Yazınızı gönderin yayınlayalım.

İbn Battûta’nın Gözünden Mısır

Pin It
Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tancî ya da bilinen adıyla kısaca İbn Battûta 14. yüzyılın en büyük Arap seyyâhlarından biridir ve hattâ gezip dolaştığı 13 bin millik mesâfe göz önünde bulundurulduğu takdirde en büyük seyyâh olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Dile kolay gelen bu mesâfeyi İbn Battûta, seyâhatine başladığı 13 Haziran 1325 tarihinden Aralık 1353’e kadar; Kuzey Afrika’dan Mısır’a, Ortadoğu’dan Arabistan’a, Yemen’den Doğu Afrika sahillerine, İran’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Deşt-i Kıpçak’a, Çin’den Güneydoğu Asya’ya, Akdeniz adalarından Endülüs’e ve dahi İç Batı Afrika’ya uzanan çok geniş bir coğrafyada, 28 yıl boyunca kâh karadan kâh denizden adımlayarak kat etmiştir.





Gezdiği memleketlerle ilgili döneminin şartları göz önünde bulundurulduğunda oldukça teferruatlı ve kıymetli bilgiler veren İbn Battûta’nın Seyâhatnâmesi’nde, genel tarih, dil tarihi, antropoloji, iktisat tarihi ve sosyal tarih alanları için önemli bir başvuru kaynağıdır. Bulunduğu ülkelerin o dönemdeki siyasi tarihinden tutun da idari görevlileri, bina ve yapılarının nitelikleri, para birimlerinin mukayeseli değerleri, geçim kaynakları gibi ayrıntı teşkil eden birçok mevzuyu oldukça sade bir üslûp ve sağlam bir tasvir yeteneğiyle okuyucuya takdim etmeyi başaran İbn Battûta’nın, döneminin diğer seyyâhlarına göre daha gerçekçi bir tavır takındığı da araştırmacı ve şârihler tarafından belirtilmiştir. Bu yazımızda biz de okuyucularımızı bu büyük seyyâhın verdiği kıymetli bilgiler ışığında Mısır coğrafyasında kısa bir gezintiye çıkaracağız.

İskenderiye


İbn Battûta, sırasıyla Mağrib-i Aksâ (Fas), Ifrîkiyye (Tunus ve Cezayir) ve Atrablus (Libya) istikametinde yol alarak Mısır’daki ilk durağı olan İskenderiye’ye 5 Nisan 1326 tarihinde varır. İskenderiye’yi edebi bir dille “ışıltısıyla gözleri alan bir zümrüde” ve “baştan aşağıya süslenmiş bakire bir kız” olarak tasvir eder.

İskenderiye şehrinin dört kapısı Bâbü’s-Sidre, Bâbü’r-Reşîd, Bâbü’l-Bahr ve Bâbü’l-Ahdar’ı sayan İbn Battûta, ardından İskenderiye Limanı’ndan söz açarak gezdiği Hindistan’ın Kavlem ve Kalikût, Kırım’ın Suğdak ve Çin’in Zeytûn limanlarını hariç tutarak gördüğü diğer limanların İskenderiye’ye denk tutulamayacağını belirtir.

Günümüzde dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen ve o dönemlerde henüz bir kısmı harab olmuş olan İskenderiye Feneri’ni ayrıntılı bir şekilde inceleyen Battûta, bu yapının oldukça ihtişamlı olduğunu belirtmektedir. 1349’daki ikinci Mısır ziyaretinde ise fenerin tamamen yıkılmış olduğunu bildirmektedir. Dönemin önemli İslâm coğrafyacıları Kalkâşandî, Kazvînî ve Mes’ûdî’nin verdiği bilgiler de Battûta’nın verdiği bilgilerle örtüşmektedir.

İbn Battûta’nın İskenderiye’nin harikalarından biri Amûdü’s-Sevârî’yi (Ulu Sütun) anlattıktan sonra Memlûklere sığınmış Ifrîkiyye’nin eski Muvahhid hükümdarlarından Zekeriya Ebû Yahya Lihyânî’den bahseder. Lihyânî’nin oğullarıyla beraber İskenderiye’de siyasi mülteci olarak yaşadığını ve kendisine Memlûk sultanı Nâsır tarafından ihsan olarak günde bin dirhem verildiğini bildirir.

İskenderiye’nin bilgin şahsiyetlerine değinen İbn Battûta, dilbilim üstatlarından bir mihrabı dolduracak denli büyük bir sarık saran İmâdüddin Kindî’den, kerametleriyle ve adaletiyle ünlenmiş İskenderiye kadısı Fahreddîn Rigî’den, namazda verdiği selâmına görünmeyen varlıklar tarafından selâmla karşılık verildiği dilden dile dolaşan Şeyh Abdullah Fâsî’den, yine kerametleriyle ünlü Şeyh Halife’den, İbn Battûta’nın seyâhat aşkını gördüğü bir rüya ile körükleyen Şeyh Burhâneddîn A’râc’dan ve Şazeliyye tarikatının kurucusu Şeyh Ebu’l-Hasan Şazilî’nin müritlerinden Şeyh Yâkut Habeşî’den bahseder.

İbn Battûta İskenderiye’de bulunduğu esnada şehirde büyük bir isyan hareketi olmuştur. Müslüman tüccarlar ile Hıristiyan tüccarlar arasında çıkan bir tartışmanın kavgaya dönüşmesi ve halkın da bu kavgada taraftar olmasıyla olaylar çığırdan çıkmıştır. İskenderiye valisi Kerekî’nin de Hıristiyan tüccarlardan yana bir tavır takınması halkın sabrını taşırmış ve valinin konağı basılmıştır. Vali posta güvercinleri vâsıtasıyla durumu Sultan Nâsır’a bildirince, İskenderiye’ye Alâeddin Moğoltay Cemâlî ve Doğan Şemsî adlı iki emîr gönderilmiştir. Bu emîrler İskenderiye kadısı İmâdeddîn’in boynuna zincir geçirerek işkence etmişler ve şehrin ileri gelenlerinden 36 kişiyi katlederek sükûneti sağlamışlardır.

İskenderiye’den ayrılan İbn Battûta, şehrin dışında Münyet-i Benî Mürşid kasabasında inzivaya çekilmiş olan Şeyh Ebû Abdullah el-Mürşidî’nin zaviyesine vararak onun hayır duasını alır ve şeyhin bir rüyasıyla yine seyâhat isteği kabarır. Bu noktada İbn Battûta’nın Fas’taki tasavvuf eğiliminin yansımaları açıkça görülmektedir ve anlattığı bu rüya hikâyeleri gerçek olsa dahi, bu hikâyelerde Battûta’nın büyük seyâhatini dinî bir meşruiyete istinad etme kaygısı belirgin biçimde göze çarpmaktadır. Bilindiği üzere Battûta, seyâhatini Fas’a döndükten sonra Merinî hükümdarı Ebu İnan Fâris’e bildirecek, hükümdar da İbn Cüzeyy adlı saray kâtibini İbn Battûta’nın seyâhatini yazıya geçirmekle görevlendirecektir. Yani İbn Battûta seyâhatini bitirdikten sonra, eserini hafızasının yardımıyla kaleme aldıracaktır.

Şeyh Abdullah’ın yanından ayrılan İbn Battûta sokakları ve pazarlarıyla ünlü Nehrâriyye’ye, oradan da Şam, Irak ve pek çok yerde rağbet gören kaliteli kumaşlarıyla ünlü Abyâr şehrine geçer. Burada “yevm-i rakebe” merasimlerine tanık olur. Şaban ayının 29. günü yöre halkı Ramazan ayının gelip gelmediğini anlamak için Ay’ı gözetlerler ve şehrin ileri gelenleri at sırtında şehir dışındaki yüksek bölgelere giderek halı ve kilimle döşenmiş yerlerde Ramazan’ı karşılamaya hazırlanırlar. Abyâr’dan Mahalle-i Kebire’ye geçerek şehrin ileri gelenleriyle görüşen İbn Battûta, oradan Dimyat yolundaki konaklardan Bürüllüs’e varır. Buranın her türlü meyve ağacı, deniz kuşu ve “Bûrî” denilen balık türü bakımından zengin olduğunu belirterek Dimyat’tan önceki son konak olan Tinnîs’e ulaşır.

Dimyat


Tinnîs’ten Dimyat’a geçen İbn Battûta, şehir halkının Dimyat yerine Zimyat dediğini belirtir; ancak doğru olanın hâdîs ilminin önderlerinden Ebû Muhammed Dimyâtî’nin “Dimyat” telâffuzu olduğunu söyler. Battûta, Dimyat’ın muzlarının meşhur olduğunu ve gemilerle Kahire’ye gönderildiğini bildirir. Ayrıca Dimyat şehrinin görünüşünü tanımlayan “surları helva, köpeği koyun” tabirini bildirmeyi de unutmamıştır. Şehre giriş-çıkışın sıkı bir denetim altında olduğunu bildirerek, şehre girenlerin eline mühür vurulmuş bir kâğıt parçası verildiğini, eğer bu kişi sıradan biriyse koluna mühür vurulduğunu söyler. Muhtelif ve leziz deniz kuşlarından bahseder, ayrıca Dimyat’ın meşhur manda sütünü anlatmayı da ihmal etmez. Bürüllüs’te rastlanan Bûrî balıklarının Dimyat’ta da bulunduğunu ve Anadolu ile Kahire taraflarına bu balığın ihrac edildiğini belirtir. Battûta, bulunduğu Dimyat’ın yeni inşa edildiğini, Eski Dimyat’ın Melik Sâlih zamanında Franklar tarafından tahrip edildiğini bildirir.



Kalenderiyye tarikatı şeyhi Cemâleddîn Sâvî’nin tekkesini de ziyaret eden İbn Battûta, Anadolu’daki Babaî İsyanı’nda da önemli rol oynayan Kalenderîlerin saç, sakal ve kaşlarını tıraş etme sebebinin Cemâleddîn Sâvî’nin başına gelen bir olaydan kaynaklandığını belirterek olayı nakleder:

Şeyh Cemâleddîn Sâvî’nin yakışıklı ve gösterişli olması bir kadının ilgisini çekmiştir ve kadın, kimi zaman işveli bakışlarla, kimi zaman da mektup göndererek şeyhi kendine davet eder. Ancak ne yaparsa yapsın, şeyh bir türlü ona yüz vermez. En sonunda bir kocakarıyı şeyhe gönderir ve şeyh mescide gittiği sırada kocakarı şeyhin yolunu keserek, okuma-yazma bilmediğini ve şeyhten oğlunun kendisine gönderdiği mektubu okumasını rica eder. Şeyh olumlu yanıt verince kocakarı, ilerideki bir evde oğlunun karısının oturduğunu ve mektubu onun da duymasını talep eder. Şeyh yine kabul eder ve kocakarıyla beraber bahsedilen eve gider. Şeyhi arzulayan kadın evde beklemektedir. Kadın zorla şeyhi eve sokar ve kapıyı ardından kilitleyip bedenini şeyhe sunar. Şeyh, kurtulamayacağını anlayınca kadından kendisine helâyı göstermesini ve bir tas su vermesini rica eder. Kadın kabul edince, helâda saç, sakal ve kaşlarını tıraş eder. Kadın şeyhin bu çirkin hâlini görünce arzusu söner ve şeyhi evinden kovar. İşte bu sebeple Kalenderiyye (Cavlâkıyye) tarikatının müritleri saç, sakal ve kaşlarını tıraş etmektedirler.

İbn Battûta, Şeyh Cemâleddîn Sâvî’nin kerametlerinden birini naklettikten sonra Dimyat’tan ayrılır. Önce Dimyat’ın dışındaki uğurlu olduğu kabul edilen bir ziyaretgâh olan Şetâ’ya geçer. Ardından Münye’de Şeyh İbn Nu’man’ın zaviyesinde kalır ve ertesi gün Eşmünü’r-Rummân’a geçerken Dimyat valisi Muhsinî kendisine bir süvarisi aracılığıyla harçlık gönderir ve ne durumda olduğunu sordurur. Narlarıyla ünlü Eşmünü’r-Rummân’a geçer. Nar, Mısır’ın tüm bölgelerine buradan gönderilmektedir. Eşmünü’r-Rummân’dan Semennûd’a geçen Battûta, buradan gemiye binerek Kahire’ye doğru yol alır.

Kahire



“…Mısır (Kahire), şehirlerin anası, Firavun’un diyarıdır. Semtleri ve bağlı bulunduğu kasabaları fevkalade bayındırdır. Burası yolcuların toplandığı, her sınıftan insanın; zayıfların ve güçlülerin bulunduğu yerdir. Geniş bir alana yayılır. Bilgili, bilgisiz, ciddi, şakacı, iyi kalpli, kötü kalpli, alçak, şerefli, mümin, kâfir… Hepsi burada mevcut! Nüfusu deniz dalgası gibi arttığından son derece geniş arazisi artık dar gelmeye başlamıştır. Çok eski zamanlarda kurulduğu hâlde güzelliğini sürekli muhafaza etmektedir. Şansı açıktır! Kahire, bütün ulus ve orduları kahrettmiş, buranın hükümdarları, Arap ve Arap olmayanların ileri gelenlerini hâkimiyet altına almıştır. Kahire’de kutlu Nil’in etkisi vardır. Bu yüzden Mısır arazisinin yağmura ihtiyacı yoktur. Gariplerin ve yabancıların dostu, toprağı bereketli, arazisi geniş ülke!”

İbn Battûta Memlûk payitahtı Kahire’yi bu sözlerle tanımlıyor. Battûta Kahire’ye 20 Mayıs 1326’da ulaşmıştır ve biraz vakit geçirerek önce Saîd bölgesine (Güney Mısır) gidecek, ardından tekrar Kahire’ye dönüp Temmuz 1326’da Kudüs’e doğru yola çıkacaktır.

İbn Battûta, Kahire ile ilgili belki biraz abartılı rakamlar olmakla beraber, develerle su taşıyan sakaların sayısının 12.000, katırcıların sayısının 30.000, Nil’de dolaşan sultana ait gemilerin sayısının ise 36.000 olduğunu belirtmektedir. Bu gemilerin İskenderiye ve Saîd bölgesine gidip geldiklerini ve taşıdıkları malların paha biçilemez olduğunu bildirmektedir. Mısır halkının zevk ve sefaya düşkün olduklarını belirten Battûta, Melik Nâsır’ın incinmiş elinin iyileşmesi sebebiyle düzenlenen bir şenliğe iştirak etmiştir.

Kahire’nin abidevî yapıtlarını tasvir ederken Battûta hayranlığını gizleyememektedir. Amr bin Âs Câmii, İmam Şâfiî Medresesi, Bimâristan-ı Kalâvûn bu yapıtlardan bazılarıdır. Özellikle Kalâvun Bimâristanı (hastane) karşısında Battûta “buranın güzelliklerini tarif etmede kaleminin âciz kaldığını” itiraf etmiştir. Ardından Kahire’deki tekke, zaviye ve hangâhları gezen Battûta’nın gözünden bu kurumların işleyiş biçimindeki farklılık kaçmamıştır. Yeme-içme âdetlerinden, ibadet usûllerine, kıraat tarzından, zikir âdetlerine dek müellifin kendi coğrafyasıyla bulunduğu coğrafya arasındaki ayrımlar su yüzüne çıkmış ve Battûta bu duruma bir tür garipsemeyle yaklaşmıştır.

İbn Battûta’nın bahsettiği, Kahire’nin en tuhaf ziyaretgâhlarından biri de Karâfe’dir. Sahîh olmayan hadîslerdeki “Tanrı’nın Karâfe semtinin de içinde bulunduğu Mukattam Dağı’nı cennet bahçesine dönüştüreceği” vaadine inanan Battûta, Karâfe’den oldukça etkilenmiş görünmektedir. Mezarevler tarzındaki yapılar karşısında hayretini gizleyemeyen Battûta Kahire ahalisinin her Şaban ayının 15. gecesi bu bölgedeki zaviyelere yatıya kalmak için gelerek ibadet ettiklerini bildirir. Akabinde Hz. Hüseyin’in kesik başının gömülü olduğu Meşhed-i Mukaddes türbesini de Kahire’nin önemli merkezleri arasında saymaktadır. Hz. Ali’nin soyundan gelen Zeyd bin Ali’nin kızı Seyyide Nefise’nin türbesi de bu merkezler arasındadır.

Kahire’de gezmeye devam eden İbn Battûta, Şâfiî mezhebi önderi Ebû Abdullah Muhammed bin İdris Şâfiî’nin türbesini ve Karâfe kabristanını tasvir eder. Karâfe kabristanında pek çok âlim, ermiş ve peygamber ashabının yattığını belirten seyyah, kabristanda yatanlardan hangi mezarın kime ait olduğunun bilinemediğini bildirmektedir.

İbn Battûta tam bir Nil âşığıdır. Nil’e müteallik şiirler ve güzel sözleri paylaşmaktan kendini alamamış ve Nil’in ehemmiyetine dair Kur’an-ı Kerîm’e ve bazı hâdislere müracaatta bulunmuştur. Nil’in ilginç özelliklerine değinen Battûta, o dönemin coğrafya bilgisine muvazi olarak Nil’i dünyanın beş büyük nehrinden biri olarak saymıştır. Diğer dört büyük nehir ise Fırat, Dicle, Seyhun ve Ceyhun’dur. Battûta, burada, gördüğü diğer nehirlerden kısaca bahsetmekten geri durmaz: Pencâb, Kenk, Cûn, İtil, Sarûırmak.

Nil’i anlattıktan sonra Mısır’ın en önemli sembollerinden biri olan ehramları (piramitler) tasvir eden Battûta, bu tapınakların Mısır Kralı Ahnûh (I. Hermes) döneminde yapıldığını bildirdikten sonra, dönemin bütün İslâm tarihçilerinin de üzerinde uzlaştıkları şekilde bu hükümdarın İdris Peygamber olduğunu belirtmiştir. Ehramların yapılış hikâyesini seyyahın dilinden dinliyoruz:


“…Eski bir anlatıya göre Tufandan önce Mısır hükümdarlarından biri, gördüğü rüyanın verdiği dehşet ve korkudan ötürü, bilimin ve hükümdarlara ait cesetlerin muhafaza edilmesi gayesiyle Nil’in batısında Ehramları yapmaya kendini mecbur hisseder. Güya o devrin müneccilmerine ileride ehramın bir tarafından delik açılıp açılamayacağını sorar. Müneccimler, kuzey tarafından bir delik açılacağını söyleyerek yerini gösterirler. Ayrıca bu iş için ne kadar masraf gerekeceğini de ilâve ederler. Bunun üzerine lüzum görülen meblâğın delik için belirlenen bölüme konulmasını emreder. Hükümdar, bu koca binaya büyük emek sarfetmiş, 60 senede tamamlandıktan sonra üzerine şu ibareyi yazdırmıştır: Ehramı 60 senede yaptık. İsteyen 600 senede yıksın. Yıkmak yapmaktan elbette kolaydır.”

Bahsedilen deliğin Hâlife Me’mun döneminde açıldığını söyleyen Battûta, halifenin deliği açmak için ehramın kuzey tarafına ateş yaktırarak sirke döktürdüğünü ve mancınık attırarak amacına ulaştığını, ehramın içindeki Mısır hükümdarının deliğin açılması için sarf edilmesi gereken meblağa ulaştığını bildirmektedir.

Ehramlar gezisinden sonra Mısır’daki Memlûk Sultanı Melik Nâsır Ebu’l-Feth’ten bahseden Battûta, sultanın iyi huylu ve erdemli biri olduğunu söylemekte ve Mekke ile Medine’de hizmetler verdiğini, hacılara her türlü kolaylığı sağladığını belirtmektedir. Memlûk payitahı Kahire’nin ileri gelenlerine dair oldukça ayrıntılı bilgililer veren seyyah, sarayda görevli üst düzey emirlerden, kadılara kadar pek çok önemli eşhâs ile münasebet kurma imkânı bulmuştur. Dönemin en önemli kültür başkentlerinden biri olan Kahire’nin önde gelen âlimlerinden söz açan Battûta, bu noktada devrin en önemli İslâmi ilim adamlarını tanımamıza imkân vermiştir.

Son olarak Mısır’daki Mahmil Günü etkinliklerine katılan İbn Battûta, buradaki kutlamalara iştirak etmiş, buradaki coşkuya şahitlikte bulunmuştur. Mahmil etkinliklerinden sonra 20 Mayıs 1326’da Kahire’den ayrılan seyyah, yaklaşık iki ay süreyle Güney Mısır’da seyâhat etmiş, Ayzâb limanı üzerinden hac vazifesini yerine getirmek için Hicaz’a geçmek niyetindeyse de bu niyetini gerçekleştiremeyip –Şeyh Ebû Muhammed Abdullah Hasenî’nin tesiriyle- hac vazifesini Şam üzerinden gerçekleştirmek üzere Temmuz 1326’da Kahire’ye dönmüştür. Aynı ayın ortalarında ise Kahire’den Şam’a doğru seyâhatine başlamıştır.



Yazar: İbrahim Tolga Kara

Kaynak: Aksi Tarih

Bu sayfaya link ver !

1 yorum: