük; seyrek sakallı bir insandı. Bir devlet adamında olması gereken, akıllılık, kurnazlık, sezgi, sabır ve karanlık, ileri görüşlülük gibi bütün meziyetlere sahipti.
Çağa, damgasını vuran Türk! Doğu Roma İmparatorluğu'nu da, dize getiren büyük komutan! Batılıların korkulu rüyası!.. ''Tanrının Kırbacı'' Attila!..
Büyük Hun İmparatorluğu'nun bir ucu Çin sınırında, bir ucu Avrupa'nın göbeğindeydi. Doğu Roma İmparatorluğu da, Batı Roma İmparatorluğu da yıllık vergiye bağlanmıştı. Bu, Hun yumruğu altında kurulan Avrupa barışı yıllarında Attila, Babası Muncuk tarafından, Batı Roma'ya ''Barış Rehinesi'' olarak verilmişti. Böylece Hun İmparatoru Muncuk, anlaşma hükümleri yerine getirildiği sürece savaş açmayacağını, Roma'ya garantilemiş oluyordu.
Yazar: Arif Sinan Bolatlı
Email:arif_sinan_bolatli@hotmail.com
Email:arif_sinan_bolatli@hotmail.com
Bir bozkır çocuğu olan Attila'nın Roma'da öğreneceği pek çok şey vardı. Roma'da dil öğrendi, askerlik teşkilatı hakkında yeni bilgiler edindi, politikanın nasıl yürütüldüğünü yakından inceledi. Fakat Roma'da Attila'nın asıl öğrendiği şey, bu insanların Hunları ne kadar sevmediği, ne kadar hor gördüğü ve ne kadar nefret ettiği idi. Tarihçiler, Attila'nın Roma'yı yıkma kararına, bu ''Barış Rehinesi'' günlerinde vardığını yazarlar.
Atilla'nın Hunların Başına Geçmesi
Hunların başına geçtiği zaman 39-40 yaşlarında olan Atilla, babası Muncuk erken öldüğü için, amcası Rua' nın yanında yetişmiş, onunla birlikte seferlere katılmış, çeşitli kavimleri yakından tanımak imkanını bulmuş, devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti. Amcası Ruanın ölmesinden sonra büyük kardeşi Bleda ile birlikte devleti devralmışlardır. Fakat kaynaklarda yazana göre, eğlenceden hoşlanan, enerjisi kıt Bleda, ikinci planda kalarak, devleti ciddi bir hükümdar vasfını taşıyan kardeşine bırakmıştır. Atillanın yardımcısı sıfatı ile 11 yıl hun imparatorluğunun iradesine katılan Bleda 445 de eceli ile ölmüştür. Böylece Atilla devletin tek hakimi olmuştur.
Atilla'nın Yükselişi
434 yılı baharında Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Atilla, Tuna ile Morava nehrinin yerleştiği Bizans Margos kalesinin tam karşısında-Tunanın kuzey kıyısında- bulunan Kostantia surları önünde, at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin biri konsül-general, diğeri seçkin bir diplomat olan temsilcilerine, taleplerini, barış şartları olarak yazdırdı. Kostantia barışı ( veya Margos Barışı ) diye anılan bu andlaşmanın başlıca maddelerine göre, Bizans bundan böyle Hunlara bağlı kavimlere müzakerelere, ittifaklara girişmeyecek, Hunlardan kaçanlara-esir alınmış Bizans teb'ası dahil- sığınma hakkı tanınmayacak, Bizans elinde bulunanlar iade edilecek, ticari münasebetler yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizansın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi iki katına çıkarıldı.
Theodosios II nin aynen kabul ettiği bu anlaşmanın hükümleri icabı olarak, Hunlara iade edilen kaçakları Atilla, daha Bizans ülkesi içinde, Trakya da Tarsus ( Bulgaristanda Hirsovo) kalesinde astırdı. Bu durum Hunlar arasında olduğu kadar Bizans da Roma da ve diğer kavimler arasında Atilla adının dehşet saçan bir otoritenin timsali haline gelmesine yardım etti.
Atilla'nın I. Balkan Seferi
440'dan itibaren Attila Bizans'a karşı baskıyı artırdı. Çünkü II. Theodosios, Kostantina antlaşmasının hükümlerine aykırı olarak Hunlar'dan kaçanları iadede ağır davranıyor, hatta bunlardan bazılarını yüksek makamlara getiriyordu. Mesela Got menşeli Hun firarisi Arnegisclus'u general rütbesi ile Trakya'da Hun sınırında vazifelendirmişti. Müşterek Pazar yerlerinde Grek tacirleri Hunları aldatıyorlardı. Margus piskoposu, Kostantia civarında, kıymetli madenlerden yapılmış silahları ve ziynet eşyası ile birlikte gömülen Hun büyüklerinin mezarlarını soymuş, bu davranış Hunları infiale sevk etmişti. Nihayet Bizans yukarıda adı geçen Agaçeriler isyanında tahrikçi rol oynamıştı.
Diğer taraftan Kuzey Afrika Vandal Kralı Geiserikh, Akdeniz'deki harekatının engelleyen Bizans'a karşı Attila'dan yardım istemişti. Bu sebeplerle ve Margus'un zaptı ile başlayan Attila'nın idaresindeki I. Balkan seferi (441-442), Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya'ya doğru gelişirken, Batı Roma'nın tavassutu neticesinde hızını kesti. Aetius bundan böyle Theodosios'un antlaşma şartlarına riayet edeceğini garantilemek üzere kendi oğlu Karpilio'yu Hun sarayına rehine olarak göndermişti. Bu sefer sonunda Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş, daha geri hatlardaki tahkimat yıktırılmış, Balkanlar'da Hunlar'a karşı durabilecek mukavemet yuvaları dağıtılmıştı.
II. Balkan Seferi ve Anatolius Barışı
447 yıllarına yaklaşıldığında, Attila'nın Doğu Roma politikasının daha sertleştiği görülmekteydi. Çünkü I. Balkan seferinden beri İmparator II. Theodosios, Balkanlarda Hunlara karşı bir müdafaa hattı teşkil etme teşebbüsünde bulunmuş ve Magister Officorum olan Nomus'u görevlendirerek yeni bir limes tanzimine girişmişti. Ayrıca Doğu Roma'nın ağır malî kriz içerisinde bulunması, 446'da ortaya çıkan salgın hastalık ve 447'deki büyük deprem İstanbul başta olmak üzere imparatorluğun birçok şehrinde hasarlar meydana getirmiştir. Öyleki depremin tesiriyle İstanbul surlarında çok sayıda burç da yıkılmıştı. Doğu Roma'nın askerî ve malî bakımdan içine düştüğü çok zor şartların yanında, Attila'nın hareketinin altında yatan esas sebep ise, Bizansı kat'î surette hâkimiyet altına alıp Batı Roma'ya yönelmekti. Yani alt yapısı oluşturulan cihan hâkimiyeti ülküsünü gerçekleştirmekti. Bu arada II. Theodosios zamanında Attila, Romalı-lardan, daha önce ödenmeyen borçların karşılığı olarak zorla vergi topladı. Kendisine elçilerin gelmesi, kaçakların iade edilmesi ve vergiler hususunda mektup yazdı. Bu mektubu, isteklerini bildirmek üzere Doğu Roma'ya gönderdiği elçiler ile yolladı. Kendi elçileri geri dönerken de, Romalı elçilerin onlarla birlikte gelmesini istedi. Eğer bunlar yerine getirilmez ise, Doğu Roma'ya savaş açacağını belirtti. İmparator, Attila'nın mektubunu okuyunca, kendilerinde bulunan kaçakları iade etmeyeceğini, fakat derhal bir elçilik heyeti göndereceğini söyledi. II. Theodosios, Attila'nın asıl isteklerini geri çevirince Attila ordusuyla Tuna'yı geçti ve birkaç küçük kalenin alınmasından sonra çok kalabalık bir şehir olan Ratiaria'ya başarılı bir saldırı yaptı. Burası Tuna Bölgesi'nin anahtar yeri idi. Ostrogot Kralı Valamir ile Gepidlerin Kralı Ardarik'in kuvvetlerinin de katıldığı Hun ordusu, bu günkü Bulgaristan'a girerek Oescus (Gigen) kasabası yakınında Utus Irmağını (Vidin Çayı) geçti. Burada, Moesia bölgesi Magister Militium'u olan ve Hunlardan Bizanslılara firar eden Got asıllı Arnegisclus komutasındaki Doğu Roma ordusunu ağır bir hezimete uğrattı. Arnegisclus da savaş meydanında hayatını kaybetti. Bu başarıdan sonra Attila Hun ordusunun bir kolunu Nikopolis (Niğbolu) civarındaki Asemus (Osem) kalesinin muhasarasına memur etti. Tuna boyundaki yerleri almak üzere de doğu istikametine başka kuvvetler sevk etti. Kendisi ise esas Hun ordusu ile güneye doğru ilerliyerek, Serdica (Sofya), Philippopolis (Filibe)'i zaptederek Adrianopolis (Edirne)'i kuşattı. Kuvvetlerinin bir kısmını Edirne muhasarasına bırakarak, Durostorum (Silistre), Marcianopolis (Preslav)'i ele geçirdikten sonra, İstanbul istikametine yöneldi. Arcadiopolis (Lüleburgaz), Kallipolis (Gelibolu) ve Sestos (Akbas Limanı) şehirlerini de fethetti.
Bu sırada Attila, geride mukavemet edebilecek yerleri yok etmek gayesiyle ansızın geri döndü. Trakya'dan geçerek Teselya'ya girdi ve Thermopylae (Termopil Geçidi) civarına geldi. Artık Hun tehlikesi başkent İstanbul'u tehdit ediyordu. Doğu Roma, Hunların başarıları karşısında tamamen ümitsizliğe düştü. Bu arada Vandallara karşı Sicilya'da bulunan Doğu Roma birlikleri ile İran sınırındaki garnizonların geri dönmesi ve Prens Aspar komutasındaki bu kuvvetlerin 447 yılında Chersones'de Hunlara mağlûp olması Roma için herşeyin sonu oldu. İmparator II. Theodosios, Attila'dan barışı adeta dilenmek mecburiyetinde kaldı. İmparatorluğun Doğu Ordusu komutanı Senatör Anatolius vasıtasıyla, Athyra (Büyükçekmece)'da ordugâh kuran Hunlar ve Doğu Romalılar arasında barış görüşmeleri yapıldı. 447'de imzalanan ve tarihte Anatolius Barışıdiye bilinen antlaşmanın maddeleri şöyle idi.1- Kaçaklar derhal Hunlara iade edilecek.
2- Geçmiş vergiler karşılığında 6000 libre altın Hunlara ödenecek.
3- Hunlara ödenen senelik vergi 2100 altına çıkarılacak.
4- Parasını ödemeden Romalıların ülkesine kaçmış olan her Romalı esir başına 12 altın ceza ödenecek ve bu ödenmediği takdirde esir sahibine iade edilecek.
5- Romalılar, Hun ülkesinden kendi tarafına kaçanları bir daha kabul etmeyecekti.
Kampus Mauriakus Savaşı (Haziran 451)
Roma ordusu kuzeye doğru ilerlerken, Metz ve Rheims şehirlerini zapt eden Hun kuvvetleri bugünkü Paris yakınlarında bulunan Orleans'a ulaşmıştı.Aetius'ta o sırada oraya varmış bulunuyordu.Fakat karşılaşma için Attila Katalanum bölgesini daha uygun buluyordu. Savaş burada oldu. (Paris'in güney doğusu)
Savaş nerdeyse bir gün sürdü.Her iki tarafta ağır kayıplar verdi. Gündüz yapılan savaştan kesin sonuç çıkmadı, ancak gece olduğu zaman Roma ordusu dağılmıştı. Birlikleri arasındaki irtibatı kaybeden Aetius yanlışlıkla düştüğü Hun birlikleri arasından güçlükle kurtuldu. Roma'nın müttefiki olan Batı Gotlarının kralı Theodorik savaş meydanında ölmüştü.Ertesi sabah, babasının cesedini almaya gelen yeni Got kralı, ordusunu toplayarak savaş meydanını terk etti. Ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onları takip etti. Aetius müttefiksiz ve desteksiz kalmıştı. Buna karşılık Attila gayesine ulaşmış oldu. Bunun sonucu olarak ünlü Aetius Roma'da gözden düşmüş oldu. Attila, ordularını Galya ortasından oldukça sağlam ve disiplin içerisinde 20 gün gibi kısa bir süre içinde kendi başkent bölgesine getirdi.Daha bir yıl geçmeden Attila İtalya seferine başladığı zaman, Roma'nın Hunlara karşı çıkarabileceği kuvveti kalmamıştı. Karşı koymanın imkansızlığı karşısında Aetius bile, imparator Valentinianus'u İtalya'yı terke teşvik ediyordu.
Atilla'nın İtalya Seferi
452 yılının ilkbahar sonlarında Attila, ordusu ile Pannonia'dan hareketle ve Aetius tarafından çok az müdafaa edilen Juli Alpleri'nin dağ boğazını geçti. Dahilî karışıklıklar ve saray entrikaları sebebiyle Aetius, Attila'nın ilerlemesine karşı tedbir alamadı. Attila, surlarla çevrili, ileri harekâtına mani olan Aquileia şehrinin önlerine kadar kolayca ulaştı. Bu şehir, imparatorluğun doğu sınırlarını müdafaa eden bir konumda idi. Bu yüzden çok iyi tahkim edilmiş bir vaziyette idi. Burayı koruyan askerler, Alarik ile Antala'nın komutası altındaki Gotlar idi. Şehir Hunların hücumlarına karşı üç ay direndi ve hiçbir zaman teslim olmayacak intibaı uyandırdı. Çevredeki meskûn yerleri ele geçirmiş olan Hunlar arasında, erzak azlığı nedeniyle huzursuzluk baş gösterdi. Attila ise stratejik önemi çok büyük olan böyle bir yeri ele geçirmeden ilerlemeyi uygun bulmadı. Bu sırada bir leyleğin yavruları ile birlikte Aquileia'yı terketmekte olduğunu gördü. Attila, bundan faydalanarak askerlerinin cesaretini arttırmak gayesiyle onlara hitap etti. Jordanes'in anlattıklarına göre şunları söyledi: "Üstün bir önseziyle yaratılmış olan bu kuş, bu şehrin kendisini koruyamayacağı, orada emniyette olamayacağına kanaat getirerek yuvasını bırakıp gitmektedir. Bu, kaleyi koruyanların artık şehri müdafaa edecek güç ve imkândan mahrum olduklarının kati işaretidir. Demek oluyor ki, artık muhasaramıza uzun süre dayanamayacaklardır". Bu konuşma Hun askerî arasında müthiş bir tesir yaptı ve Attila, üç aylık sıkı bir kuşatmadan sonra deniz, nehir ve bataklıklarla korunan, şiddetle hiçbir zaman ele geçirilememiş, bütün imparatorluğun 9. büyük şehri Aquileia'yı ele geçirerek tahrip etti. Bu şehir düştükten sonra Attila İtalya'ya girdi. Altinum, Padua yahut Concordia gibi şehirleri de harabeye çevirdi.
Buradan Vicentia (Vicenza), Verona, Brexia (Brescia), Pergamo ve Mediolanum (Milona) üzerinden Ticinum (Pavia)'a kadar uzandı. Kendisine kapılarını gönüllü olarak açmayan kentleri ateşe verdi. Bu durumda ise çoğu teslim olmayı tercih etti. Hunların ilerlemeleri İtalya'yı korkuttu ve dehşete boğdu. İmparator Valentinianus, Ravenna'deki saraydan kaçtı. Bu arada Aetius, Doğu Roma imparatoru Marcianus'dan yardım istedi. Fakat onun askerleri ile yardıma gelmesi çok uzun zaman alacaktı. Bu durum karşısında Batı Roma imparatoru III. Valentinianus Roma hükümetini topladı. Doğu Roma'nın yaşadığı tecrübelerden de yararlanarak bir çözüm yolu bulmaya çalıştı. 450 yılının konsülü ve gözde senatörlerden biri olan Avienus'un önderliği altında, Roma şehrinin valisi Trigetius ve Papa I. Leo (Büyük Leo) Attila'ya elçi olarak gönderildi. Umutlarını, 435'de Hippo Regius şehrinde Vandalların şeytanî kralı Geiserik ile antlaşmayı başaran Trigetius'a bağlamışlardı. Elçilik heyeti, Po ve Mincio ırmaklarının birleştiği yerde bulunan Attila ile görüştüler. Ateşkes istediler ve sonunda başarı elde ettiler Hıristiyanlık âleminin en büyük ruhani şahsiyeti olan Papa Leo, Attila'nın ayağına gitmeden evvel, özel merasimlerde giyilen muhteşem papalık elbisesini giymiş ve büyük Hun imparatorunun huzuruna böyle çıkmıştı. Attila Papa'ya gayet nazik muamelede bulunmasına rağmen, aralarında geçen konuşma bilinmemekteydi. Fakat aralarında ne geçmiş olursa olsun, neticede Romalılar bağışlanmak için yalvarmışlardı.
Buradan Vicentia (Vicenza), Verona, Brexia (Brescia), Pergamo ve Mediolanum (Milona) üzerinden Ticinum (Pavia)'a kadar uzandı. Kendisine kapılarını gönüllü olarak açmayan kentleri ateşe verdi. Bu durumda ise çoğu teslim olmayı tercih etti. Hunların ilerlemeleri İtalya'yı korkuttu ve dehşete boğdu. İmparator Valentinianus, Ravenna'deki saraydan kaçtı. Bu arada Aetius, Doğu Roma imparatoru Marcianus'dan yardım istedi. Fakat onun askerleri ile yardıma gelmesi çok uzun zaman alacaktı. Bu durum karşısında Batı Roma imparatoru III. Valentinianus Roma hükümetini topladı. Doğu Roma'nın yaşadığı tecrübelerden de yararlanarak bir çözüm yolu bulmaya çalıştı. 450 yılının konsülü ve gözde senatörlerden biri olan Avienus'un önderliği altında, Roma şehrinin valisi Trigetius ve Papa I. Leo (Büyük Leo) Attila'ya elçi olarak gönderildi. Umutlarını, 435'de Hippo Regius şehrinde Vandalların şeytanî kralı Geiserik ile antlaşmayı başaran Trigetius'a bağlamışlardı. Elçilik heyeti, Po ve Mincio ırmaklarının birleştiği yerde bulunan Attila ile görüştüler. Ateşkes istediler ve sonunda başarı elde ettiler Hıristiyanlık âleminin en büyük ruhani şahsiyeti olan Papa Leo, Attila'nın ayağına gitmeden evvel, özel merasimlerde giyilen muhteşem papalık elbisesini giymiş ve büyük Hun imparatorunun huzuruna böyle çıkmıştı. Attila Papa'ya gayet nazik muamelede bulunmasına rağmen, aralarında geçen konuşma bilinmemekteydi. Fakat aralarında ne geçmiş olursa olsun, neticede Romalılar bağışlanmak için yalvarmışlardı.
Attila, ordusu ile Kuzey İtalya'da bulunurken, Doğu Romalılar Tuna'yı geçti ve Hun sınır birliklerine saldırdı. Ayrıca Aetius'a da yardımcı birlikler gönderdi. Bu sebeple merkezine dönen Attila, İmparator Theodosios zamanından kalma vergi paralarının derhal ödenmesini istedi ve Doğu Roma'yı savaşla tehdit etti. Ayrıca kendisinin Roma önlerinde bulunmasını fırsat bilerek isyana teşvik eden Kafkasya Alanları üzerine de ordu göndererek, onları te'dib ett.
Atilla'nın Ölümü
Gökyüzünde yaş yağdıran bir bulut
Güneş yaslara bürünmüş batıyor...
Altın, gümüş ve çelikten bir tabut
Bu tabutta Hun güneşi yatıyor.
Attila, İtalya seferinden döndükten sonra, bütün dünyayı hükmü altına almak için son bir sefere daha çıkmak istiyordu. Bütün Batı ellerinde idi. Bütün Doğu'yu da ellerine almak için, İran'da hüküm süren Sasanî'leri, itaat altına almayı,vergiye bağlamayı düşünüyordu. Fakat İran seferini yapamadı. İtalya seferinden sonra, dolunaylı bir gecede, sarayında büyük bir toy-düğün yapan Attila, o gece İldiko adında çok güzel bir prensesle evlenmişti. O zifâf gecesinde, bir iç kanama sonunda, ağzından burnundan kan gelerek öldü (453). Cesedi inceleyen kam, "Suikast yok, ağabeyi Buda (Bleda) da aynı hastalıktan ölmüştü." dedi.
Attila'nın ölümü Hunları mateme boğdu. Ama, o, milletlerin hafızalarında ölümsüzlüğe ulaşmış bulunuyordu. Rivayete göre onu, iç içe üç tabuta koydular. Birinci tabut, güneş gibi parlayan altından yapılmıştı. Çünkü o Hunlar'ın güneşi idi. İkinci tabut kuyruklu yıldızın kuyruğu gibi parlayan gümüşten idi. Çünkü o, çok nadir görülen bir kuyruklu yıldız idi. Üçüncü tabut çifte su verilmiş demirden yapılmıştı. Çünkü çelik gibi kuvvetliydi. Altın, gümüş ve çelikten yapılan bu üç katlı tabut, Attila'ya ait silahlar ve değerli eşyalarla birlikte ve çok büyük bir yoğ töreni ile, Tisza nehrinin adacıklarından birine gömüldü. Küçük ada derin olarak kazılmış, sonra nehrin yatağı değiştirilerek üzerinden geçirilmişti. Böylece mezarını kimse bulamayacak, soyamayacaktı. Ve gerçekten hâlâ bulunamadı.
KAYNAKÇA
Türk Milli Kültürü s. 74-75
Barbar Türkler s. 106
Priskos s. 26
Türklerin Tarihi
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Fransız İhtilali'nin Osmanlı Coğrafyasına Etkisi
İhtilalin temel motifi olan liberalizm ve milliyetçilik gibi fikirlerin 1821’e kadar Osmanlı Devleti’nde çok büyük yıkıcı etkileri olmamıştır. Osmanlı Devleti başlangıçta kendisine bir yansıması olmayan Fransız Devrimi’ni, Fransa’nın bir iç sorunu olarak görmüştür. 1792’den itibaren Avrupa devletlerinin Fransa’da eski rejimi (ancient regime) tekrar tesis etmek için Fransa’nın ulusal konvansiyon hükümetiyle savaşa tutuşmaları da Osmanlı Devleti tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Çünkü Fransa’yla mücadeleye girişen Avusturya ve Rusya bir süreliğine Osmanlı Devleti üzerindeki baskılarını hafifletmişlerdir.
Ancak, Fransa ile Avusturya arasında 1797’de yapılan Compo Formio anlaşmasından sonra, Fransa’daki Direktuar yönetimi, Osmanlı Devleti’ni de rahatsız eden adımlar atmaya başlamıştır. Compo Formio Antlaşması gereğince Fransa ile Avusturya Venedik topraklarını paylaşmışlardı. Fransa İyonya adalarını (Yedi Adalar) ve Arnavutluk sahillerindeki bazı Venedik kalelerini ele geçirdi. Böylece Fransa Osmanlı Devleti’nin sınır komşusu oldu. Fransız Devrim ordularının Yunan coğrafyasında bazı yerleri ele geçirmesiyle, “özgürlük” ve “eşitlik” gibi devrimin temel sloganları Yunanlılar arasında da yayılmaya başladı. Esasen Yunanistan’da milliyetçi duyguların yayılması devrim ordularının komutanı Napolyon Bonaparte’ın öncelikleri arasında bulunmuyordu. Napolyon yeni işgal edilen bölgelerdeki halkın sempatisini kazanmak için bağımsızlık duygularının ve milliyetçiliğin körüklenmesini istiyordu. Napolyon’un o sıradaki en önemli hedefi Mısır’ı ele geçirmekti.
Çağrı Erhan










+and+Mussolini+(back+to+camera),+at+Santa+Marinella,.jpg)








.jpg)



































