Yazınızı gönderin yayınlayalım.

.gir .keşfet .paylaş

Bir Amerikalı’nın gözünden; Türkler Nasıl Savaşır?


Emekli Yarbay Anthony Herbert, Amerika’nın en tanınmış savaş kahramanlarından birisidir. Kore Savaşı patlak verdiğinde, orduya katılmılştır. Kunuri’de ilk büyük Çin taarruzu sırasında geri çekilen kendi birliği tarafından, Türk Tugayı’na irtibat görevlisi olarak verilmiştir. Kuşatılan ve yokolma tehlikesiyle karşılaşan Türk birliğiyle beraber kuşatmayı yarmak için mücadele etmiştir. Kunuri’de Türk askeriyle birlikte verdiği mücadeleden ötürü, sonradan Türk Ordusu tarafından madalya ile ödüllendirilmiştir. Kore Savaşı’nı, savaşın en çok madalya kazanan askeri olarak tamamlamıştır. Vietnam Savaşı’nda da görev almış ve Yarbay rütbesine yükselerek tabur komutanı olmuştur. Vietnam Savaşı sırasında gösterdiği başarılarla adı Amerikan halkı tarafından daha fazla duyulmuş ve bir savaş kahramanı haline gelmiştir. 1973 yılında Soldier isimli kitabında anılarını anlatmış ve anılarında Amerikan Ordusu’nun Vietnam’da işlediği insanlık suçlarından bahsetmiştir. Anılarıyla birçok Amerikalı’nın tepkisini çekmiş olsa da, o bugün hala bir kahraman olarak anılır.

İşte, parlak bir askeri kariyere sahip olan Herbert, henüz genç bir askerken, 1950 yılının soğuk bir Kasım günü, Kunuri bölgesinde etrafı kuşatılmış bir Türk bölüğüyle birlikte yaşadıklarını anılarında anlatmıştır. Aşağıda anlatılanlar, “Türk askeri nasıl savaşır?” sorusuna, bir Amerikalı’nın verdiği cevaptır.

Türkler bir bölük kadardılar. Bulunduğumuz tepe üzerine mevzilerimizi hazırladık ve gelecek emirleri beklemeye koyulduk. Ben Türkçe bilmiyordum ve onlardan da İngilizce konuşan kimse yoktu. Böylece sessiz ve soğuk bir gece geçirdik. Ertesi sabah kendimizi Çinliler tarafından kuşatılmış halde bulduk. Gergindim. Hiç savaş tecrübesi olmayan bir birlikle beraberdim ve onlarla konuşamıyordum. Onlar ise daha mutlu olamazlardı. Oturup piknik yaptılar. Ne tarafa baksalar, düşman vardı. Hangi tarafa ateş etseler Çinlileri öldürebilirlerdi. Onlar da, tüm sabahı Çinlileri öldürerek geçirdiler. Ben ise, bir kenarda oturmuş, buradan nasıl çıkacağımızın planlarını yapıyordum. Güneş yükseldiğinde herkesin cephanesi iyice azalmıştı ama Türkler yine de inanılmaz derecede sakindiler. Bir avcı zinciri oluşturdular, süngülerini taktılar ve sırıtarak yüzlerini kuzeye döndüler. Döndükleri yönü gördüm ve anında anladım ki, gitmek istediğim yön orası değildi. Ayağa fırladım ve yumruğumu güneye doğru savurmaya başladım. Türklerin oluşturduğu muharebe hattı güneye doğru çark etti ve birden kendimi tüm Kore Savaşı içerisinde gördüğüm en mükemmel eski usül süngü hücumunun içinde buldum. Buradan şu dersi çıkardım: Türkler asla tuzağa düşürülemez. Başı belada olan kişiler, onları kuşatanlardır. O gün, onları süngülerini kullanırken görmek ilham vericiydi. Onlar birer dervişti. Sıradışı bir teknikleri vardı ve bize Fort Benning’de (Amerikan Piyade Okulu) öğrettikleri gibi değildi. Düşmanın üzerine atlıyorlar, süngüyü düşmanın karnına sokuyorlar, etraflarında dönüyor ve tüfeğin kabzasına sol elleriyle bastırarak düşmanın bağırsaklarını deşiyorlardı. O güne dair, en canlı şekilde hatırladığım şey ise, o hücumu izlerken Tanrı’ya veya Birleşmiş Milletler’e veya Türkler’in bizim yanımızda savaşmasına sebep olan her kimse, o kişiye karşı duyduğum minnet duygusudur.

Anthony Herbert – Soldier

Stalin Türkiye'yi işgal etmek istiyordu !

Vatan Gazetesi 9 Ocak 1946


ABD ve İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Moskova yönetimiyle yaptığı müzakerelerin tutanakları, ''Stalin liderliğindeki Sovyetlerin o dönemde Türkiye'den Kars ve Ardahan'ı talep ettiğini ve Boğazlar'da üs istediğini'' bizzat Stalin'in ağzından net biçimde ortaya koyuyor.

Belgeler ayrıca, Stalin'in dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri SSCB'ye getirttiğini ve onları, işgal etmek istediği Doğu Anadolu'ya yerleştirmeyi amaçladığını, Doğu Anadolu'yu işgaline haklı zemin oluşturma çabası içerisinde SSCB'ye getirttiği Ermenileri kullanmaya çalıştığını gösteriyor.

Nazilere karşı müttefik olan ABD, İngiltere ve SSCB arasında 16-26 Aralık 1945'te Moskova'da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının tutanakları, Sovyetlerin Türkiye'ye yönelik toprak ve üs taleplerinin en yetkili ağızdan, bizzat Stalin tarafından dile getirildiğini belgeliyor.

Sovyetlerin Türkiye'den toprak ve üs iddialarının varlığı bugüne kadar biliniyordu ancak Türkiye'ye verilen notalarda diplomatik ve belirsiz bir üslup kullanıldığı, talepler ayrıca bir propaganda savaşı biçiminde Sovyet gazetelerince veya Sovyet akademisyenlerince dile getirildiği için, tartışmaya çok açıktı.

Ancak Stalin'in bu talepleri bu kadar açıklıkla ortaya koyduğu bilinmiyordu.

Batı'nın açıkça Türkiye'nin yanında yer almasının da yardımıyla planı başarısızlığa uğrayan Stalin'in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953'te Ankara'ya yeni bir nota vererek, ''Sovyetler Birliğinin Türkiye'ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz'' demiş ve ''belirsiz kalmış bir konuyu netleştirmiş'' izlenimi yaratmaya çalışarak, aslında Stalin'in net biçimde dile getirdiği iddialarından geri adım atmıştı.

MOSKOVA KONFERANSI

Tutanaklara göre, Moskova konferansı sırasında İngiliz ve Sovyet heyeti arasında 19 Aralık 1945 tarihinde, saat 19.10'da Kremlin Sarayı'nda bir görüşme yapıldı.

Stalin, beraberinde Dışişleri Bakanı Vyacheslav Molotov olduğu halde, İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ve beraberindekileri kabul etti. İngiltere heyeti, bu görüşmenin tutanaklarını, ertesi gün Amerikan heyetine de verdi ve tutanakları içeren belge, 740.00119 Council/12-1745 kayıt numarası altında Amerikan arşivlerine girdi.

Bu belge, ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, ''Foreign relations of the United States: diplomatic papers'' adlı yayın (FRUS begeleri) içerisinde kamuoyuna açıldı.

Stalin-Bevin arasında yapılan bu görüşmenin tutanağına göre, toplantıda önce Bakü petrolleri ve İran konuşuluyor, sonra Türkiye ele alınıyor. Türkiye konusunu Bevin açıyor ve Stalin'e, ''Türkiye ile ilgili sorun nedir?'' diye soruyor, ''Terim yanlış anlaşılabilir ama bir 'sinir savaşının' sürdüğünü gösteren belirtiler var'' diye devam ediyor. Bevin, ''Biz Türkiye'nin müttefikiyiz ve bu sorunu anlamak istiyoruz'' ifadesini kullanıyor.

Bu konuda iki sorunun bulunduğu karşılığını veren Stalin, birincisinin Boğazlar olduğunu, ikinci olarak ise ''Kars ve Ardahan'ı Sovyet sınırları içerisine katmak istediklerini'' söylüyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı Bevin, ''Boğazlar'da bir Sovyet üssü kurulması konusunda konuşmalar olmuştu'' deyince, Stalin bunu teyit ediyor ve ''Boğazlar'da üs istediklerini, bu isteklerinin sürdüğünü'' ifade ediyor.

Kars ve Ardahan ile ilgili olarak da Stalin, buraların, ''Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar'' olduğunu iddia ediyor, ''Bu durum düzeltilsin, 1921 öncesi sınıra geri dönülsün'' diyor.

1870'ten itibaren Çarlık Rusyasının denetimine giren Kars ve Ardahan, Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ve Lenin yönetimlerinin mutabakatı sonucu 1921 Kars ve Moskova antlaşmalarıyla geri alınmıştı. Stalin dönemindeki Sovyet yönetimi ise ''1921'de zayıftık, Türkiye bundan faydalandı, bu haksızlık giderilsin'' iddiasını ortaya attı.

STALİN-BEVIN GÖRÜŞMESİNİN METNİ

Stalin-Bevin görüşmesinin tutanakları, ''United States Department of State / FRUS: diplomatic papers, 1945. General: political and economic matters Volume II (1945)'' adlı cildin 688-691'inci sayfalarında yer alıyor.

Türkiye açısından büyük bir tarihi belge niteliğindeki bu tutanakların ilgili kısmı şu şekilde:

''Sayın Bevin, Başkomutan Stalin'e başka bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Türkiye ile ilgili sorun nedir? Terimin yanlış anlaşılmasını istemediğini belirterek, bir sinir savaşının devam ettiği görünümünün var olduğunu söyledi. Türk-Sovyet sınırına ilişkin bir sorun olduğu izlenimine sahip olduğunu, Majestelerinin Hükümetinin (İngiltere Hükümeti) Türkiye'nin müttefiki olduğunu ve bu sorunu anlamayı çok arzu ettiğini belirtti.

Başkomutan Stalin, iki sorun bulunduğu yanıtını verdi.

Birincisi, Boğazlar. Montrö Sözleşmesine göre, savaş durumu olup olmadığını takdir etme ve buna göre Boğazları kapatıp kapatmama, kontrol altında tutma hakkı Türkiye'ye bırakıldı. Bu durum Rusya açısından güçlük oluşturuyor çünkü Türkiye böylece Sovyetler üzerinde isterse baskı kurma hakkına sahip oluyor. Dolayısıyla Sovyet Hükümeti, Boğazların serbestliğini korumak istiyor.

İkincisi, Türkiye'de Gürcülerin ve Ermenilerin yerleşik olduğu ancak Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar var. Bu durumun düzeltilmesi, en azından Çarlar zamanında var olan sınıra geri dönülmesi gerekiyor çünkü Gürcüler ve Ermenilerin iddiaları var. (Ancak) Türkiye'ye karşı savaş gibi bir şeyden söz etmek saçma olur.

Başkomutan Stalin, Sayın Bevin'in, bu sorunun nasıl çözümleneceği sorusuna karşılık, bu sorunun, (Sovyetlerin) ya Türkiye ile ya da Müttefiklerle (ABD ve İngiltere) yapacağı görüşmelerle çözümlenmesi gerektiğini belirtti.

Sayın Bevin'in, Sovyet Hükümetinin tam olarak ne istediği sorusuna karşılık olarak Başkomutan Stalin, söz konusu bölgelerde Gürcülere ve Ermenilere ait kısımları geri alma arzusunda olduğunu, 1921 Antlaşması öncesinde var olan sınıra geri dönülmesini istendiğini söyledi.

Sayın Bevin, bu bölgelerin Rusya'nın elinde uzun süreliğine kalmamış olduğunu söyledi.

Başkomutan Stalin bunu onayladı, ancak Gürcülerle Ermenilerin bu topraklarda her zaman var olduğunu belirtti.

Sayın Bevin, Başkomutan'ın (Stalin) Boğazlar konusunda tam olarak ne istediğini sordu. Daha önce Boğazlar'da bir Sovyet üssünün bulunması yolunda konuşmalar bulunduğunu belirtti.

Başkomutan Stalin, bu yöndeki isteklerinin (Boğazlar'da Sovyet üssü) hala devam ettiğini belirtti.''

İNGİLTERE'DEN TÜRKİYE'YE DESTEK
Bevin, Stalin'in tehditleri karşısında Türkiye'nin yanında yer alacaklarının işaretini de verdi.

Belgelere göre, ABD Dışişleri Bakanı James Francis Byrnes ile Moskova'da baş başa bir görüşmesi sırasında Bevin, ''Sovyet politikası rahatsız edici'' diyor.

Bevin, Amerikalı muhatabına, ''Majestelerinin hükümeti (İngiltere Hükümeti), Rusya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri karşısında tarafsız kalamaz, Türkiye'nin yanında yer alacaktır. Sovyetlerin Boğazlar'da üs ve Kars-Ardahan talepleriyle mutabık olmamız mümkün değil'' diyor.

ERMENİLERİN KULLANILMAYA ÇALIŞILMASI

Stalin, 1945 yılından itibaren planını aşama aşama uygulamaya başlıyor ve işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına Ermenileri yerleştirmek için, dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtmeye başlıyor.

SSCB lideri Stalin, işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına yerleştirmek, işgale gerekçe olarak kullanmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtti.

Sovyet yönetimi önce bu politikanın hukuki zeminini hazırladı ve SSCB topraklarına ayak basan her Ermeni'yi, o andan itibaren Sovyet yurttaşı saydı.

ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, ''Foreign relations of the United States: diplomatic papers'' adlı yayın olan FRUS 1947 cilt IV'teki bir nota göre, SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu 19 Ekim 1946'da aldığı kararda, ''Sovyet Hükümetinin belirlediği politika çerçevesinde gelmeleri şartıyla diğer ülkelerden gelen tüm Ermenilerin, SSCB topraklarına ayak basmalarından itibaren doğrudan SSCB vatandaşı sayılmalarını'' kabul etti.

Getirilen bu Ermenilerin, yine ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine göre, ''Stalin'in Türkiye'den toprak ilhak etmesinde gerekçe olarak kullanılmaları'' planlanıyordu.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Edwin C. Wilson, 19 Aralık 1945'te Washington'a gönderdiği bir mesajda (FRUS, 1945, cilt VIII), bu durum açıkça belirtiliyor. Büyükelçi, Ermenilerin SSCB'ye götürülmelerinin, ''bunların ileride ilhak edilmesi planlanan Türk topraklarına yerleştirilmesi planının bir parçası olduğunu'' belirtiyor.

Büyükelçinin mesajına göre, yalnız ABD, Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinden değil, Türkiye'den de Ermenilerin SSCB'ye götürülmesine çalışılıyor.

Büyükelçi, İstanbul'daki SSCB Başkonsolosluğuna yaklaşık 200 Ermeni'nin başvurduğunu belirttiği (22 Aralık'taki mesajında ise başvurunun 1500 dolayında olduğunu belirtiyor) mesajında, şöyle diyor:

''Sovyet planının, çok sayıda Ermeni'yi Ermenistan Sovyet Cumhuriyetine getirmek ve orada (bunların) yaşamaları için yeterli toprak bulamayacaklarından hareketle Türkiye'nin doğu bölgelerini ilhak taleplerine zemin hazırlamak olduğu tahmin ediliyor.''

Yine aynı ciltteki bir başka belgeye göre, ABD Dışişleri Bakanlığı 21 Aralık 1945'te Avrupa ve ABD'deki diplomatik misyonlarına (Ankara, Moskova, Londra, Paris, Beyrut, Şam, Kahire ve Bağdat) şu mesajı geçiyor:

''Türkiye ve İran gibi ülkelerdeki Sovyet Konsoloslukları, Sovyet Ermenistanına gitmek isteyen Ermeni kökenlileri kaydetmeye başlamıştır. Bilgilere göre (Sovyet Ermenistanı) çok fazla nüfusu kaldıracak durumda değildir. Böylece yaratılan suni nüfus sorunuyla Türkiye'nin doğu topraklarına yönelik taleplere (muhtemelen) güç kazandırılmak (zemin hazırlanmak) istenmektedir.''

HİKAYENİN SONU: GETİRİLEN ERMENİLER İŞLERİ BİTİNCE SİBİRYA'YA

Dünyanın çeşitli ülkelerinden SSCB'ye getirilen Ermeniler, işgal planlarının suya düşmesinden sonra bu kez SSCB yönetimi tarafından sorun olarak görülmeye başlanıyor.

ABD'de yayımlanan ''Cold War International History Project Bulletin'' adlı derginin ''14/15 - Winter 2003-Spring 2004'' no'lu sayısında yer alan bir belgeye göre, getirilen Ermeniler Türkiye'ye yerleştirilemeyince, Moskova yönetimi tarafından, ''bunlar Batı ülkelerinden geldi, aralarında casus olabilir'' gerekçesiyle Sibirya'ya sürülüyor.

'' http://www.wilsoncenter.org '' adresinden ulaşılabilen bu bültenin 403'üncü sayfasında, Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Komünist Partisi Sekreteri Grigori Arutinov'un, Stalin'e gönderdiği, 22 Mayıs 1947 tarihli bir mesaj yer alıyor. Bu mesajda, SSCB'den gelen Ermenilerin sayısının 50 bin 945 olduğu belirtiliyor.

Ermenistan Devlet Arşivlerinin bugünkü Müdürü Karen Haçatriyan'ın sağladığı belirtilen bu belgede, gelenlerin güç koşullar altında kaldıkları, içlerinde geri dönmek isteyenlerin bulunduğu, hatta 21'inin sınırdan Türkiye'ye kaçtığı kaydediliyor. 400'üncü sayfada yer alan değerlendirmede de Batı'nın Türkiye'nin yanında yer almasından ötürü işgalin suya düşmesi üzerine, gelen Ermenilerin binlercesinin, Sibirya'ya, Kazakistan'a sürgüne gönderildiği belirtiliyor.

Böylece on binlerce sivil Ermeni bir kez daha, büyük bir ülkenin, büyük politikalarında oyuncak gibi kullanılıyor, planların devri geçince de Sibirya'ya gönderilerek, bir kenara atılmak isteniyor.

Arapların (Kısmen de Olsa) Kazandığı Tek Savaş: Yom Kippur



1973 yılının 6 Ekim’inde saat 14:00’da Mısırlılar kulakları sağır eden, gözleri kör eden bir top ateşi saldırısıyla Süveyş Kanalının doğu yakasında mevzilenmiş İsrail ordu birliklerine saldırdılar. 2000 adet top 35 dakika boyunca karşı tarafa toplam 3000 tonluk mermi yağdırdı.

Top ateşiyle birlikte Mısır’daki yirmi hava üssünden havalanan 200 civarında uçak Sina’daki İsrail birliklerine saldırdı.Binlerce asker, bine yakın zodyak botu ile birkaç dakika içinde kanalın doğu yakasına geçti ve 1500 civarında ip merdiveni kullanarak kum setlerine tırmandılar. Bu askerler daha sonra yine halatları kullanarak hafif motosikletlerini ve silahlarını yukarı çekip son hızla Sina içlerine daldılar. Ellerindeki anti tank silahlarla İsrail tanklarına ağır kayıplar verdirdiler.



Kanalın batısını doğusuna bağlayan geçici köprüler son hızla inşa edildi. Dakikalar içinde altı yüze yakın tank doğu yakasında açılan gediklerden Sina yarım adasına aktı. Aynı anda Mısır’ın seçkin komandoları helikopterlerle İsrail mevzilerinin arkasına indirildi. Arap askerleri Sina yarımadasındaki İsrail birliklerine birbiri ardına ağır kayıplar verdiriyorlardı. Mısırlılar’la aynı anda Suriye ordusu da Golan tepelerine saldırıya geçmişti. Suriye’nin Sovyetler Birliğinden aldığı 100 Mig ve Sukhoi uçağı Golan tepelerine bomba yağdırıyordu. İsrail iki yönden de sıkıştırılıyordu. Saldırıdan altı saat sonra 33 bin Mısır askeri karşı kıyıdaydı. 18 saat sonra ise bu sayı 100 bine ulaştı. Arkada daha bir milyon asker hazır bekliyordu.

İsrail ordusunda saldırı olabileceğine ilişkin birkaç istihbarat raporu vardı ama bunlar önemsenmemişti. Yahudiler için en kutsal gün olan Yom Kippur’da yapılan saldırı sonucunda İsrail tam bir şaşkınlık ve dağınıklık içindeydi.

Halbuki İsrail’liler Süveyş kanalının doğusunda oluşturdukları savunma hattına çok güveniyorlardı. İsrail Arap ülkeleriyle girdiği hiçbir savaşı kaybetmemişti. 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı sonucunda İsrail’liler tüm Sina Yarımadasını ele geçirmişler ve Süveyş’in doğu yakasında yıkılmaz denilen bir savunma hattı oluşturmuşlardı. Savunma hattına o sırada Genel kurmay başkanı olan general Barlev’in adı verilmişti. Kıyı boyunca doğan bir engel oluşturan yamaçlara ek olarak İsrail ordusu, yüksekliği 15 metre ile 25 metre arasında değişen kumdan setler oluşturmuştu. İsrail’liler setlerin arkasında her biri 4000 metrekare yer kaplayan küçük kalecikler inşa etmişti. Bu kalecikler betondan yapılmıştı ve aralarında demiryolu döşeliydi. Kaleciklerin tavanı 2 metre kalınlığında bir betonla kaplıydı. Kaleciklerin arasında tank mevzileri bulunuyordu. Bu mevzilere tırmanan tanklar kum setlerinin yüksekliğine ulaşabiliyordu. Kum setleri tankın gövdesini maskelerken tankın topuyla kanalın batı yakası güvenli bir şekilde topa tutulabiliyordu. Doğu yakasında petrol taşıyan boru hatları döşenmişti. Bir saldırı sırasında bu borulardan kanala napalm akıtılacak ve sonra da yakılacaktı. Böylelikle kanal, ortaya çıkacak 700 derecelik bir sıcaklıkla büyük bir mangala dönüşecekti. Savunma hattını gezen İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan büyük bir gurur ve kendine güvenle “Bu hatları aşmak ancak Amerikan ve Sovyet istihkam birliklerinin birlikte çalışması ile mümkün olabilir.” diyordu. Bir yıl önce burayı denetleyen bir Sovyet yetkilisi ise “Bu savunma hattını ancak bir atom bombası yok edebilir” diyordu.



Barlev hattının 3-5 kilometre gerisinde ise ikinci savunma hattı oluşturulmuştu. Buralarda radar istasyonları, birlikler, uçaksavar bataryaları vb. bulunuyordu.

Sonuç olarak düşman Barlev hattını geçene kadar İsrail çoktan saldırıyı karşılamaya hazır olacaktı.

Peki nasıl oldu da bu sağlam hat saatler içinde aşılabildi?

Bunun nedeni Arapların eskisine göre daha iyi bir komuta kademesine sahip olması, modern silahlara sahip olmaları, iyi bir hazırlık devresi geçirmeleri, düşmanı yanıltmaca taktiklerini ustaca kullanmalarıydı.

Komuta Kademesine İyi Subaylar Getirdiler

Mısırlılar ve Suriyeliler yaşadıkları yenilgilerden büyük dersler çıkarmışlardı. Yönetim kademesine yalnızca politik nedenlerle yapılan atamalara son verip komutanları yeteneklerine-becerilerine göre atamaya başladılar. Ama yine de yönetim kademesi İsrail ordusuna göre halen daha kötü ve daha deneyimsizdi. Bu da Yom Kippur savaşında sonradan İsrail’in avantajlı hale gelmesinin nedenlerinden birisi oldu. İsrail’in generallerinin çoğu 1948 yılından beri orduda savaş deneyimi olan, sürekli olarak savaşan kişilerdi. 1973 yılında dünyanın hiçbir ordusunda savaş deneyimi olan generallerin sayısı İsrail ordusundaki kadar çok değildi. İsrail subayları savaşı en ön saflardan idare ediyorlar ve kendilerinin gitmediği yere askerlerini göndermiyorlardı. Bunun sonucu olarak yaşanan savaşlarda çok sayıda subay da ölüyordu ama altlarındaki askerler her zaman üstlerine karşı büyük bir güven duygusu taşıyordu.

Sovyetler Birliğinden En Modern Silahları Satın Aldılar

Öç almak için yanıp tutuşan Mısır’lılar bu savaşa çok iyi hazırlanmıştı. Mısır’lılar destekçileri Sovyetler Birliğinden en gelişmiş silahları aldılar (uçaksavar bataryaları, uçaklar, tanklar vb.). Uçaksavar bataryaları savaşın ilk günlerinde, saldıran İsrail uçaklarına hayatı dar etti. İlk gün saat 22’ye kadar İsrail Hava Kuvvetleri 25 uçak kaybetti. Bu yüzden İsrail Hava Kuvvetleri komutanı Bejamin Peled uçaklara kanala 15 kilometreden daha fazla sokulmama talimatı verdi. Tanklar Sina yarımadasında güvenle ilerlemeyi sağladı. Askerlerin elindeki anti tank portatif silahlar 8 saat içinde 100 civarında İsrail tankını ve zırhlı aracını yok etti.

Yeni Bir İcat: Su Topları

Mısırlıların en büyük silahlarından birisi de doğu yakasındaki kum setlerini yok etmek için geliştirdikleri su toplarıydı. Avrupa’dan sulama amaçlı olarak alınan kuvvetli su motorları kanaldan aldıkları suyu kum setlerine püskürtmek için kullanıldı. Mısırlılar uzun bir süre boyunca bu motorları çöllerde gizlice test etmiş ve bu toplarla İsrailliler’in kum engellerini aşabileceklerini anlamışlardı. 350 adet su topu ile kum setlerini yıkıp önce 30 geçit açtılar. Bu rakam saat 22:30’da altmışa çıktı. Su topları ile toplam 90 bin metreküp kum püskürtülmüştü. Açılan gediklerden Mısır tankları kolayca geçebildi. Savaş öncesi çalışmalar meyvelerini cömertçe vermişti.

Düşmanı Yanıltmaca

Mısırlılar savaş öncesinde yanıltmaca taktiklerini ustaca kullandılar. Bütün hazırlıklar çok gizli yapıldı. Savaş hazırlıklarına ilişkin iletişimde elektronik cihazlar hiç kullanılmadı. Elektronik cihazlar kullanıldığında da çoğunlukla İsrail’lileri yanıltmak için kullanıldılar. Subaylara Umre izinleri aksatılmaksızın verildi. Ön saflardaki Arap askerlerinin disiplinsiz bir görüntü vermesi sağlandı. Öyle ki saldırıdan yarım saat önce bile kanalın batı yakasında silahsız ve miğfersiz dolaşan askerler görünebiliyordu.

Savaştan bir gün önce Sina yarımadasına indirilen Mısırlı komandolar kanalı cehenneme çevirebilecek petrol borularını kullanılmaz hale getirdiler. Hatta onarım için gelen bir İsrailli subayı da esir aldılar.

İsrailliler Kendilerine Çok Güveniyordu

İsrail ordusu o ana kadar elde ettiği zaferler yüzünden kendisine aşırı bir güven besliyordu. Şu anda İsrail’in başbakanı olan Ariel Sharon 1972’de şöyle diyordu: “İsrail şu anda askeri açıdan bir süper güçtür. Avrupa’daki orduların hepsi, istisnasız bizden zayıftır. Bir hafta içinde Bağdat’tan Cezayir’e, Hartum’a kadar olan toprağı fethedebilecek güçteyiz.” Bu güven, Barlev hattına duydukları sarsılmaz inançla birlikte yaklaşan savaşı görememelerine ve savaşın ilk günlerinde yenilmelerine neden oldu.

Amerikan Yardımı Durumu Değiştiriyor

İsrail’in yenilmesi ufukta göründüğünde (12 Ekim 1973) Amerika’nın İsrail’e yardımı başladı. Amerika bir hava köprüsü kurarak İsrail’e silahlar ve mühimmat yağdırdı. İsrail hızla kaybettiği araçların, uçakların, topların yerine yenilerini koydu. Zamanın genel kurmay başkanı olan David Eli-Azer anılarında Amerikan yardımı gelmeseydi büyük bir felaketin yaşanabileceğini söyler.

Amerika’nın yardımları silah ve mühimmat sağlamakla kalmadı. Uyduları ve sesten üç kat hızlı uçan casus uçakları yardımıyla bölgeyi fotoğrafladı ve Mısırlılar’ın her hareketini İsrail’e anında bildirdi. Bir Amerikalı general İsrail’e gitti ve Amerika’da hazırlanmış planları İsrail ordusunun hizmetine sundu.

Mısırlılar’ın Talihi Dönüyor

Mısırlılar ilk başta elde ettikleri avantajlı durumu devam ettiremediler. İlk olarak avantaj onlardayken durdular. Bu, İsrail ordusuna derlenip toparlanma, durumu gözden geçirip saldırıya hazırlanma olanağı verdi. Sonra da kötü durumdaki Suriye’ye yardım için ilk planlarının dışına çıkıp İsrail içinde fazla ilerlediler. Bu şekilde Sovyetlerden sağlanan uçaksavar bataryalarının kapsamı dışına çıktılar ve korumasız kaldılar. İki hafta içinde İsrail ordusu, Amerika’dan aldığı destek ile birlikte, her iki ülkeden gelen saldırıları durdurmuş ve karşı saldırıya geçmişti. Ariel Sharon’un önderliğindeki zırhlı birlikler Mısır’lıları önlerine katıp hızla Süveyş kanalını geçtiler ve Mısır’da ilerlemeye başladılar. Mısırlılar’ın hemen hemen bütün uçaksavar bataryalarını yok ettiler. Mısır ordularını çevirdiler. Mısır ordusu dağıldı. 22 Ekim’de ateşkes yapılmasaydı Ariel Sharon’un sözü haklı çıkabilir ve İsrail ordusu Mısır’ı işgal edip ötesine bile geçebilirdi.

Kayıplar
Yom Kippur savaşında İsrail 2378 asker, 102 uçak, 800 tank kaybetti. Mısır ve Suriye ise toplam olarak 19 bin civarında asker, 350 uçak, 1300 tank ve 11 gemi kaybettiler.

Mısırlılar ilk üç gün İsrail ordularını yendiler. Sonraki günlerse Mısır için yenilgi anlamına geldi. Tüm Mısır’ın işgali diğer devletlerin araya girmesi ve ateşkes anlaşması ile önlendi.

Hattı Müdafaa YararsızdırYom Kippur savaşı İsrail ordusunun yenilmez olduğu inancını yok ettiği gibi savunma hattına duyulan kör inancın bir başka yenilgisi olarak da tarihe geçti.

Kurtuluş Savaşı sırasında bir ara Yunanlılar Eskişehir üzerinden Ankara’ya doğru ilerler. Durum o kadar kötüdür ki Meclis’in Kayseri’ye taşınması bile planlanır. Meclis’te tepkiler serttir. Milletvekilleri ve bazı komutanlar niçin belirlenen savunma hattının korunmadığını sorarlar. Atatürk o zaman ünlü cümlesini sarf eder: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” (Hat savunması yoktur, alan savunması vardır. O alan da bütün vatandır). Atatürk bu sözüyle bırakılamayacak hatların olmadığını, orduların gerektiğinde geri çekilmeyi bilmeleri gerektiğini söylemektedir. Önemli olan geçilmez denilen savunma hatlarına bel bağlamak değil, gücü toplayıp, gerekli hazırlıkları yapıp düşmanın saldırısını durdurmak ve saldırmaktır. Herhangi bir bölgeyi bırakılamaz, terk edilemez, ele geçirilemez olarak nitelemek saçmadır. Nitekim Türk orduları geri çekildikten sonra saflarını düzenleyip karşı saldırıya geçer. Önce Sakarya, sonra Başkomutanlık Meydan Muharebeleri ile kısa bir süre önce bıraktıkları alanları tekrar elde edip düşmanı yurttan kovarlar.

Tarih Atatürk’ün sözünü doğrulayan ve hat savunmasının yararsızlığını gösteren örneklerle doludur. İsrail’lilerin Barlev hattı gibi örnekler tarihte çoktur: Cengiz Han, geçilmez denilen Çin Seddi’ni geçmeye hiç kalkışmamış ve Çin Seddi’nin kuzeyinden dolaşarak Çin’e girmişti. Almanlar da yine geçilmez denilen ve Fransa-Almanya sınırında yer alan Maginot hattını geçmeye kalkışmamış, Fransa’ya Belçika üzerinden saldırmıştı.

Murat Yıldırımoğlu