Anasayfa » Tüm yazılar
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Bir Yüzük: Vikingler ve Müslümanlar
İsveç'te 9 yüzyıla ait bir Viking mezarında taşında Arapça Kufi harflerle "Allah İçin" yazan bir yüzük bulunmuştur. Stockholm'den Björkö adasında yaklaşık 30 kilometre üzerinde Birka kentinde bir 19. yüzyıl mezar kazı sırasında tespit edilmiştir. Birka Viking çağında önemli bir ticaret merkezi idi ve 1993 yılında UNESCO Dünya Mirası yaptı. Yüzük başlangıçta yazıt, yaldızlı gümüş ve mor ametist yapılmış olarak Katalogda İsveç Tarih Müzesi'nin koleksiyonunda yer almaktadır.
Yüzük üzerinde burada yapılan teknik analize göre; Arapça kufi yazı ile yazılmış bir mor taş üzerinde "il-la-lah" yani "Allah İçin" yazılıdır. Taşın önce bir ametist olduğu düşünülüyordu, ancak mevcut sonuçlar, renkli cam olduğunu gösteriyor. Halkası yüksek dereceli gümüş alaşımı (94.5 / 5.5 Ag / Cu) dökümdür. Yüzüğün M.S. 850 yıllarına ait olduğu düşünülmektedir.
Yüzük Vikingler ve İslam dünyası arasındaki bağlara yeni bir ışık tutmuştur.
İlgili Bağlantılar:
TheLocal.se: Viking bling reveals ancient Islamic ties
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Tarihin Son Nefesi: Bodrum Eski Yel Değirmenleri
Bembeyaz evler, kırmızı begonviller onlara inat arada bir yeşillikler; masmavi deniziyle, adalarıyla, güzel insanlarıyla...
Herşeyiyle muhteşemdir Bodrum. Egenin nazlı bir o kadarda şirin ilçesi herşeyiyle güzel. Deniz kum güneş tabiri bu güzellik için söylenmiş olsa gerek.
Tanju Bayarslan
tan52ju[at]hotmail.com
tan52ju[at]hotmail.com
Boynu bükük terkedilmiş harabeye dönmüş yel değirmenleri var Değirmenler Burnu'nda. Şehre çok çok yakın olan bu tarihi eserler Bodrum'un yüz karası gibi öylece kaderine bırakılmış sanki. Hissettiklerimi hangi sözcüklerle anlatmalıyım, biraz kıskançlık, insanlık değerleri açısından biraz sevinç, gelecek kuşaklara -geçmişten günümüze taşındığı için biraz gurur. Bizdekiler için ise umutsuzluk, karamsarlık, acıma ve utanç. Bilmem yeterli mi?
Türküler şiirler yazıldı adına, ne aşklar, ne ayrılıklar kim bilir neler yaşandı oralarda. Kaç sevdalı buluştu o kanatların altında, sessiz, el ele sarmaş dolaş. Kaç sevdalı o güzelim tepede yeminlerini kalplerine yazdı, aklına kazıdı.
1951 de ölmüş olan Hasan Dayanıklı'nın 3 değirmeni varmış Değirmenler burnunda. En büyüğü de deniz tarafındakiymiş. Bodrumlular tahıllarını bu değirmenlere kuzu ve keçi derisinden yapılan darçıklara koyarak eşekler ve develer üzerinde getirirlermiş. Değirmenci Hasan Dayı darçıkların üzerine eski yazı ile isim ve numara yazar, sırası gelince de değirmende öğütürmüş, el emeği ve alın teri ile. Ya rüzgar yoksa, işte o zaman orada yatılır, beklenirmiş rüzgar. Sohbetin koyulaştığı, dolunayın denizde yakamozlar yaptığı gecelerde türküler söylenirmiş sabahlara kadar.
Hikayesi kadar Günbatımında bir görseniz o güzelliği. Harabenin içinden sessiz çığlığını duymayanlar sayesinde mahvolmuş yel değirmenleri. önemli olan o çığlığı duymak, el uzatabilmek. Orada ki güzelim anılar hatrına, biraz doğacılık anlayışıyla: Durun ! Tarihi öldürüyorsunuz diyebilen kaç insan tanıyorum bilmiyorum ama yinede zırhlarımızı giyip, cılız Rosinante'mize atlayıp saldırmamız gerekmeli Mancha'lı Don Quijote ( Don Kişot) gibi...
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Türkiye'de ilk Seçimler ne zaman yapıldı ?
İsmail ÇAL
Dünya bülteni Tarih Servisi
Dünya bülteni Tarih Servisi
Osmanlı Devleti 23 Aralık 1876 tarihinde Meşrutiyetin ilanı ile parlementer sisteme geçmişti. Yürürlüğe konan Kanun-i Esasi adlı anayasa ile Meclis-i Umumi adlı iki ayrı meclisten oluşan bir meclis kurulması kabul edildi. Bunlardan birisi üyelerini padişahın seçtiği ve görev süresinin hayat boyu olduğu Heyet-i Ayan (üye sayısı mebusanın 1/3’ü kadar olacak) diğeri ise üyelerinin halk tarafından seçileceği Heyet-i Mebusan’dır.
Seçim çalışmaları meşrutiyetin ilanından önce başlatılmış ancak 1877 Mart’ın da tamamlanabilmiştir. Ortada bir seçim kanunu olmadığı için seçimler Sadrazam Mithat Paşa’nın hazırlayıp bakanlara ve padişaha onaylattığı Talimat-ı Muvakkate’nin belirlediği esaslara göre yapılmıştı. Talimat-ı Muvakkate’nin başlıca esasları şöyleydi:
- Mebus sayısı 130 olacak (başlangıçta 120 olarak belirlenmişti, II.Abdülhamit 130’a çıkardı), bu mebusların en az 1/3’ü gayri Müslim olacaktı.
- Seçimler iki dereceli olacaktı. Önce birinciler oy kullanacak sonra seçilen ikinciler mebusları belirleyecekti. (Zamanın kısıtlı olması nedeniyle İstanbul için ayrı taşra için ayrı bir seçim sistemi uygulandı)
- Vilayetlerde mebuslar, vilayet, liva ve kazaların idare meclisleri azları tarafından seçilecekti. (İstanbul’da halk seçecek bir üst maddede adı geçen uygulama)
Seçme ve seçilme şartları ise şu şekildeydi :
- Taşrada seçmen olmak için; İdare meclisi üyesi olmak, Osmanlı vatandaşı olmak, 25 yaşında ve erkek olmak, emlak sahibi olmak.
- İstanbul’da seçmen olmak için; idare meclisi üyesi olma şartı yoktur. Fakat en az iki yıldır İstanbul’da oturma şartı vardır. Askerlerden ise en az mülazım(teğmen) rütbesinde olmak zorundaydılar.
- Seçilme şartları ise;Dürüst, güvenilir ve ahlaklı olmak, Türkçe bilmek, 25 yaşını doldurmuş ve erkek olmak, cinayet ve siyasi suçtan mahkum olmamak, memleketinde az çok emlakı bulunmak, Osmanlı vatandaşı olmak.
Meclis-i Mebusan’ın 130 üyeliği için yapılan ilk genel seçim sonunda ilk meclis 69 Müslüman (Hepsi Türk değil) ve 46 Gayrimüslim olmak üzere toplam 115 (değişik kaynaklarda 117 olduğu da söylenir) milletvekili ile açılmıştı. Bazı vilayetlerden hiç milletvekili gelmemişti. Çünkü bazı yarı bağımsız eyaletler kendilerini milletvekili seçme zorunluluğunda hissetmemişlerdi. (Mısır, Tunus, Necit, Umman, Romanya, Sırbistan, Sisam, Karadağ gibi.)
Meclis-i Mebusan’ın açılışı tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra 19 Mart 1877 tarihinde padişah II.Abdülhamit’in huzurunda Dolmabahçe sarayının büyük salonunda gerçekleştirildi. Açılışa Avrupa’dan da bir çok kişi ve gazeteci iştirak etmişlerdi.Mabeyn Başkatibi Sait Paşa padişahın açış konuşmasını okurken dışarıda da atılan toplalarla bu gün kutlanıyordu.
Açılış töreninin arkasından Ayan ve Meclis-i Mebusan üyeleri, eski Darülfünun binasında kendilerine ayrılan bölümlerde çalışmalarına başlamışlardır. Padişah II.Abdülhamit’in isteği ile Meclis-i Mebusan başkanlığına Ahmet Vefik Paşa, Meclis-i Ayan başkanlığına ise Server Paşa getirildiler.
Bu ilk meclisin üyeleri vilayet idare meclisi üyeleri arasından olduğu için kendi memleketlerinin varlıklı ve kültürlü kişileri idiler. Farklı etnik kökenlerden, dinlerden, mezheplerden gelmelerine rağmen nezaket kuralları içerisinde gayet uyumlu çalışmışlardır. Ancak bu meclisin çalışma süresi oldukça kısa oldu. Osmanlı-Rus savaşı nedeniyle 28 Haziran 1877 tarihinde bu ilk meclis tatil edildi. Meclisin ikinci dönemi ise yeni seçilen milletvekilleri ile 13 Aralık 1877 tarihinde aynı usulle yeniden seçilen milletvekilleri ile açıldı.
Ancak Osmanlı Devleti birinci dönemde yakaladığı uyumu bir daha bulamadı. Yeni dönem Müslüman ve gayri Müslim milletvekillerinin gruplaşmaları nedeniyle olumlu sonuçlar ortaya koyamadı. Padişah II. Abdülhamit Rusların Yeşilköy önlerine kadar geldiği bir dönem de 13 Şubat 1878 tarihinde Kanuni Esasi’nin kendisine verdiği yetki ile Meclis-i Mebusan-ı süresiz tatil etti.
Kaynak:
1-Türkiye’de Seçim Sistemi Tercihinin Misyon Boyutu ve Demokratik Gelişime Etkileri
(Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ö. ALKAN) (www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/anyarg23/alkan.pdf )
2- I. Meşrutiyetin İlânı ve İlk Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı (Yılmaz KIZILTAN) (www.gefad.gazi.edu.tr/.../1/2006-1-251-272-17-yclmazkiziltan.pdf )
3-Osmanlı İmparatorluğunda Anayasa, Parlamento ve Demokrasi Anlayışı (Prof.Dr.İhsan Güneş) (www.gefad.gazi.edu.tr/window/dosyapdf/2009/5/50.pdf )
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Tarihe Yön Veren Başarısızlıklar
Bu kişiler seçtikleri ilk yolda yenilgiye uğramasalardı belki de tarih çok farklı yazılacaktı ve biz onları hiç tanımayacaktık. Donald D. Besore’un Aykırı Yayıncılık tarafından yayımlanan “Tarihi Değiştiren Başarısızlıklar” (Success from Failure) adlı kitabı işte bu “büyük” adamların, kaderin cilvesi olarak tanımlayabileceğimiz, başarısızlıklarını ortaya koyuyor.
Dwight David Eisenhower
Küçük Eisenhower, hem ağabeyinin öğrenimini karşılayacak hem de kendisinin Deniz Harp Akademisi’nde okumasını sağlayacak parayı bir araya getirmek için bir süthanede çalışıyordu. Bu arada çok sıkı bir şekilde akademinin sınavına hazırlanıyordu. Sonuçta sınavı gerçekten de iyi bir dereceyle geçti, ancak yirmi yaşında olduğu için koşulları Annapolis’e, yani ABD Deniz Kuvvetleri Akademisi’ne girmeye yetmiyordu. Ama West Point’teki kara harp okuluna kabul edilmişti
Dostluk ve öğrenme arzusu ile amiral olmak ya da donanmada meslek edinmek isteyen bu dinç ve kuvvetli genç adam, bir general, tarihteki en büyük silahlı kuvvetlerin komutanı ve ABD’nin 34’üncü Başkanı olarak biliniyor. Eğitim konusunda ne kadar kararlı olduğunu ve Annapolist’e girse orada da başarılı olacağını tahmin edebiliriz.
Ne olursa olsun, askerler için zor geçen 1920’ler ve 1930’larda kariyerine devam edip yükselirdi. Askeri akademide de sınıf birincisi olmuştu. Ancak Annapolis’e kabul edilseydi ve Donanma Komutanı olsaydı belki de hiçbir zaman Amerikan Başkanı unvanını alamayacaktı.
Stalin
Joseph Stalin –veya okuldaki arkadaşlarının ona taktığı adıyla Soso – aslında bir papaz okuluna gidiyordu. Ancak bir dini okul için fazlasıyla asi bir öğrenciydi. Tolstoy ve Marx gibi “sakıncalı” yazarların eserlerini okuyor; bunları başka öğrencilerle paylaşıyor; iktidar, zenginlik ve bunlarla ne yapılabileceğine ilişkin dualar ediyordu. Bu ve buna benzer davranışları nedeniyle de sık sık okul müdürü tarafından hücre hapsine gönderiliyordu.
Ancak bu cezalar Stalin’i yıldıracağına daha da fazla hırslandırıyordu. Soso, okul içindeki bir grubun lideri olarak eylemlerine devam ediyordu. Grup üyeleri, müdürün otoritesini her geçen gün daha fazla sorgulamaya başlamışlardı. Tüm bunların sonucunda okuldan kovulması ve papazlık hakkının elinden alınması kaçınılmazdı. Daha sonraları annesi sağlık nedenleriyle oğlunu okuldan aldığını iddia edecekti ama Soso, ateist, yurtsever ve sosyalist eğilimli bir grup olan “Mesame Dasi”nin lideri olduğu için kovulduğunu biliyordu.
Eğer Soso’ya papazlar ve Tiflis’teki dini okulun müdürü Germogen daha farklı davransaydı 20. yüzyılın tarihi inanılmaz ölçüde değişebilirdi. Stalin’in hırsı Ortodoks Kilisesi’nde bir rahip olmaya yönlendirilseydi, bunun o dönemin Rusyası için çok önemli sonuçları olabilirdi.
Harry S. Truman
ABD’nin 33. Başkanı olan Harry S. Truman, Kansas City Üniversitesi’nde okuduğu Hukuk Bölümü’nden mezun olamadı. Buna rağmen, girişkenliği ve lider ruhu sayesinde kısa sürede kendini gösterdi ve 1922 yılında Jackson Bölgesi politika lideri Tom Pendergast önderliğinde bölge yargıcı oldu. Ancak 1924 yılında tekrarlanan seçimleri, dönemin etkili ırkçı örgütü Klu Klux Klan’ın üyelerini kızdıran ve onların oylarını istemediğine dair bir konuşma yapması sonucu, kaybetti.
Yargıç Harry S. Truman bundan sonraki siyasi hayatında hiçbir seçimi kaybetmedi. 1926’da yargıçlığa geri döndü ve 1934’te Missouri’den senatör seçildi. Tanınmış bir aileye mensup olması ve partisine karşı sadakati Demokrat Parti içinde yükselmesini, önem kazanmasını ve saygı görmesini sağladı.
Amerikan Başkanı Roosevelt’in, görevi devam ederken vefat etmesinin ardından ABD Başkanı seçildi. Başkanlığı boyunca, Japonya’ya atom bombası atılması, Kore Savaşı’nın başlatılması, Marshall Planı’nın uygulamaya konulması gibi dünya tarihini etkileyen kararlara imza attı.
Ulysses S. Grant
ABD’nin 18. Başkanı olan Ulysses S. Grant, gençliğinde bir çiftçiydi. Kayınpederinden kalan toprakları değerlendirmeye çalışıyordu, fakat bu meslekte geçirdiği birkaç sene içinde, gerek kuraklık, gerekse fazla yağmur yüzünden başarısız olmuş, mahsulleri zarar gördüğü için çok da para kaybetmişti. Son olarak çiftliğinin yakınında çıkan yangın, bardaktaki son damlayı da taşırdı: Grant artık çiftçilik yapmayacaktı
Aslında Grant’in hayatı adeta bir pembe dizi gibi geçmişti. West Point Askeri Akademisi’ni kazanmıştı, fakat okuldaki notları disiplin ve akademik başarı yoksunluğunu gösteriyordu. Buna rağmen binicilik ve eskrimde çok başarılıydı. Askerleri idare etmede de belirli bir yeteneği vardı. İçki ile olan ilişkisi efsane haline gelmişti. Ordudan da içki alışkanlığı yüzünden uzaklaştırılmıştı. Çiftçilik macerası da bundan sonra başlamıştı. Ancak kader onu yine ilk mesleğine döndürdü.
İç Savaş başladığında Kuzey ordusu, Illinois’den gelen gönüllülere komutanlık yapmak üzere albaylık rütbesiyle Grant’i geri aldı. General Grant girdiği tüm çarpışmaları zaferle bitiriyordu. Sonuçta Kuzey ordularının başkomutanlığına kadar yükseldi. Savaş sonrası yeniden yapılanmanın karmaşasında Grant Amerikan başkanlığına adaylığını koydu. Ancak 8 yıllık görevi boyunca Amerika’nın gördüğü en beceriksiz başkanlarından biri olmuştur. Savaşta insanları çok iyi değerlendirdiği halde aynı yeteneği politikada gösteremedi.
Adolf Hitler
1900’lü yılların başlarında, sanatla uğraşan iki genç adam, şanslarını aramak ve eğitim almak için Viyana’ya geldiler ve birlikte bir oda tuttular. Müzisyen olan Gus, giriş sınavlarını verdiği Müzik Akademisi’ne kaydını yaptırmıştı, ancak ressam olan Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilmedi. Bu da onu kıskanç ve öfkeli biri haline getirdi. 1908 yılında şansını tekrar denedi, ancak Akademi’den yine ret cevabı aldı. Ressam bundan sonra Viyana sokaklarında sefil bir hayat yaşamaya başladı. Başını yaslayacak nereyi bulursa orada uyuyordu. Bir süre sonra akıl sağlığını bile yitirir gibi olmuştu. Az da olsa para biriktirerek hayata tutunabilmek için kar küremeyi, bavul taşımayı ve hatta dilenmeyi bile denedi, ama beceremedi.
Sonunda, kaldığı barınakta kendisi gibi bir ressamla tanıştı. Beraber iş yapmaya karar verdiler. Bunun için genç ressam ilk defa ailesinden borç para istedi. Küçük bir otel odası tutarak çizimlerini yapmaya başladı. Kaldığı yerde başka insanlarla tanıştı ve kendini çok geçmeden siyasi tartışmaların ortasında buldu. Uzun süredir uyuşmuş olan düşünceleri, bir tartışma grubunun lideri olana kadar gelişti. Yeni aşkına kendini o kadar kaptırmıştı ki ortaklığı bozulmuştu.
Ressam, Viyana’da beş buçuk yıl kaldı. Burada arkadaşsız, umutsuz ve parasız geçirdiği yıllar boyunca dibin de dibine vurmuştu. Fakat şehri terk ettiğinde sertleşmiş, politika ateşiyle yanan bir adam haline gelmişti. Bu ressam, tarihin en gaddar ve en kötü adamı olarak kabul edilen Adolf Hitler’den başkası değildi. Hitler, birçok ülkenin nüfusundan da fazla sayıda insanın ölümünden sorumluydu. Tek başına karar vererek bir ırka, Musevilere karşı soykırımı resmi hükümet politikası yaptı. Viyana’da Güzel Sanatlar Akademisi tarafından yetenekli bulunsaydı belki de bu talihsizliklerin hiçbirisi yaşanmayacaktı.
Franklin Delano Roosevelt
İsim yapmış ve çok sayıda müşterisi bulunan bir avukatlık bürosunun iki ortağından biri olan Franklin Roosevelt, başarılı kariyerine rağmen yaptığı işten yeterince keyif almıyordu. Zamanının çoğunu geleceği düşünerek geçiriyordu. Mesleği olan hukuk, çok fazla vaktini almıyordu. Hatta yatırımları ile ilgili yaptığı işler de zamanını doldurmuyordu. Hukuk firmasındaki günlerinin çoğunu, eyaletin ve ülkenin her köşesinden, farklı sınıflardan insanları dinleyerek, durum değerlendirmeleri yaparak geçiriyordu.
Hep büyük ideallerin hayallerini kuran bu avukat, ilerde ABD’ye dört kez başkan seçilecekti. Düşmanı ve dostunun kısaca FDR dediği Roosevelt’in Amerika üzerindeki etkisi 20. yüzyıldaki hiçbir başkanla kıyaslanamaz. Bu lider ruhlu adam, avukatlık mesleğini siyasi bağlantılar kurabilme yolunda değerlendirmiştir. Her ne kadar otuzlu yaşlarının başlarında çocuk felci geçirerek yürüyemez duruma gelse de, tüm bu yaşadığı acılar FDR’yi Amerika’nın karşı karşıya kaldığı krizde ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yol gösterebilmesi için daha da güçlendirmişti. Ne kadar güçlü olduğunu, hiçbir zaman karamsarlığa kapılmayarak ve teslim olmayarak gösterdi.
1929 yılında ABD, Büyük Buhran adı verilen, tarihin en büyük ekonomik krizinin içine sürüklenmişti. FDR, tam da bu krizin yaşandığı günlerde (1933 yılında), güçlü bir liderliğe aç ve büyük bir şaşkınlık içinde olan Amerikan halkı tarafından, ezici bir çoğunlukla başkan seçildi. FDR ve teorisyenleri Büyük Buhran’a hiçbir zaman çözüm getiremediler ama FDR en zor günlerinde bile düzeni korumayı başarmış ve böylece ülkesine umut vermiştir
Henry Ford
Genç Henry Ford, yaşadığı çiftlikten, iş olanaklarının bol olduğu şehir merkezine para kazanmak için gelmişti. Makine atölyelerinde çıraklık yaparak işe başladı. Kazandığı para geçimine yetmediği için bir mücevher dükkânı için saat tamiri de yapıyordu. Makine atölyesinde yeterince tecrübe kazandıktan sonra Drydock adında büyük bir gemi yapım şirketinde çırak olarak çalışmaya başladı. Burada kendi işini yaparken bir yandan da diğer işçileri izliyor, onların işlerini de öğrenmeye çalışıyordu. Sonuçta sadece makinistin görevlerini değil, üretim işleminin tüm yönlerini öğrenmişti. Dikkatle izlemenin yanı sıra sürekli sorular sorarak üretimi bütünüyle kavramaya çalışıyordu.
Bütün bu iş deneyiminin sonucunda artık ne olmak istediğine karar vermişti: çok fazla sayıda mal üretebilen bir üretici olmak istiyordu. Temel bilgisi vardı. Şimdi bilgisini bir konuda yoğunlaştırıp yapmak istediklerini ondan başka kimsenin beceremeyeceği bir şekilde ve doğru bir zamanda yapmanın sırasıydı.
Bir zamanların tersane işçisi, saat tamircisi, çiftçisi ve bıçkıhane operatörü olan genç tamirci, mühendis, araba üreticisi, yenilikçi ve mucit Henry Ford’du. Ford, mekaniğe karşı doğal zekâsı ve becerisini bu konuyu öğrenmek için kullanmış, enerjisini ve direncini bilimsel anlamda ilerleme yönünde değerlendirmişti. Ve bunların hepsini doğru bir zamanlamayla gerçekleştirmişti.
Winston Leonard Spencer Churchill
Artık tam anlamıyla emekliydi. Kendisi için hiçbir gelecek görmüyordu. En azından kendini yeniden iyi hissettirecek bir gelecek yoktu. İflasla karşı karşıyaydı. Aslında çok iyi para kazanmıştı. Özellikle son birkaç yıldır. Fakat gelirinden fazla harcıyordu. Evini satılığa çıkartmamak için arkadaşından borç para istemek zorunda kaldı. Asıl endişelendiği konu, yüklü harcamalarını halkın duymasıydı.
İflasla flört eden bu adam Winston Leonard Spencer Churchill’di. Ressam, yazar, savaş muhabiri, asker, deniz kuvvetlerinde yönetici, politikacı, devlet adamı, tarihin koridorlarında adı sonsuza kadar yankılanacak bir adam. Batı medeniyetini karşı karşıya kaldığı en korkunç tehditten kurtardığı söylenen adam… İsa, Lincoln ve Napoleon’dan sonra belki de en fazla biyografisi yazılan kişi…
Churchill hayatında birçok siyasi yenilgi yaşamış, ama her zaman kendini kısa sürede toparlayıp tekrar düzlüğe çıkmayı da bilmişti. Ayrıca İngiliz dilinin belagati en güçlü kişiliklerinden biri olarak bilinir. Başbakan olduktan sonra ve savaşın sona ermesiyle birlikte, yazdıkları ona daha fazla kazanç getirmeye başladı. Para konusunda endişe duymadığı için de debdebeli yaşam tarzını sürdürmekte sakınca görmedi. Bu kadar uçarı ve parayla ilgili müsrif bir tutum sergilemesi, verdiği diğer kararların da yargılanmasına sebep olabilirdi. Bu, ulusal bir sorun haline geldiğinde parti liderleri de doğal olarak anlayış göstermeyeceklerdi.
Bu durum açığa çıksa ciddi bir siyasal ve sosyal çalkantıya yol açar ve başbakanlık Lord Halifax’a geçerdi. Tarih, Churchill başbakanlık koltuğunu bu şekilde kaybetseydi ne olurdu sorusunu yanıtlayamayacak, ama şu da bir gerçek ki; dünya yenilgiyi kabul etmeme iradesini gösteren bu adamı kolay kolay unutmayacaktır.
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Rumeli’de İslam Türklüğünün Temel Taşı
Sarı Saltuk Kimdir ?
Sarı Saltuk 13 yy. Osmanlıdan önce Müslüman Türklüğün Balkanlar’daki öncüsü olmuş bir alperendir. Yaşamının amacı, kahraman kişiliği ve yaygın ünü nedeniyle, ayrıca bir destan kahramanıdır. Destansı kişiliği, gerçek kişiliğinin önüne geçmiş inançlı bir halk önderidir. Destanlar bilimsel tarih olmadıkları halde, bir toplumun kendi özüne bakış açısını yansıtır, bu nedenle inanç ve ulusal kültür bakımından önem taşırlar. Sarı Saltuk inançlı, olağan üstü güçlü, cesur, adil, paylaşımcı, bilgili, gönlü sevgi dolu, merhametli, hoşgörülü bir kahraman olarak, Velayetnameler, Saltuknameler ve tarihlerde tanımlanır
Doğan KARTAY 12.09.2013 İzmir
Araştırmacı-Yazar
Kıbrıs (Madalyalı) Gazisi
Araştırmacı-Yazar
Kıbrıs (Madalyalı) Gazisi
Selçuklular döneminde derlenen Saltukname’ye göre, asıl adı “Seyyit Hasan oğlu Şerif Hızır”dır. Bu derlemelerden bazılarında Sarı Saltuk’un kimliği Sünniliğe bağlanır. Bu görüş tarih mantığı ile bağdaşmıyor. Sarı Saltuk’un Edirne’den Dobruca’ya, Karadeniz’den Bosna-Hersek’e kadar olan etki alanı, Balkanlarda yaydığı İslam inancındaki ağırlık, Bektaşi öğretisine dayanır. Bu nedenle, onun Aleviliğe daha yakın olduğu kabuledilir. Seyyit Lokman “Oğuzname” tanımlı eserinde, Sarı Saltuk’un Dobruca’ya geçişini Hicri 662 olarak belirtiyor. Günümüzdeki Rumeli Müslümanlığında Bektaşi öğelerinin ağırlığı sürmektedir. Saltukname’ye göre, Sarı Saltuk 99 yıl yaşamıştır. Rumeli ve Anadolu’nun birçok yöresinde Sarı Saltuk’un makam türbesi bulunuyor. Yaklaşık 1210 yıllarında, Türkistan’da doğduğunu düşünüyorum. Yeri kaybolmuş mezarının Babaeski ilçesinde olduğunu,Rumeli Bektaşileri kabul ediyorlar. Bektaşiler onu “Saltuk Dedebaba” diye anarlar. Babaeski ilçesinin adını bu anıdan aldığı söyleniyor.
Kösedağ yenilgisi (1243) ile başlayan Moğol egemenliği döneminde Selçuklu sultanları etkisizdir. II. Alaattin Keykubat ile taht ortağı olan Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus’un (1249-1254) döneminde Sarı Saltuk’un obaları ile birlikte hicri 662 yılında Dobruca’ya gönderilmiş olduğu, Yazıcıoğlu Ali’nin “Tevarihi-Ali-Selçuk ”da yer almıştır. Anadolu Selçuklu Devletinin Anadolu dışındaki tek askeri faaliyeti Kırım Seferidir. Bu seferin dar alanlı olması ve önemsiz sonuçlarının nedeniyle, geniş balkan coğrafyasında etkili olduğu söylenemez. Bu nedenle, Sarı Saltuk’un, Selçuklu sultanı tarafından İslam’ı yaymak amacıyla büyük bir güçle Balkanlara gönderilmiş olduğu söylencesi,doğru değildir. Rumeli’ne yaklaşık 200 alperen ile geçen Sarı Saltuk’un, Balkan coğrafyasında kazandığı yaygın ünün ve başarılarının sahiplenilmesi, Selçuklu tarihini zenginleştirmek amacıyla kullanılmak istenmiştir.
Edirne valisi olduğu yıllarda Şehzade Cem Sultan’ın emriyle Ebul-hayr-ı Rumi, Sarı Saltuk hakkında anlatılan bilgi ve söylenceleri 1480 yılında 3 kitap halinde derlemiştir. Bu derlemede Anadolu Selçuklu sultanlarınca derletilen “Saltukname”deki görüşte olduğu gibi, Sarı Saltuk Sünniliğe büründürülerek anlatılmıştır.
Sarı Saltuk hakkında bilgi veren ilk kaynak İbn-i Batuta’nın “Seyehatname”sidir. Saltuk’un ölümünden 50 yıl sonraBatuta Rumeli’ndeki “Baba Saltuk” yerleşimine gelip, onun hakkında bilgi derlemiştir. Yazar, Sarı Saltuk’un tarihi kahraman kişiliğini kabullenmiş, Bâtıni düşüncelerinin İslam ile bağdaşmadığını yazmıştır.Kemalpaşazadenin (1468-1536) “Tevarih-i-al-i Osman” derlemesinde de SaltukSünni anlayışla anlatılmıştır.
Sarı Saltuk’un Rumeli’ndeki çalışmalarını, Edirne’yi 1264-1304 yılları arasında merkez yaparak sürdürdüğü biliniyor. Evliya Çelebinin 17. yüzyılda yazdığı “Seyahatname” tanımlı eserinde, Sarı Saltuk’un Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi olduğu ve onun tarafından Hacı Bektaş Veliye yönlendirildiği, daha sonra da İslam’ı Balkanlarda yaymak amacıyla gönderildiği belirtiliyor. Önyargısız kaynaklar bu bilgiyi onaylıyor. Bektaşi velayetnamelerinde ve Bektaşi edebiyatında Sarı Saltuk’un destani kişiliği, tarihi kişiliğinin önüne geçmiştir. Alevi ve Sünni mezheplerince sayılmış ve sevilmiş SarıSaltuk’un bağlı olduğu öğretiyi, Balkanlarda yaydığı inanç çalışmaları ortaya koymaktadır. Anadolu’dan Rumeli’ye taşıdığı İslami öğreti kesinlikle Bektaşiliktir.
Osmanlı döneminde Rumeli Aleviliği, zorunlu olarak, devletle uzlaşabilmek uğruna, bir ölçüde Sünniliğe meyletmiştir. Buna karşın, günümüzde dahi, Rumeli Müslümanlığı önemli ölçüde Bektaşi öğretisi içermektedir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı dönemlerinde Anadolu’daki Sünni şehirliler ile kırsalda yaşayan göçebeAlevi yörüklerin arasındaki anlaşmazlık sürmüştür. Sarı Saltuk, az sayıda nitelikli savaşçı Alperen gazilerle Rumeli’ye geçmiştir. Cem Sultan’ın ve Selçuklu Sultanı Keykavus’un yazdırmış oldukları derlemelerde,Sünni öğeler öne çıkarılmıştır. Amaç; Saltuk’un ününü ve başarılarınısahiplenmektir. Sarı Saltuk’un insanı öne çıkartan öğretisi,Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Sünniler ve Aleviler arasında paylaşılamamamıştır. Saltuk,her iki mezhepte Müslümanlar ve Ortodoks Hristiyanlardan saygı ve sevgi görmüştür. Günümüzde Moldovya ve Romanya’da yaşayan Ortodoks Hristiyan Türk kökenli Türkçe konuşan Gagavuzlar, onu aziz saymışlardır. Slavların Oğuzları “Guz” diye tanımlamaları nedeniyle, bu halkın adı, ulusal kökenleri olan “Karaoğuz” tanımının, Slavlarca “Gagavuz” a dönüşmesiyle oluşmuştur. Gagavuz tanımının Keykavus ’ten dönüştüğü söylencesikesinlikle yanılgıdır.
Balkan coğrafyasında M.Ö. 2000 yıllarından beri var olan, Trakya’ya adını veren Asya kökenli savaşçı bir toplum olan Traklar, M.Ö. 1300 yıllarında. M.Ö. 5. Yüzyılda “Odriş” devletini kurdular. M.Ö. 4. yüzyılda bu devleti Makedonyalılar yıkmıştır. Roma ve Bizans hâkimiyeti döneminde Odriş halkı zorla hıristiyanlaştılırdılar. Orta Asya kökenli bir kavim olan Bulgarlar,(M.S. 7. yy) Tuna bölgesine indiklerinden sonra, Hıristiyanlığı kabul ettiler. Ayrıca, Türkçeyi terk ederek Balkanlarda yaygın olan Slav dilini benimsediler. Bulgar krallığı döneminde, Balkan coğrafyasında dağınık yaşayan Odrişler de, Bulgarcanın bir lehçesini dil edindiler. Karadeniz’in ve Hazar’ın kuzeyinden Balkanlara inen, Türk kökenli Peçenek, Kuman, Guz (Oğuz)’larla bölgedeki savaşlarda gönüllü olarak dayanışmaları, Odrişlerin ardılı olan Pomakların köken bağlarını ortaya koyuyor. Pomakların kökeni olan Traklar Orta Asyalıdır. Dilleri de Türkçe kökenlidir. (Prof. Dr. Ahmet Merdivenci’ye göre) Traklar ve Odrişlerin ardılı olan Pomaklar Türk kökenlidir. (Aynı görüşü paylaşıyorum)
Zoraki Hıristiyan yapılan,Türk kökenli Balkan toplumlarının 13. y.y. ulaşabilen kalıntılarının ve bir kısım Slav kökenli Hristiyan halkın, Sarı Saltuk döneminde gönüllü olarak Müslüman olmaları, Rumeli’deki Türklüğün ve İslamlığıntemeli olmuştur. Bu temel, Osmanlının Rumeli’yi fethinden önce, Sarı Saltuk tarafından atılmıştır.
Balkanlarda dağınık yaşayan, Sarı Saltuk döneminde gönüllü Müslüman olmuş Türk ve Slav kökenli toplumların desteği, Osmanlıların Rumeli’ndeki fetihlerinde önemli direnişlerle karşılaşmamasının nedenidir. Bir diğer deyişle, Müslüman Balkan halkı Rumeli’nin fethinde Osmanlı’ya altyapı oluşturmuştur. Balkan savaşları sonrasında, Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rumeli’ye göçenlerle birlikte, Türkiye’ye dönen balkan Müslümanlar ülkemizde mozaik değildirler. Onlar kökenlerine dönüş yapmış, kurtuluş savaşına ve Cumhuriyetin kuruluşuna destek vermiş, devletimizin kurucu unsurlarındandırlar. Rumeli Müslümanlarının önemli bir kısmı değişik tarihlerde Türkiye’ye göçmüştür. Günümüzde, kalanlar tüm Balkan ülkelerinde belirli yörelerde toplu yaşıyorlar.
Sarı Saltuk’un tarihi kişiliği, dönemindeki Rumeli’nde yaşanan siyasi olaylar ile destansı söylenceler konusundakitezlerin içinde en önemli araştırma, özgür bir akıl ve önyargısız bir yaklaşımla düzenlenmiş olan Prof.Dr. Şükrü Akalın’ın tezidir. Ben de aynı yolda yürüyorum.
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Anadolu Türklüğü Tarihinin Üç Temel Taşı
Giriş
Anadolu Türklüğü tarihini birçok değişik eserden okudum. Sanırsınız ki, Anadolu Türkünün tarihi, Cumhuriyet’ten önce Osmanlı’dan ibarettir. Selçuklular, Beylikler dönemi, Anadolu Türklüğünün atası ve kökeni Oğuzlar pek fazla önemsenmemiştir. Daha kötüsü Rumeli (Balkan) Türklüğünün kökeni başka bir ulusun köken tarihi bilgilerini ve çapını bile aşamamıştır. Osmanlı arşivlerindeki vakanüvislerin yazdıkları tarihlerin çoğu, padişahlara övgü olmaktan ileri geçemiyor. Akılları özgür olmayan, bu nedenle olaylara önyargılı yaklaşan vakanüvislerin tümünü bilim adamı sayamayız. Yazdıklarına da tam güven duyamayız.
Doğan KARTAY 30.09.2013 İzmir
Araştırmacı-Yazar
Kıbrıs (Madalyalı) Gazisi
Araştırmacı-Yazar
Kıbrıs (Madalyalı) Gazisi
Aralarında, Naima gibi ön yargısız bilim adamı niteliğinde olanlara da saygı duyarız. Tarih bilimi mantığını, 1917 Rus ihtilalinden önce Başkırdistan Başbakanı olan ihtilalden sonra Türkiye’ye sığınan, Ankara “Dil, Tarih, Çoğrafya “ fakültesinin kurucusu, tanınmış Türkolog Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan hocamızın “Tarihte Usul” tanımlı kitabından öğreniyoruz. Rahmetli hocamız “Viyana Türkoloji Enstitüsü” nün de kurucusudur. Türk tarihi biliminin, asrımızdaki en önemli bilgesidir.
Olaylar
Anadolu Türklüğünün birinci temel taşı, bilindiği gibi Malazgirt 1071 ve Alparslan’dır. Bu zafer hakkında bilinenleri tekrar etmekte yarar görmüyorum. Üstün donanımlı Bizans ordusu karşısında kazanılan savaş, Türklere Anadolu’nun kapısını açmıştır. Bizans’ın Anadolu’daki otoritesi sona ermiştir, Oğuz boylarının Anadolu’da daha batıya göçlerinin yoğunlaşmasını sağlamıştır. İkinci temel taş, çok önemli bir Türk zaferi olduğu halde, gereğince tanıtılmamıştır. Bun nedenle bilgi içeriği özetiyle birlikte sunmak üzere yazımın sonuna alıyorum. Üçüncü temel taş ve yine bilindiği gibi, sonuncu temel taş olan Kurtuluş Savaşı, Anadolu’nun Türklerin sonsuza dek yurdu olarak kalmasının günümüzdeki dış dünyaya onaylatmasıdır. Bu konuda da bilinenlerin tekrarlanmasının çok yararlı olacağını düşünmüyorum.
Bu defa, Alpaslan yerine Gazi Mustafa Kemal vardı. Bu makalenin ana konusu, kutlanılması unutulmuş bir zafer olan ikinci temel taştır. Tarih kitaplarında bu zaferin adı “Miryakefalon” diye tanımlanıyor. Bu tanıma karşıyım. Her Türk de karşı olmalıdır. Çok önemli bu Türk zaferinin adının, bir Bizans kalesinin adını taşıması, ulusçu duygularımı incitiyor. Bu büyük zaferin adı kesinlikle Türkçe olmalıdır. Savaşın yapıldığı yerin tanımıyla anılması doğru olacaktır. Türklerin Anadolu’ya geldikleri ana yurt Orta Asya’ya geri sürmek amacıyla, Bizans ordusunun imparator Manuel komutasında yaptığı saldırıyı, Selçuklu sultanı 2. Kılıçaslan Eğridir gölünün kuzey doğusundaki Toros dağlarının dar bir geçit verdiği Miryakefalon kalesinin yakınında karşılamıştır. Güçler dengesizdir. Yiğit sultan Kılıçaslan ülkesini elinde kılıçla savaşa katılarak kahramanca savunur. Savunmanın kırılma aşamasına yaklaştığı sırada, Selçuklu sultanlığı ile sorunlu olan Toros Yörüklerinin, on binlerce atlı ile Bizans’a beklenmedik saldırısıyla, savaşın kaderi değişir. 17 Eylül 1176 günü zafer Türklere kısmet olmuştur.
Rahmetli Doğan Avcıoğlu’nun “Türklerin Tarihi” tanımlı değerli eserinde, Bizans kaynaklarından şöyle bir alıntı bulunuyor “Atlı Toros Yörükleri, birdenbire savaş alanındaki Bizans ordusunun üzerine buğday tarlasına saldıran bir çekirge sürüsü gibi daldılar”.
Bu savaş sonucunda, Haçlı Seferlerinin Anadolu’daki yolu kapanmış ve Avrupa’da “Anatolia” tanımı “Türkiye”ye dönüşmüştür. Anadolu’daki Türk varlığının Kurtuluş Savaşına kadar ulaşması sağlanmıştır. En az Malazgirt ve Kurtuluş Savaşı kadar önemli olan bu savaş, günümüzde Isparta iline bağlı Kumdanlı beldesinin doğusunda, Eğridir Gölünün kuzey bölümü olan Horan’ın batı kuzeyinde olmuştur. Bu önemli zaferin adı Horan olmalıdır. Buradan geçen karayolunun üzerinde uygun bir yere Sultan 2. Kılıçaslan’ın at üzerinde eli kılıçlı bir heykeli dikilmeli bu heykelde ülkesini korumak için savaşan Selçuklu askerlerinin ve Yörük atlılarının figürleri olmalıdır. Her yıl 17 Eylülde, Anadolu Türklüğünün bu çok önemli temel taşı orada kutlanmalıdır. Bu kadar vefasızlık bize hiç yakışmıyor.
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Tarihin Hafızası: Fotoğraflar 2
Londra'da 1.Dünya Savaşı zafer kutlamaları (1919)
Volkswagen'in bir yarışması 1950
Chicago'da açık hava araç sineması 1951
Böyle indirim görülmedi ! Bilgisayarsız ev kalmasın diye 10 MB Bilgisayar sadece evet sadece 5995$ !!!
1961'de ABD'de roketle işine giden insanlar
Yıl 1964, arabayla balık tutan bonkörler
1910 yılında itfaiyeler
Bristol'da tren bekleyen küçük yolcu 1936-İngiltere
1950'lerde Yeni Zelanda'da otobüslerde bebek arabaları böyle taşınıyordu
Gettoda sanat... Barcelona 1963
19.yüzyılın sonunda Mostar
Mart 1990 Londra
Nepal'den...1950
Londra'da telefon aracı 1955
Dünya Tarihi
Askeri Tarih
Asya Tarihi
Osmanlı Kültürü
Avrupa Tarihi
Balkan Tarihi
Bilim Tarihi
Ortadoğu Tarihi
Bürokrasi Tarihi
Denizcilik Tarihi
Dünya Savaşları
Amerika Tarihi
Ekonomi Tarihi
İstanbul Tarihi
Kavramsal Tarih
Milli Mücadele
Biyografi
Yakın Tarih
Osmanlı Yenileşme
Osmanlı İmpratorluğu
Roma İmparatorluğu
Uygarlık Tarihi
Sıradışı Tarih
Tarihin Hafızası: Fotoğraflar 1
Yıl 1948, Paris'te kar...
Afgan Kralı Zakir Şah ve ABD Başkanı J.F.Kennedy 1963
Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in Afganistan ziyareti 1955
1926 Londra'sı
"Satılık 4 Çocuk" Chicago, Illinois 1948
Arnold Schwarzenegger teyzeleri korkuturken 1970
Transjordan Emiri Abdullah bin Hüseyin'in Mısır İngiliz Yüksek Komiseri Edmund Allenby'i Kahire'de ziyareti sırasında 1921
Wall-Street 1883
Prag 1968
2.Dünya Savaşı sırasında Roma'da Nazi mezarları
Londra'da karşıdan karşıya geçen bir çocuk.. 1960'lı yıllar.
"HOLLYWOODLAND" Fotoğraf 1923'te çekildi. Bugün Hollywood olarak yer alan yazı aslında bu şekildeydi ancak 1949'da kısaltılmıştır.
Orjinal McDonald: Ronald McDonald
Dünya'nın ilk ön kaldıran otomobili 1936
Manhattan 28.Cadde'de parke ve tretuvar çalışması var (1930)
DEVAM:Tarihin Hafızası: Fotoğraflar 2




























.jpg)
















.jpg)







.jpg)
































